Franz Kafka’nın kaleminden dökülen Milena’ya Mektuplar, yalnızca iki insan arasındaki yazışmalar toplamı değil; ruhun, kelimeler aracılığıyla kendi etini dişlediği trajik bir otoportredir. Bu eser, bir aşkın kronolojisinden ziyade, Kafka’nın o meşhur "yaşama korkusunun" ve imkansızlığın estetiğinin kağıda bürünmüş halidir. Milena, onun için bir kurtarıcı olduğu kadar, içine düşmekten korktuğu o aydınlık uçurumdur.
Kafka, bu mektuplarda kelimeleri birer köprü olarak değil, kendi yalnızlığı ile dış dünya arasına ördüğü birer parmaklık gibi kullanır. Onun üslubunda sevgi, bir huzur limanı değil; sürekli bir kendini suçlama, hırpalama ve yetersizlik hissiyle harmanlanmış bir azaptır. Milena’ya duyduğu hayranlık, aslında kendi varoluşuna duyduğu yabancılığın bir yansımasıdır; o, Milena’nın canlılığında kendi silikliğini, onun cesaretinde kendi "yeraltı" karanlığını seyreder.
Edebi açıdan bu metinler, modernist edebiyatın en saf ve en çıplak itiraflarıdır. Kafka’nın cümleleri, tıpkı Prag’ın dolambaçlı ve puslu sokakları gibi, hiçbir zaman düz bir çizgi üzerinde ilerlemez. Her iltifatın arkasında bir kaygı, her yakınlaşma arzusunun içinde bir kaçış planı saklıdır. Okur, bu satırlarda bir yazarın kurgusal dünyasını değil, bir insanın çıplak sinir uçlarını, titreyen ellerini ve nefes darlığını hisseder.
Mektupların atmosferi, Milena’nın Viyana’daki hayatı ile Kafka’nın Prag’daki sanatoryum kokulu sessizliği arasında gerilen zehirli bir tel gibidir. Bu telde yankılanan ses, kavuşmanın imkansızlığına yakılan bir ağıttır. Kafka, Milena’yı öyle bir yere konumlandırır ki, ona ulaşmak demek, kendi inşa ettiği o korunaklı mutsuzluk kalesinin yıkılması demektir. Bu yüzden Milena, Kafka için her zaman "orada", yani erişilemez olanın kutsallığında kalmalıdır.
Sonuç olarak Milena’ya