“ İçimde kendine has bir politikası, partileri, devrimleri olan bir devlet kursam ve hepsi ben olsam: Ben halkın kraliyet panteizminde kendim Tanrı olsam, bütün bu bedenlerin, ruhlarının, ayak bastıkları toprağın, yaptıkları işlerin özü ve eylemi olsam. Her şey olsam, onlar olsam ve olmasam. Çok yazık! İşte gerçekleştiremeyeceğim bir hayal daha. Başarabilsem belki ölürdüm, nedendir bilmem ama, herhalde Tanrı'ya karşı o kadar büyük bir günah işlemiş, Tanrı'nın tekelindeki her şey olma gücünü öylesine gasp etmiş olurdum ki, arkasından yaşamak mümkün olmazdı.” Huzursuzluğun Kitabı/ Fernando Pessoa
Sayfa 211
Stirner'e göre, "Ortak yarar benim yararım değil, yalnızca kendinden feragatin en uç noktasıdır.” "Devletin her zaman tek amacı bireyi sınırlamak, evcilleştirmek, tabi kılmaktır – onu şu ya da bu genelliğe tabi kılmak; birey her şeyde her şey olmadığı sürece sürer ve bu yalnızca benim açıkça işaretlenmiş kısıtlanmam, sınırlanmam, köleliğimdir" Devletin varlığı, ortak yarar ve kolektif irade kisvesi altında, Ben'in sahipliğinin küçümsenmesine dayanır. Tüm kolektifler "varoluşları için yalnızca benim kendime duyduğum saygısızlığa teşekkür etmelidirler ve bu değersizleştirmenin ortadan kalkmasıyla birlikte kendileri de yok olurlar: Yalnızca benim üzerimde var olduklarında, yalnızca güçler ve güç sahipleri olarak var olurlar." Gerçekte her kolektivite bireye karşı ve onu köleleştirerek var olur; kutsallık bir haledir. Stirner, Kant'a atıfta bulunarak, egoist ve devlet “aralarında ‘sürekli barış' mümkün olmayan ölümcül düşmanlık içindeki güçler” olarak tanımlar." Stirner hararetle ilan eder: “Ben hiçbir devlette özgür değilim."
Sayfa 107·Kitabı okudu
Felsefe-Düşünce
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Stirner'in Egemenlik Eleştirisi
Stirner'in düşüncesini anarşist bir çerçeveden okuduğumuzda anarşist felsefe için merkezi olan tahakküm eleştirisinin onun düşüncesini boydan boya kesen, Biricik ve Mülkiyeti'ni temelden belirleyen merkezi ve uzlaşmaz bir karşıtlık olarak yer aldığını görürüz. Bu karşıtlık devlet ile Ben arasındaki antagonizmadır. Bu antagonistik ilişki, Hegel'deki efendi-köle diyalektiğini model alır. Ancak Stirner'in diyalektiğinde devlet, Hegel'deki efendinin yerini almıştır. Devlet, fedakârlığı emretme yeteneğine dayanarak, kendi egoizmleriyle uzlaş(a)mayan (yani kendi özbilinçlerine erişememiş ve gerçek anlamda Biricik olamamış) ve ancak devletin kendilerine biçtiği değeri içselleştirmiş bireylerin itaatini güvence altına alır. Böyle bir ikili yapı içinde, bu diyalektiğin bir kutbundaki negatif belirlenimler diğer kutbun pozitif belirlenimlerinin temelini oluşturur. Devlet ne kadar güçlüyse ve bu gücün ne kadar bilincindeyse, ona boyun eğenler o kadar zayıf ve kendilerinin o kadar az farkındadırlar. Öte yandan, Stirner devleti ve onunla birlikte devletin aygıtlarını ve devletle ilişkilenmenin ideolojik yollarını (yani liberalizmin çeşitlerini) eleştirip paramparça ettikçe, bizi tekil Ben'lerin olumlu belirlenimlerini ve Ben'ler arasında oluşan değişken ve geçici ancak isyankâr birliktelikleri, yani sürekli isyanı oluşturacak olan özneleri ve öznelerarası ilişkileri anlamaya götüren entelektüel bir yol açar.
Sayfa 105·Kitabı okudu
Felsefe-Düşünce
Kadim dönemlerden bu yana cinsellik ve kudret hep kol kola gitmiştir. Peki dört bir yandan yükselen bu bağnaz koro da neyin nesidir? İnsanı, tarihi tanımıyorlar mı? Ben 80'li yıllarda RAI televizyonunda çalıştım ve neler neler gördüm. Dış görünümün itibarıyla bir "eskort" kıza değil de Çekoslovak kayak takımına ait bir atlet gibi görünsem de saldırılardan, kösnül tekliflerden, iş gezilerinde otel odalarını paylaşma önerilerinden yakamı kurtaramadım. O yıllarda sevgililer sözleşmeli olarak işe alınıyorlar, sonucun berbatlığından ötürü yayına giremeyen programlar hazırlıyorlardı. Bu ahlaksızlık, belli bir siyasi sınıfın iktidarının yükselmesi olarak gösterilmek istense de aslında her zaman vardı. Ülkemizin yozlaşmış doğasının sonucu bu; bu ülkede Devlet ve halkın çıkarlarına saygı duygusu genellikle gelip geçici ve keyfî bir durumdur. Bu keyfilik bize insanın gerçekte kim olduğunu -içindeki kötü ile her gün yüzleşmek zorunda olan varlığı unutturdu. Ancak bir farkındalık yürüyüşüne girişmeye niyet edildiğinde bu kötülük ile yapıcı bir ilişki kurmak mümkün olur, ama bu yürüyüş de herhangi bir türdeki iktidara sahip kişiler arasında oldukça ender görülür. Uygar bir birlikte yaşam söz konusu olduğunda, "İlk taşı günahsız olan atsın," ahlaki kuralı eşsizdir, ama sık sık unutulur. Bu cümle aynı zamanda şeytanlaştırmanın da panzehiridir.
Sayfa 37·Kitabı okuyor
Eski atalarımız Gök Türklerde kağanın, kızdırılmış demiri örse koyup çekiçle dövdüğü gün, kimbilir kaç yüzyıla dayanan millî bayram günü idi. Demiri eriterek kurtulmayı, belki Ergenekon'dan çıkışı temsil ediyordu. Bunun hangi güne rastladığını kesin olarak bulmak sure-tiyle yeniden bayramı yapmak çok yerinde olur. Bu bir millî tarihe yöneliş, geleneğe dönüş olacaktır. 23 Mayıs 1040 günüt Selçukluların kazandığı büyük Dendânekan zaferinin ve Selçuklu devletinin kuruluş günüdür. Bugünkü Türkiye, bu Selçuklu devletinin devamıdır. Gerçi bazı tarihçiler yalnız Anadolu Selçuk-lularını Türkiye olarak kabul ediyorlarsa da ben bu düşünceye katılmıyorum. Çünkü bir devlet daima aynı sınırlar içinde kalmaz. Türkiye, ilk kurulduğu toprakları kaybedip sonradan aldığı ülkelerde tutunmuş olmanın özelliğine sahiptir. 26 Ağustos 1071 Malazgirt zaferi şan ve şeref, aynı zamanda millî şuur bakımından millî bay-ram olacak bir gündür. 26 Ağustos aynı zamanda Büyük Taarruzun da başladığı gündür. 30 Ağustos 1922 Başkumandan (Rum Sındığı) sava-şının kazanıldığı gündür. Türkiye'nin kuruluş senesidir. 13 Eylül 1921 Sakarya Zaferi bir "Sath-ı müdafaa" savaşıdır. Bir kahramanlık destanıdır. Sonuçları bakı-mından da çok büyüktür. Bu zafer yalnız Türkiye'de değil bütün Türk dünyasında sevinçle kutlanmıştır.
Sayfa 41 - 42 Ötüken, 28 Mayıs 1966·Kitabı okuyor
"Devlet mi? O nedir? Kulaklarınızı açın bana, şimdi size halkların ölümünden bahsedeceğim. Devlet, tüm soğuk canavarların en soğuğudur. Ve dahi soğuk soğuk yalan söyler; ağzından çıkan şu yalan dökülür: 'Ben, devlet, halkın ta kendisiyim!' Yalandır bu! Halkları yaratan ve onların tepesine bir inançla bir sevgi asanlar yaratıcılardı; böylece yaşama hizmet ettiler. Oysa devlet, iyi ve kötülerin hep birlikte zehir içtiği yerdir. Kırın bu yeni putun levhasını!"
Türkiye İş Bankası Yayınları
Alıntı