Bütün bir devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür
Sayfa 25 - Pozitif Yayınları·Kitabı okudu
Alıntı
Ordu Muhafazakârlar ve Mürteciler yazısından- 21 Haziran 1961
"Her inkılâp yıkıcı olduğu nisbette yapıcı olduğu için, dünden aldığını yarına ödemek zorundadır. Bu borcu ödemeden tarihin sahnesinden çekilemez. Yalnız yıkmakla kalan ve tarihe borcunu ödemekten kaçan bir inkılâp yarım kalmıştır ve onu tamamlıyacak bir yeni inkılâba gebedir. Mefhum kalıpları içinde kalan, bunları doldurmayan, kelimeci inkılâplar, sözde inkılâplardır. Romantiktirler, hayal, dilek, nümayiş ve nutuk safhasında kalırlar. Romantik devreden realist devreye, imha safhasından inşa safhasına geçemezler. Yıkanlar yapmak ödevini üzerlerine almışlardır. Bu, yalnız dileklere yasa şekli veren hukukî bir inşa değildir. Topyekûn bir devleti temelinden çatısına kadar kuran bir madde ve mânâ yapısıdır. Şairin ve hukukçunun kifayetsiz ellerine bırakılamaz. Bütün tarih ve manevî değer hazinesiyle, bütün mülkî ve idarî teşkilât bünyesiyle, bütün dinî, ahlâkî ve millî temelleriyle toptan bir inşadır. 1960 inkılâbı yıkmaktaki dehasını yapmakta da göstermeye davetlidir. Herkes kabul eder ki ikincisi birincisi kadar süratli gerçekleştirilemez. İnşası gereken bina bir gecekondu devleti değildir. Yalnız plânı üzerine bile, inkılâp mimarlariyle bütün Türk düşünürlerinin uzun işbirliği şarttır. Dâva muazzam bir hareketi bir iki siyasî partiye acele devir ve teslim etmek değildir. Dâva Türkiye'nin yeniden inşasıdır."
Sayfa 12 - Ötüken Yayınları·Kitabı okuyor
Reklam
Kitaptan işaretlediğim yerler
“Onuncu Kural: Ne yöne gidersen git -Doğu, Batı, Kuzey ya da Güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.” “Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak Hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. “Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir” diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatının altının üstünden daha iyi olmayacağını?” “Şeytanı kendinde ara; dışında, başkalarında değil. Ve unutma ki nefsini bilen Rabbini bilir. Başkalarıyla değil, sadece kendiyle uğraşan insan, sonunda mükafat olarak Yaradan’ı tanır.” “Mazi bir girdaptır. Farkettirmeden içine çeker. Halbuki sana lazım olan bir tek şu andır. Şu anın hakikatini yaşamaktır aslolan.” “Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin, ne de hayat karşısında çaresizsin.” “Sufi der ki başkaları hakkında hüküm verip yargıda bulunacağıma, ben kendi içime bakayım. Sofu der ki başkalarının her kusurunu bulup çıkarayım. Ama unutmayın, çoğu zaman başkalarında hata bulanlar kendileri hatadadır. Teferruata ineyim derken bütünü kaybederler. Ağaçlara bakmaktan ormanı göremezler” “Otuz Üçüncü Kural: Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen HİÇ ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil, hiçlik bilincidir.” “Ama eninde sonunda çember döner, devir tamamlanır, ayna sırlanır. Her kışın baharı, her baharın bir sonu vardır. Ve şu vecize hala geçerlidir: Aşkın olduğu yerde, er ya da geç ayrılık vardır.” “Otuz Yedinci Kural: Tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O
"... Pek güzel bilirsiniz ki, sultanlarla halifelerle yönetilmiş ve yönetilmekte olan ülkelerde, vatan için, mil-let için en büyük tehlike, sultanların ve halifelerin düş-manlar tarafından satın alınmalarıdır. Bu, ekseriya ko-laylıkla sağlanmıştır." Ve bir yer gelir, 1923'teki konuşmasında, emperyalizmin Osmanlı mülkünü nasıl çökertip teslim aldığını ne güzel anlatır: "... Böyle yönetilen ve egemenlikten vazgeçen bir milletin âkıbeti elbette felakettir. Elbette musibettir. (...) Osmanlı Devleti, gerçekte ve fiilen bağımsızlıktan yok-sun bir duruma getirilmişti. Öyle ya, bir devlet ki kendi uyruklarına saldığı vergiyi yabancılara salamaz. Gümrük işlemlerini, resimlerini, memleketin gereksinmelerine göre düzenlemekten uzaktır. Ve bir devlet ki, yabancılar üzerinde yargılama hakkını uygulayamaz. Böyle bir devlete elbette bağımsız denilemez. Devletin ve milletin hayatına yapılan müdahaleler yalnız bu kadar değildi, daha fazlaydı. Doğrudan doğruya milletin hayati gereksinmelerinden olan, sözgelişi demiryolu yapmak için, fabrika yapmak için, her şey yapmak için devlet serbest değildi. Mutlaka müdahale vardı. Şu halde ha yatını sağlamaktan yasaklanmış bir devlet bağımsız olabilir mi? Arz ettiğim gibi gerçekte devlet istiklâlini çoktan kaybetmişti ve Osmanlı ülkesi ecnebilerin bir sö-mürgesinden başka bir şey değildi ve Osmanlı halkı içindeki Türk milleti de tamamiyle tutsak bir duruma getirilmişti. Bu sonuç, arz ettiğim gibi, milletin kendi egemenliğine ve kendi yönetimine sahip bulunmamasından ve bu irade ve egemenliğin şunun bunun tarafından kullanılagelmiş olmasından doğuyordu. O halde kesinlikle diyebiliriz ki, biz milli bir devir yaşamıyorduk ve milli bir tarihe sahip değildik." 'Atatürk milliyetçiliği'ni, ya ırksal, ya da 'soğuk savaşçı bir çerçeve içine sokmaya
Sayfa 92
Alıntı
TÜRK MUSİKÎSİ LÛGATÇESİ...
MAKAM: Üç, dört veya beş perdenin (notanın) çeşitli aralıklarla dizilmesinden oluşan müzikal çeşnilerin en az ikisinin, “seyir” denilen yönetici ilkeye uyarak birleştirilmesi sâretiyle elde edilen ifâde sistemi. USÛL: Kuvvetli veya zayıf, uzun veya kısa sürekli vuruşların çeşitli biçimlerde sıralanmasıyla oluşan ritm kalıblarından her biri. ÂVÂZE: “Devir” veya “makam” adı verilen teşekküllere katılarak yeni makamlar veya “terkib”ler meydana getiren tâlî ses dizilerinden her biri. Nevruz, selmek, gerdâniye, mâye, şehnaz, geveşt olmak üzere 6 âvâze vardır. KÂR: Genellikle faslın başında seslendirilen, uzun, çok sanatlı, bol terennümlü sözlü eser türü. KÂR-I NÂTIK: Her mısraında veya her beyitinde bir makamın (bazen aynı zamanda bir usûlün), adı geçen ve söz konusu olan o mısraı veya beyiti o makamda (ve o usûlle) bestelenen eser türü. Genellikle fasıl için değil, fahriye veya terbiye için kullanılmış bir türdür. BESTE: Fasılda Kâr’dan -varsa- sonra seslendirilen, 4 mısralı olan güftelerin birinci, ikinci ve dördüncü mısraları aynı melodiyle okunan, her mısradan sonra terennümü tekrarlanan, gayet sanatlı, sözlü eser. Her fasılda iki beste vardır. İlki umumiyetle “zencir” adı verilen çok uzun bir usûlle ölçülür, ikinci beste ise daha kısa bir usûlle ölçülür ve daha hafiftir. TERENNÜM: Bazı sözlü eserlerde güfteye dahil olmayan anlamlı sözler (cânım, ömrüm, mîrim, aman gibi) veya anlamsız heceler (ya lel li, ten nen ni, ah ha gibi)… AĞIRSEMAÎ: __Umumiyetle 4 mısralı bir güfte üzerine bestelenen ve ekseriyetle aksaksemaî, bazen de sengisemaî usûlüyle ölçülen eser türü. İkinci ve üçüncü mısraı da birinci mısraının melodisiyle okunan ağırsemaîlerin yanı sıra, ilk iki mısraı aynı melodiyle okunanları da vardır. Bu
Selim Gürselgil, TÜRK MÜZİĞİNE GİRİŞ, -Türk Müziği Lûgatçesi-, (I. Dönem, Ocak 1996, Feyyaz Aksakal imzasıyla)
Akademya Yazıları
Genelkurmay, operasyonu Pentagon'un planladığını kesin olarak saptadı. ABD'de görevli iki irtibat subayı geri çağrıldı. Ege Ordu Komutanı Orgeneral Hurşit Tolon'un ABD'de yapılacak devir-teslim törenine katılma kararı iptal edildi. Olayın üçüncü gününe girildiğinde, Erdoğan ve Gül yine Ankara'da değildi. Tayyip Erdoğan, ABD'ye neden nota verilmediğini alaycı bir ifadeyle, "Müzik notası mı veriyorsunuz" diye açıkladı. Esir alınan 11 Türk askeri, ancak 62 saat sonra serbest kaldı. AKP hükümeti ise, Türkiye'nin rahatsızlığını, Kerkük'te görevli bir albayın faaliyetlerine indirgeyerek Washington'a iletiyordu. Şikâyeti ABD'ye götüren kişi, Dışişleri Müsteşarı Uğur Ziyal'di. Türk-Amerikan ilişkilerini onarmak için Washington'a gönderilen Ziyal, Kerkük'ten sorumlu Albay Mayville'in görevden alınması talebini muhataplarına iletti. ABD'li yetkililer bu şikâyete, "Sizin hatırınız için subayımızı görevden alacak değiliz" şeklinde karşılık verdiler.
Sayfa 304·Kitabı okudu
Reklam
Reklam