İnsanın kendini anlatamamasının iki sebebi vardır bazen. Birincisi, anlatmak istememesidir. İkincisi ise anlatacak kadar kendini tanımamasıdır. Dışarıdan bakınca ikisi birbirine çok benzer görünür; fakat biri kapalı bir kapıdır, diğeri ise henüz keşfedilmemiş bir oda.
O, suskun biri değildi aslında; aksine çok konuşuyordu. Ama kendi merkezinden konuşmuyordu. Sanki başkalarının hayatlarını anlatırken güvende hissediyordu. Kendisine geldiğinde ise ya konu değişiyor, ya donuyor ya da sessizlik oluyordu. Sonunda bilgi alıyorsun ama temas kuramıyorsun; dokunamıyorsun.
Onun hakkında çok şey öğreniyorsun ama onu tanıyamıyorsun. Kimlerle görüştüğünü, insanların ona neler anlattığını, hayata dair düşüncelerini biliyorsun; fakat kendi iç dünyasına ait kapılar kapalı kalıyor. Sanki kendisiyle ilgili her şey kalın bir perdenin arkasında duruyor.
Sohbet ilerliyor ama yakınlık ilerlemiyor. Kelimeler çoğalıyor fakat samimiyet derinleşmiyor. Karşında biri var; sesini duyuyor, yüzünü görüyorsun ama ruhuna temas edemiyorsun. En acıtan tarafı da bu oluyor.
Kimi zaman insanlar, kendilerini ne kadar geri planda tuttuklarının farkında bile olmayabiliyorlar. Çünkü yıllarca başkalarını anlamaya, başkalarına eşlik etmeye, başkalarının ihtiyaçlarına odaklanmaya alışmışlardır. Kendilerine dönmek ise yabancı bir ülkeye gitmek gibidir; yolunu bilmezler. Bildikleri yolların dışına çıkmak zor gelir.
Bu yüzden “Nasılsın?” sorusu çoğu zaman bir kapı açmaz. Fakat “Bugün kimi gördün?”, “Kim ne dedi?”, “İnsanlar ne yapıyor?” gibi sorular saatlerce sürecek sohbetler başlatabilir.
Dışarıdan bakıldığında sosyal görünürler. Oysa mesele konuşmak değildir; mesele kendinden konuşabilmektir. Yakınlık, bilgi paylaşımıyla değil, kişinin kendi iç dünyasını ilişkiye taşımasıyla oluşur.
Belki de en zor fark