Sağduyu ve Hukuk?
Temyiz Mahkemesi, Alexander & Catalano firmasının uzaylıları gerçekte temsil etmediğini kabullenmesine rağmen hukuk firması lehine karar vermiştir. "Alexander'la ortağının binalar üzerinde dolaşan devler olmadığı aşikârdır; müşterilerinin evlerine gönderilen hızlarda ulaşmaları da mümkün değildir; uzaylı yaratıklara danışmanlık da yapamayacakları kesindir. Ancak reklam ve eğlence dünyasında kullanılan bu ve bunlar gibi özel efektlerin ciddiye alındıklarına inanmamız mümkün değildir _bu bir sağduyu meselesidir_ insanların bunların gerçek karakterler olduklarını düşünerek yanıltılmış olmalı mümkün değildir. Sağduyu ve hukuk? Bu iki kavram günümüzde nadiren bir araya gelmektedir. Eğlendirici olabilir.
Çanakkale Savaşı devler ülkesinde, devler savaşıdır. Savunulan Vatanın Öz topraklarıdır. Ve bu toprakları ülke­nin Öz çocukları olan Devler savunmuştur.
Alıntı
Reklam
“O, bir adam değildi.” dedi, burnunu buruşturarak. “O, bir devdi. Kaba ve hantaldı. Ve kıyafetlerimle dalga geçerdi.” “Dediğin gibi, o bir devdi. Devler böyledir, hatta çoğu daha da beterdir. Ne bekliyordun ki?” Chase bana kızgın bir bakış attı. “Hiçbir fikrim yok. Baş­ka bir dev tanımıyorum. Kız kardeşlerinle tanışmadan önce, bir vampir ve bir kurt adam da tanımıyordum. O yüzden, anlayamıyorsam kusura bakma.
Sayfa 26
Alıntı
HİPOKRAT MI, HİPOKRİT Mİ?
(...) Aristo’ya göre, tracedyanın mîmârı Tespis’tir. Tespis’ten önce sahnede bir “koro” varmış, seyirci onu izler ve dinlermiş. Tespis ilk defa bir “oyuncu”yu korodan ayırarak onun karşısına koymuş; böylece bir “diyalog” ortamı oluşturmuş. Koronun karşısına geçen oyuncunun yüzü maskeliymiş, rol yapar, koroya cevab verir ve yığının (koro) hükümleri karşısında âsi bir kahramanı canlandırırmış. Yüzünün maskeli olmasından ötürü bu oyuncuya hypokrit derlermiş; bu kelime bugün hâlen Batı dillerinde “ikiyüzlü-riyakâr” mânâlarına gelir ve bazı sözde doktorlar “Hipokrat yemini” yerine “Hipokrit yemini” ederler… Diğer taraftan, maskeli, sorgulayan, karşı koyan bir “meçhul” ile, yüzü çıplak, her şeyi bilme ve yapma gücünü temsil eden bir “malûm”un sözkonusu diyaloğu, her zaman kahramanın feci âkıbeti ile, yığının intikamı ile (nemesis) son bulmaktaymış. İşte bu acıklı son, “tracedya”nın temel harcı olmuş! Fakat bu sanat, çok geçmeden, “dehâ”nın kendini bulduğu, verimli bir mecrâ hâline geldi. Eşilyus, Sofokles, Euripides gibi devler, birer tracedya şairi olarak zuhur ettiler. Eşilyus tracedyaya “ikinci oyuncu”yu getirmişti ve Aristo’ya bakılırsa, tracedyayı tracedya yapan kişi oydu. Sofokles, koronun karşısındaki oyuncu adedini üçe çıkarmış ve drama’nın mevzuunu da alabildiğine zenginleştirmişti. Bugün bile heyecanla okunabilen ve Freud’un “Ödip Kompleksi”ne zemin teşkil eden “Kral Ödipus” tracedyası onundur. Övripides’ten sonra ise, tiyatro, insanın iç sıkıntılarını, kendi ile hesablaşmasını ifade edebilir yetkin bir sanat hâline gelmiştir. Bu üçünden sonra, onlar kadar sevilen bir tek Agaton olmuştur; o da, “esatirî geçmiş”e dayanmadan, tamamen hayâlgücünden meydana gelen drama’yı ortaya koymuştur.
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Nisan 1997), Eski Yunan Medeniyeti -II-, Dans ve Tiyatro. (NOT: 22 Kasım 1996 tarihinde Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde verilen “Yunanlılar” isimli konferans metnidir…)
Akademya Yazıları
Durmadan Sevgi'nin gözlerinin içine bakmaktan yoruldum galiba. İyi bir öğrenci değildim. Hepiniz dünya çapındaydınız. Devler sava­şı yapıyordunuz. Herkesin gözüne bakmak zorunda olduğu­mu sanıyordum. Savaş bitsin istiyordum; fakat, anlaşmaya hiç niyetiniz yoktu. Sizleri izlemekten yorulmuştum. Acaba şimdi ne yapacak? Bu söze kızdı mı? Düşünür dururdum. Sonra, kendimi teselli ederdim: Onlar kendi başlarının çare­sine bakarlar. Oyunlarınızı heyecanla seyreden saf bir seyirci gibiydim.
Sayfa 166
Soğuk eksi yirmi dereceyi bulmuştu. Canları kızağa sürülen atların, oraya buraya koşuşturan insanların ağızlarından çıkan buhar, çıkar çıkmaz donmaktaydı. Yoğunlaşmış havada en ufak bir ses bile çınlıyordu; nehrin her iki kıyısında devler gibi dizilmiş bütün binaların çatılarından duman tütüyor, duman öbekleri soğuk gökte yükselirken yarılıyor, dağılıyor; eskilerin üzerinde yeni binalar yükselmekte ve yeni kent havaya karışmaktaydı sanki... Ve nihayet, sanki bütün bu dünya, güçlüsünden zayıfına bütün sakinleriyle ve sefil kulübelerden bu dünyadaki güçlülerin zevklerine uygun, altın kaplamalı saraylarına kadar bütün evleriyle, bu alacakaranlık içinde fantastik, büyülü bir diyara, düşler âlemine gidiyor, sırası gelen duman olup lacivert göğe karışıyordu. Bedbaht Vasya’nın yapayalnız dostu, tuhaf bir duyguya kapılmıştı. Ürperdi; kudretli, ama hiç tatmadığı bir duyguyla aniden kaynayan kanı, yüreğini patlatırcasına dolduruyor gibiydi.
Sayfa 201·Kitabı okudu
Alıntı
Reklam
Reklam