Sultan V. Murad’ın sarayında görevli bir kadının Yunanistan’a kaçırarak bir doktor vasıtasıyla rahibelere teslim ettiği 5-6 yaşındaki bir kız çocuğunun akıbetini dert edinmesi, Sultan II. Abdülhamid’in hassasiyetini gösteriyor. Kızın kaçırılmasından 15 sene sonra kızın kurtarılmasını sağlaması ve Yıldız Sarayı’na getirtmesi, bu özelliğinin en belirgin örneklerinden, hatta getirtmekle kalmayıp eğitimi ile ilgilenmesi dikkat çekici başka bir husustur. Burada kızın eğitimiyle ilgilenir. Türkçe öğrenen kız bir daha Fransızca konuşmaz ve hatta Fransızca bir kelimeyi dahi ağzına almaz. Sonrasında bu kızı birisiyle evlendirdiğini anlatan II. Abdülhamid, “bir Müslüman hiçbir vakit başka bir dini kabul edemeyeceğini ispat” olarak bunu zikrediyor.
Bir şey ki hava gibi ekmek gibi su gibi
Lâzım insana lâzım onsuz yaşanılmıyor
Ana baba gibi dost gibi yavuklu gibi
Kalp titremeden göz yaşarmadan anılmıyor.
Bir şey ki gözümüzde memleket kadar aziz
Aşk ettiğimiz kendimize dert ettiğimiz
Adını çocuklarımıza bellettiğimiz
Bir şey ki artık hasretine dayanılmıyor.
...
Bugün efkârlıyım gönlüm haraba
Kasabın önünde durdu araba,
Arabacı yampirik tekerleği düzeltti
Dükkândan tam dört tane but yüklendi
Şöyle bir başını çevirdi baktı eşek
Butlar ağır değil ağır olmasına
Ama şu münasebetsiz üçüncü tekerlek
Gitti gidecek
Alan almış, satan satmış, olan olmuş
Bütün gün eşekle sıpayı düşündü Mernuş
Anadolu’nun kara çilesi
Kara bahtı kara gün dostu
Jibi, fordu, şevrolesi
Dert ortağı, kulu kölesi
Ve en çok harcanan küfrü dilimizin:
Eşşoğlu eşşek
Kusura bakma eşek kardeş
Bir gün muhakkak herşey düzelecek
Amma neylersin böyle gelmiş bu sunturlu küfiir
Böyle gidecek.