bazıları
elindeki teraziyi adalet sanır
kendi yükünü hafif
başkasınınkini ağır tartar
.
bazıları kendini ışık sanır
karşısındakini gölge
kendi sesini hakikat
başkasının suskunluğunu hata
.
oysa…;
aynı toprağın sinesinde demlenir bütün canlar
aynı güneşin altında büyür
.
ve hiçbir çocuk
hangi kapıdan dünyaya düşeceğini
hangi annenin duasına
hangi yoksulluğun içine
hangi kırık kapının eşiğine
doğacağını seçemez
zira hayat…;
herkesin aynı yerden başlamadığı
uzun bir yokuştur
kimi gölgede büyür
kimi güneş altında kavrulur
kimi ekmeğini alın teriyle yoğurur
kimi vicdanını
bir avuç çıkar uğruna savurur
.
Düşes, “Ya sanata ne diyorsun?” diye sordu.
“Bir illettir.”
“Aşk?”
“Yanılsama.”
“Din?”
“İnancın yerini tutan günün modası.”
"Sen kuşkucusun.”
“Hiç de değil. Kuşkuculuk imanın başlangıcıdır.”
“Ya nesin sen öyleyse?”
“Tanımlamak kısıtlamaktır.”
“Bir ipucu ver bana.”
“İp dediğin kopar. Labirentte kaybolabilirsin.”
Sakallı ve ürkütücü tanrı Yehova kendisine tapınanlara ideal tembelliğin en üstün örneğini verdi; altı gün çalıştıktan sonra sonsuza kadar dinlenmeye çekildi.
Sayfa 5 - TİBKY, 1. Basım. Çev: Ali Berktay·Kitabı okudu
Pencereler;
evlerin gözü,
odaların nefesi,
yalnız ömürlerin dünyaya uzanan köprüsü,
yalnızlığın sokağa sarkan dallarıdır.
.
Duvarların dışarıya açılan merakı,
içeride kalanların ufka uzanan eli,
sıcak yuvaların sokağa vuran kalbidir.
Yağmur ilk onlara vurur,
karı ilk onlar karşılar,
rüzgârın getirdiği haberleri
perdelerin kulağına onlar fısıldar.
.
Sabahları ilk ışığı onlar görür,
güneşi ilk onlar kucaklar,
soğuğu ilk onlar göğsünde yumuşatır,
tap taze bir umudu buyur eder içeri,
akşamları ise son karanlığı.
Bazı pencerelerde beklemek oturur.
Yıllardır dönmeyen bir evladın yolu,
sevgiliden gelmeyen bir mektubun ümidi,
çalmayan bir telefonun sessizliği…
.
Bazı pencereler,
gözleri yollarda kalan insanların
umut nöbetidir.