“Deniz kıyısında oturmuş, beni sadece sıkan bir şeyi şiddetle tartışan bir arkadaşımı yarım kulakla dinliyordum. Bilinçsizce avucuma aldığım ince kum tabakasına bakıyordum, birden her bir küçük tanenin olağanüstü güzelliğini gördüm, her parçacığın mükemmel bir geometrik tarzla yapılmış olduğunu gördüm, keskin açılarla, her bir açıdan parlak bir ışık huzmesi yansıyordu, her küçük kristal bir gökkuşağı gibi parlıyordu... Işık huzmeleri birbirlerini çapraz geçiyor sonra tekrar kesişiyorlardı, öyle müthiş bir güzelliğin enfes oluşumlarıydı ki bunlar beni nefessiz bıraktılar...
Sonra birden, bilincim içerden aydınlatıldı ve canlı bir biçimde bütün kainatın, ne kadar donuk ve cansız görünürlerse görünsünler bu yoğun ve hayati güzellikle dolu olan parçacıklardan oluştuğunu gördüm. Bir veya iki saniye boyunca bütün dünya bir ihtişam parlaklığında göründü. Söndüğünde beni hiç unutmadığım bir şeyle birlikte bırakmıştı ve hâlâ muntazaman bana çevremizdeki anlık parçalara gizlenmiş bulunan güzelliği hatırlatıyor”.
Benzer şekilde George Russell dünyayı ‘geçirimsiz bir ışık parlaklığıyla’ aydınlanmış olarak gördüğünü, kendini ‘kayıp bir cennet kadar güzel manzaralara’ bakarken bulduğunu,’renklerin daha parlak ve daha saf ancak daha yumuşak bir ahenk içinde’ olan bir dünyanın karşısında durduğunu yazıyor. Yine, “rüzgarlar ışıltılar saçıyorlardı ve elmas berraklığındaydılar, ancak vadi boyunca parlarken bir opal gibi rengarenktiler ve Altın Çağının etrafımı sardığını biliyordum, ve bunu göremeyen bizlerdik ama o hiçbir zaman dünyadan gitmemişti”.
Birçok benzer tanım dini mistisizmin şairlerinde ve edebiyatında bulunabilir, insan, mesela, Wordsworth’ün ilk Çocukluktaki Ölümsüzlük İmaları Üzerine Gazel’ini, George Herbert ve Henry Vaughan’ın bazı şiirlerini, Traherne’nin