''Bir insan ne denli üstün zekalı ve bilgili olursa olsun, eğer duyarlılıktan yoksunsa; kafa açısından görkemli bir dev, duygu açısından zavallı bir cüceyse, ben neyleyim böyle bir adamın dostluğunu?''
Sevgili Dost;
Bildiği şehirlerden, bilmediği şehirlere, bildiği
yüzlerden bilmediği yüzlere sığınmayı aklından geçirmemiş kaç insan vardır? Garların, terminallerin ve limanların dev mıknatıslara dönüştüğü saatlerde bedenlerini kaptırmayanlar, ruhlarının bir otobüs koltuğuna, bir gemi çapasına, bir lokomotif tekerleğine yapışmasını önleyebilmişler midir? "Başımı alıp gitmek istiyorum” cümlesi kim bilir hayatımızın kaç kilidini kurcalamış, açayım derken kaç yeni kapı örtmüştür üstümüze…
kurşun askerlerini mevzilere dizerek
beyaz atının yelelerine saklandı
şehri döverken tank mermileri
varşovalı bir çocuk rüyasında
hayata tutunma testlerindeydi
kesif bir bombardıman altında
şehir düştü düşecekken
dev tanklara karşı çocuğun
en gözüpek silahıysa
kuyruklu bir uçurtmaydı
Caligula, Castor ve Pollux Tapınağı'nı yeni tapınağın girişine dönüştürdü; Tanrıların heykellerinin arasından geçen bir geçit yaptırdı. "Kutsal İkizler benim kapıcılarım," diye böbürleniyordu. Sonra Yunanistan Valisi'ne mesaj gönderip, oradaki tapınaklarda bulunan en ünlü Tanrı heykellerinin Roma'ya, kendisine gönderilmesini emretti. Bu heykellerin başlarının koparılıp, yerlerine kendi başının konmasını önerdi. En çok istediği heykel, Olympos Jüpiteri'nin dev heykeliydi. Onun Roma'ya getirilmesi için özel bir gemi yaptırdı. Ama gemiye, tam denize açılacakken yıldırım çarptı. Veya en azından öyle söylendi - ben batıl inançlı tayfanın gemiyi yaktığına inanıyorum.
Böylece içi rahatlayan Caligula, ertesi gün ordusunu deniz kıyısında savaş düzenine geçirdi: Önde okçularla sapancılar; onların arkasında assegai'li Germen yedek kuvvetleri, onların arkasında ana Roma ordusu, en arkada da Galyalılar vardı. Süvariler kanatlardaydı; kumulların üstünde de kuşatma aletleri, mangoneller ve mancınıklar vardı. Ne olacağını kimse bilmiyordu. Caligula Penelope'yi, at dizlerine kadar suya girene dek denizin içine sürdükten sonra "Neptün, eski düşmanım, koru kendini," diye haykırdı. "Seni ölümüne dövüşmeye davet ediyorum. Babamın donanmasını haince yok etmiştin, değil mi? Haydi, cesaretin varsa benim karşıma çık." Sonra Homeros'un kitabındaki, Aias'ın Odysseus'la boğuştuğu kısımdan alıntı yaptı:
Seni kaldırmama izin ver Şef veya sen beni kaldır.
Gücümüzü kanıtlayalım...
Küçük bir dalga Caligula'nın yanından geçti. Dalgayı kılıcıyla kesen Caligula küçümsemeyle güldü. Sonra sakince geri çekildi ve "genel muharebe" borusunun çalınmasını emretti. Okçular ok, sapancılar taş, kargıcılar da kargı attılar; düzenli piyadeler koltukaltlarına dek denize girip küçük dalgalara kılıçlarla saldırdılar, süvariler iki yandan hücum edip kılıçlarını savurarak denizde epey açıldılar, mangoneller kaya fırlattılar, mancınıklar da dev kargılar ve demir uçlu sırıklar fırlattılar. Sonra Caligula bir savaş gemisine binip ordusunun menzilinin hemen dışında demir attırdı ve Neptün'e saçma sapan şekillerde meydan okuyacak denize, epey uzağa tükürdü. Neptün kendini savunmaya veya karşılık vermeye çalışmadı; bir adamı ıstakoz ısırdı, bir başkasını da denizanası soktu o kadar.
Caligula sonunda toplanma borusu çaldırdı ve adamlarına kılıçlarının kanını silip ganimet toplamalarını emretti. Ganimetten kastı kumsaldaki deniz kabuklarıydı. Her askerin bir miğfer dolusu deniz
(...) Te’vîl ve tâbir, hermenötik’ten fenomenolojiye kadar birçok Batılı disiplini de içine alan geniş bir sahadır. Te’vil ve tâbirin yollarından biri de, ebced ve cifir ilmidir. Ebced, Osmanlıların iyi bildiği bir ilimdir. Divân edebiyatında, tarih düşürmede vs. kullanırlardı.Eski medeniyetlerden bazılarında da yeri vardır. Hatırlanacağı gibi, Harb ve Sulh’te Tolstoy da bu ilmi Rusça’ya kazandırmaya çalışmıştır… Masonundan Kabbalacısına kadar, hattâ bazı istihbarat şebekeleri de bu ilimle ilgilenirler ve onu bilirler…İşte bu ilmi ortaya koyan bir eser, Lûgat-ı Salihûn… Tek tek, binlerce, belki onbinlerce kelimenin ebced değerinin hesablandığı, tasnif edildiği, olağanüstü bir çalışmanın ürünü…Salih Mirzabeyoğlu, bu eseri, Bediüzzaman‘ın “yazmak isterdim” diyerek tarihe ısmarladığını ve kendisinin yazdığını söyler…Evet, öyle böyle değil; bu dev eser, apayrı bir ilim ve ihtisas konusudur.
FURKAN -Lûgat-ı Salihûn-, 16 Ocak 2012, Çarpıcı Kitap·Kitabı okuyor