• 160 syf.
    ·7/10
    1- Kitap hakkında kısa düşüncelerim 

    2- Kitabın özeti

    3 ve 4se kendimce karalamalarım, imkânınız varsa okuyun :)


    1) Kitap uzun değil, Yazarın okuduğum ilk kitabı. Kitaba başlamadan hakkında bazı ilginç bilgiler görmüştüm. Tam iki haftada yazıldığı, yazıldığı dönemde intihar vakalarını arttırdığı, dolayısıyla yasaklandığı, Werther gibi giyinmenin moda olduğu gibi. Ama, okurken direkt olarak aklıma gelen şey yazarın kısa zaman öncesine kadar sıkıntılı bir "imkansız aşk" yaşadığıydı, bilmiyorum kitabı okuyanların ne kadarının aklından geçmiştir. Nitekim tahminimde de yanılmamışım kitabın şöyle bir backstory'si varmış. Alıntı; "Goethe asistanlık yaptığı dönem, birlikte çalıştığı ve nişanlı olan bir kıza aşık olmuştur. Aynı tarihte arkadaşı olan Wilhelm yasak bir aşk yüzünden intihar etmiştir. Kendi yasak aşkını ve arkadaşının intiharını birleştirip bu mektupları ortaya çıkarmıştır. Kitapta Werther nişanlı olan Lotte ' ye aşık olmuş ve bu aşk zamanla saplantıya dönüşmüş. Aşkını ve acılarını arkadaşı Wilhelm e mektuplarla anlatmış." 

       Kahramanın ruh hali, düşünceleri vesaire o kadar isabetli aktarılmış ki(kendimden biliyorum ahahah-gittikçe ağlamaya dönen gülüş-) relate(şu kelimenin adam akıllı bir karşılığını var edin artık arkadaş) etmemek mümkün değil. Hatta, biraz daha ileri gidip, bahsi geçen bu imkansız aşkın yaşandığı dönemde yazarın, hali hazırda bu türde bir kitap yazma düşüncesi olduğu için zemin niteliğinde bir çok yazı karaladığını, kitabın 2haftada yazılmasının da bu yazılan yazıların yardımı sayesinde gerçekleştiğini iddia ediyorum. Aksi halde, 2hafta inanılır gibi mi Zaman aşkına? 

    DİKKAT SPOİLER ÇIKABİLİR!

    2)< Genç Werther, annesinin miras işini halletmek için, biraz da değişiklik olsun diye Weimar'a geliyor. Resim yapmaktan hoşlanan bu genç Weimar'da insanları sıcakkanlı bulduğunu, kendisini sevdiklerini gözlemliyor. Günler sonra Lotte adında bir kadınla baloya gidiyor. Ve burada kadına aşık oluyor. Werther o günden sonra Lotte'yi günden güne ziyaret etmeye başlıyor ve onunla olabildiğince çok zaman geçirmeye çalışıyor. 
    Fakat Lotte'nin nişanlısı Albert, gitmiş olduğu bir iş gezisinden geri dönüyor ve Werther'in de hislerinde dalgalanmalar oluyor. Aşık olduğu kadınla bundan sonraki görüşmelerinde ve konuşmalarında bir uygunsuzluğun olacağını ve bu görüşme ve konuşmaların yavaş yavaş son bulacağını anlamasıyla beraber içine büyük bir sıkıntı düşüyor. 
    Albert ve Werther arasındaki ilişki ilk başlarda normal gözükse de aslında Albert'i epeyce kıskanan Werther, yapılacak en iyi seçimin şehri bir süre terketmek olduğuna karar veriyor ve şehirden ayrılıyor.
    Geri döndüğünde Lotte ve Albert’in evlenmiş olduğunu görüyor ve Weimar’da yaşamak, artık Werther için bir işkenceye dönüşüyor. Albert’in işiyle meşgul oluşunu fırsat bilip Lotte'ye açılarak, onunla olan eski samimiyetini özlediğini dile getiriyor. Albert'in evde olmadığı bir akşam, Werther’in ziyareti esnasında bir yaklaşım oluyor, Lotte bir daha kendisini görmeye gelmemesini tembih edip kendini yan odaya kilitliyor, Werther'de son kez odanın önüne geçip Lotte'ye 'elveda' diyor "sonsuza dek". Bu olaydan sonra içindeki son umut kırıntısını da yitiren Werther, çaresizliği ve hayatta -kendi deyimiyle- kendisini harekete geçirecek mayadan mahrum kalışı nedeniyle, daha fazla yaşamaya lüzum görmüyor ve çareyi intihar eyleminde buluyor. >

    3)Öncelikle bu kitaptan "ulaşamadıysan yâr'ına, çıkmayasın yarın'a" (öhöm) sonucuna varıp intihar edenlerin ruhu şad olsun.. olsun olsun da, bu daha çok "seviyorsan git konuş bence" olmuş, "evli ve 2nin üstünde çocuğu olup kocasına saygı duyan, iffet sahibi kadınlara aşık olmazsan senin için daha iyi olur hani" dipnotu ile.

    Keza kitapta oğlanın açık açık Lotte'ye aşkını itiraf ettiğini hatırlamıyorum, bir söylese, oturup konuşsalar iş bayatlayacak belki de, tadı kaçacak. Hislerini doğru dürüst açıklayamadı, tamam, evet cevabı almadı zaten, o da tamam, ama bari aldığı ret cevabı birşeye benzesin de, herifin aklından "olur muydu acaba" şüpheleri silinip rahatlasın. Yok dudaklarına yapışmış da sonra kendini yan odaya kitlemiş. Silahı verirken titremiş bilmem ne, bi hayır diyeceksin be kadın!
    Neyse, haydi biraz hikayeyi değiştirelim, Werther, lotteye aşkını bariz bir şekilde itiraf etseydi, Lotte de aynısını yapsaydı ne olurdu acaba?
    -"Seni seviyorum Lotte"
    -"Ah bende seni Werther.."
    "Hadi şunu yapalım, hadi şimdi bunu yapalım, onuda yapalım bunuda yapalım." Pekala, İlk isteği yerine geldi, sevdiği kişiyle beraber olma isteği, geriye kaldı onla beraber zaman geçirme isteği, o da zamanla gerçekleşiyor, ama ortada bir sorun var.. bu nereye kadar böyle gidecek? 

       Ortalama 6-8 ay. Herhangi birisine ilk aşık olunduğunda beynin “saplantı, delilik, sarhoşluk devreleri aktif oluyor, beyin mutluluktan uçar hale geliyor çünkü “dopamine, estrogen, oxytocin ve testosteron” hormonlarının topyekün hücumuna uğruyor. Bu hücum karşısında beynin “endişe, dikkat, analiz ve korku” merkezi yedek kulübesine alınıyor ve kişi kendini sürekli mutlu hissediyor, lakin belli bir süre sonra sürekli salgılanan bu hormonlara karşı artık vücut ya direnç gösteriyor yani dozaja alışma gerçekleşiyor (doyuma ulaşamama, beynin aynı şeyleri salgılamasına  rağmen doyuma ulaşman zorlanıyor, çünkü aynı şeyi her yapışında veya yaşayışında doyuma ulaşma eşiğin, asgari mutlu olma seviyen yükseliyor, beynin kişiyi daha iyi olmaya teşvik etme sistemi) 
    ya da kişi başka nedenlerden dolayı partnerinden soğuyor(kişiliğinden dolayı olabilir uyumsuzluk olabilir vs vs). 

       Kısaca ortalama 7-8 ay sonra aşklar da sönmeye başlıyor. Tabii ki bu durum kişinin aşık olduğu kişiye kavuşabildiği senaryoda geçerli oluyor. Durum tam tersi ise, yani, wertherde olduğu gibi, bir kavuşamama durumu söz konusu olduğunda salgılanan hormonlar kişinin ruh halini dibe vurduruyor ve şiddetine göre, aşırı active olan hormonlar beyinde kalıcı hasarlar bırakıyor. Tıpkı uyuşturucu bağımlısı birinden uyuşturucuyu yavaş yavaş değilde birden kesmek gibi [ evet aşk bir uyuşturucudur! ]

    Sonrasında yaşanan her ilişki de bu hasarın gölgesinde kendisine yer aradığı içindir ki, hikayedeki Werther gibi çok aşık olduğunuz birine kavuşamamışsanız ortaya ömür boyu unutamayacağınız bir aşk çıkıyor(aşık olduğunuz kişinin vücudunuzda salgılanmasına sebep olduğu hormonlar yüzünden). Tam da bu yüzden kavuşamayanların aşkı daha büyük olur. Büyüklüğü geçtim, sonsuz olur. 
    "Kim bilir belki bu kadar sevmezdik birbirimizi 
    Uzaktan seyredemeseydik ruhunu birbirimizin. 
    Kim bilir felek ayırmasaydı bizi birbirimizden
    Belki bu kadar yakın olmazdık birbirimize..." - Nazım Hikmet

       Demem o ki, Wertherin sürekli Lotte'nin Albert ile olan birlikteliğini küçümseyişi ve Lotte'nin kendisiyle daha mutlu olacağını iddia edişi yalnızca bir yanılsamadan ibaretti, Lotte'yle beraber olan Albert değil kendisi de olsaydı bir süre sonra eleştirdiği durum kaçınılmaz olarak kendi gerçekliği olacaktı, çünkü Lotte'ye alışan Albert değil kendisi olacaktı. İnsan kafasının üzücü bir özelliği, herhangi bir şey hayatımızda ne kadar mühim yer teşkil ederse etsin, elbet ona alışıp görmezden geldiğimiz bir zaman geliyor ve değerini tekrar, ancak onu kaybettiğimizde anlıyoruz.

    Dolayısıyla bir aşk yüzünden intihar etmek çok abese kaçmakla birlikte yalnızca romanlarda olmasını güzel bulduğum birşey. Romanlarda güzel, romantik oluyor da gerçekte biraz aptallık gibi oluyor mu desem ne desem bilemedim ki.
    Düşünsene yüzyıllar önce yaşamaşsın aşkına ulasamadığın için intihar ediyorsun aklında yaptığının yüceliğiyle alakalı düşünceler "aşk için ölmeli aşk o zamaan aşk" 21.yüzyılda Mehmet diye biri(pardon kim?) çıkıp yaptığın hareketi aptallık olarak özetliyor; LAANN1!1!1 (triggered) NE APTALLIĞI? BOŞUNA MI ÖLDUK BİZ? AGZİNİ TOPLA SENİ YOK EDERİM! ŞŞ BAK BENİ DUYUYOMU ??  BEN KONUSURKEN YÜZÜME BAK!!1(ölü ruhun yaşayan ruhla munasebete girme çabası) SEN GEL Bİ ÖTEKİ DÜNYAYA GÖRÜŞCEM BEN SENLE, NAPCAMI BİLİYORUM, SAHİLE GÖTÜRÜP TENHADA DÖVECEM SENİ, AYNEN.
    Mantıklı değil diyelim bari.

    4)Onun dışında kitabı 2bölüme şöyle ayırabilirim.
    Werther'in bu aşkın imkansız olduğunu bildiği halde deneyişi ve bu aşkın imkansız olduğunu kabullenip, pes edişi. Çünkü hem Werther'in aşkının bir saplantıya dönüşüp aklını kaçırma raddesine gelmesine sebep olması tam olarak bu bilme durumundan kabulleniş durumuna geçiş aşamasında başlıyor. Hem de bıkkınlık ve ataletin kişide yarattığı kaçıp kurtulma isteğinin başka şehre veya ülkeye kaçmakla giderilemeyeciğini anlayan kahramanımızda son çare olarak intihar fikrinin tohumlarının atılışına denk geliyor. En başından beri Werther, Lotte'nin bir nişanlısı olduğunu biliyordu, belki başlarda Werther'i, Lotte'nin yörüngesinde tutan belli belirsiz bir sevgiydi [bkz, kütle çekim olarak sevgi, nereden belli ayın aşkında dünyanın peşini bırakmadığı? Biz canlıların bilinçaltındaki sevdiğimiz şeyin yakınında olma istenci, bizi oluşturan atomlarda neden olmasın? Belki de büyük patlamayla uzaya dağılan maddenin dağılım kriteri rastgelelikten ziyade sevgiydi, ne?  Olmadı mı? 
    "Ufak at" diyen var, "yok artık Erich Won Daniken" diyen var- sinem mi bu?-  :-D ] ama o sevgi gittikçe büyüdü ve Werther'deki mutluluk halinin kaçınılmazı haline geldi. Albert'in civarlarda olmayışı bu gereksinimi sürekli karşılanabilir kılıyordu, herşey güzeldi kısaca. Ta ki Albert iş gezisinden dönene kadar, artık Albert'inde diğer 2siyle beraber bulunduğu her ortam, Werther'e nefret ettiği ama aynı zamanda kabullenmesi gerektiği bir gerçeği hatırlatıyordu, imkansızlığı. Git gide buluşmalarla beraber bu buluşmalardan alınan tatda azaldı. Tam da bu noktada, Werther'de bıkkınlık ve umursamazlık halleri peyda olmaya başladı ki bu durumu, Werther yazdığı bir mektubunda şöyle özetlemiş;
    "Akşam gün doğumunun tadını çıkarmak istiyorum, sabah yataktan çıkamıyorum. Gece ay ışığını seyretmek istiyorum, akşam yataktan çıkamıyorum. Neden uyandığımı neden uyuduğumu bilemiyorum. Beni harekete geçiren mayadan mahrum kaldım. Geceleyin beni uyanık tutan sabahleyin ise uyandıran güç artık yok."
    Sonrasında Werther düşmüş olduğu boşlukta debelene dururken, Lotte kitabın sonlarına doğru Werther'e, ondaki ilk başta sevgi ile başlayıp takıntı haline evrilen bu ruh halinin, insanlarda sıkça rastlanan bir durum olan, sahip olması imkansız olana sahip olmak isteğinden kaynaklanıyor olabileceğini (kocası ve çocukları yüzünden) söyledi. Kendisinden uzaklaşıp kendini unutmasını, yeni bir sayfa açması gerektiğini söyledi lakin Werther daha fazla dayanamadı ve malûm olayı gerçekleştirdi.

    Bu olay örgüsüyle bence kitapta, insanın bir motivasyon ve yaşam amacından mahrum kalışının doğurabileceği sonuçlar, yine bir motivasyon sistemi olan aşk üzerinden verilmiş. Kitapta kahramanımız ilk başlarda kendince uğraşlarıyla yeterince mutlu olan, insanların rütbeleri sayesinde birbirinden üstün olduğunu düşünen zihniyetin aksine insanı insan olduğu için seven, humanist biri iken birden Lotte dışında başka birşey düşünmekten aciz bir insana dönüşüyor. Ve nihayetinde de onun kendisinin olmadıgı bir dünyada da kendi yaşamının önemsiz olduğunu düşünüyor.

    Nasıl olabilir böyle birşey? Bir insan aklı başındalık halinden aklını yitirme haline bu kadar çabul nasıl gidebilir?

    Schopenhauer'e göre ıstırap ve can sıkıntısı insan hayatında en önemli yere sahip 2 unsurdur. Bunu da şöyle bir mantığa dayandırıyor.
    "İhtiyaç içerisinde bulunmak ve sefalet, ıstırap üretir; buna mukabil eğer bir insan sahip olması gerekenlerden daha fazlasına malikse can sıkıntısına düçar olur. Dolayısıyla aşağı sınıftakiler günlerini, ihtiyaçları tedarik için sürekli bir mücadele ile, bir başka ifadeyle, ıstırapla geçirirken, yukarı sınıftakiler istedikleri çoğu şeye sahip olmak için çaba sarfetmek zorunluluğundan muaf oldukları için, can sıkıntılarını geçirmek ve yükselmiş doyuma ulaşma eşiklerini tatmin etmek için yeni eğlenceler aramakla geçirirler." 
    Daha da ileri giderek insan hayatının bu 2sinin salınımından ibaret olduğunu söyler, birine ne kadar yaklaşırsan, ötekinden o kadar uzaklaşırsın. 

    2sinin de ortak paydası, bir mutluluk arayışında olma durumu, öyle değil mi? Dolayısıyla buradan kendimce şöyle bir çıkarım yapmak istiyorum, mutluluğa erişmek, insanoğlunun yaşadığı hayattaki en büyük emelidir.

    Emelimiz Mutluluk dedik, peki bünyede mutluluğu inşa ederken temeli neyle atılacak? Kişide mutluluğa sebebiyet veren şey veya şeyler arasında en büyük paya sahip olan, kişide mutluluğun temelidir, bu herkes için farklılık göstebilir. Kitaptaki temelimiz aşk. Aşk temelinin pek çok güzel yanı sayılabilir de sağlamlık bunlardan birisi olamaz. Bir kere harici bir temeldir. İkincisi seni çok kolay bulutların üstüne yükseltir, çok yükselenin de düşüşünün sağlam olacağını söylemeye gerek yok.

    Birincisi dedik, mutluluğu harici kaynaklarda aramak başlı başına elemi çağırış, dışa bağımlı olan sürekli kendi devletindeki eksikliği yüzünden x malını ithalata kalkan devlete benzer, lakin ortadaki problem ise kısa sürede bu bir tür çözüm olarak gözükse dahi uzun vadede dünyadaki bazı devletlerin veyahut tümünün kendisine ambargo uygulaması olasılığının her an var oluşu. Kişi aşkta olduğu gibi, mutluluğunu harici bir kaynaktan sağlar, lakin, kişideki mutluluğun temelini oluşturan kişi(sevgili, anne, baba vs) veya şeyin onu terk ettiği veya artık mutlu edemez hale geldiği bir an mutlaka gelir çatar, dolayısıyla onunla beraber varolan mutluluk da temelinden sarsilir ve bir keder hali baş gösterir, bundan kurtulmak için kişi yeni harici kaynaklara yönelir, tekrar yarı yolda bırakılır, tekrar yönelir, tekrar..(Wertherin intihar etme sebebi de bu lotte'ye olan askindan daha yüce bir mutluluk kaynağı bulamayisi) çünkü insanın programı budur, dert, tasa, acıdan kaçış rahatı, mutluluğu, sakinliği kovalayış, ve böylece, kısır bir döngünün içine hapsolur. Hâlbuki söz konusu "sağlam temel" oldu mu, dış kaynaklar, öz kaynakların başarısız bir ikamesinden başka bir şey değildirler, en başından beri kendi yeraltı zenginliklerini bulup onları işlese, yerli üretime geçse.. kendi kendisine yetmesini bilse o yeraltı kaynakları tükenene kadar ithalata gereksinim duymadan yaşayıp gidebilirdi ki bu tükenim de aynı zamanda kişinin ömrünün tükendiği an'a tekabül eder genellikle zaten. Ömür de tükendikten sonra bir şeyin de anlamı kalmaz ya zaten, ne emelin ne temelin, ne elemin nede kederin, nede başka hiçbir şeyin. 

    Hayat amacı diyorum, iyi seçmek lazım. Sürekli bir arayış hali bile kişiye koymaz da onun yanlış seçimi kişinin mahvına sebep olur ve bunun sonunda ölüm olmasa dahi, üzülen yine kişinin kendisi olur..
    Ama tahmin ediyorum bu koskoca dünya tarihinde Werther gibi acı çekip göçüp gitmeyen de yoktur, yani ne yaparsak yapalım hepimiz Wertherin hikayesinin bir benzerini yalnızca kişiler tarih ve olayları değişerek yaşayacağız, dolayısıyla dostlar bu kitapta okur olarak biz, bizzat başrolü olduğumuz kendi hayat filmimizin senaryosunu okuyacağız.
    7/10
    kitap güzel psikolojik tahliller güzel vs vs herşey güzel senaryodan kısıyorum :) senaryoyu sevmedim :) senarist nerede ?? Senaristi bulun bana, heh, senarist bey şimdi bizim şunu şunu ve şunları değiştirme şa..
    ahahah
  • 160 syf.
    ·3 günde·8/10
    Hayatın acısına, insanların yozluğuna dair bir kitap. Okuduğumda halime şükür mü edeyim yoksa halimden utanayım mı bilemedim. Beğenmediğimiz hayatlarımızın aslında kimilerinin rüyası olabileceği fikrine kapıldım. Belki de kendini beğenmişliktir benimkisi: Bir tarafta, bir elinde çay bir elinde kitap olan ben; öte tarafta tecavüze uğramış, gebe kalmış, bir elinde gözlerine bulut düşen bebeği, öbür elinde açlıktan kendi sütünü içmek için tuttuğu memesi olan bir kadın; Meleknaz...
    Ve hala şikayet edecek bir şeyler bulabiliyor muyum? -Evet.
    Herkesin her şeyden şikayet ettiği şu günlerde, sahip olduklarımızı hep gözardı etmiyor muyuz?
    Neden daha fazlasına sahip olmaya çalışmak yerine, sahip olduklarımıza başkalarının da sahip olabilmesi için uğraşmıyoruz?
    Diğer bir mesele de Hüseyin... Hüseyin neden böyle bir kadına tutuldu? Evet, "böyle bir kadın". Ne kadar da utanç verici aslında değil mi? Gerçekten "böyle biri" miydim? Nasıl "böyle" bir laf ettim kendi kendime, neden "böyle" düşünüyordum? Ya da gerçekten "böyle" mi düşünüyordum? diye sorgulayıp durdum...
    Ne demekti ki bu "böyle"?
    Meleknaz; doğmayı kendi seçmemiş, cinsiyeti ona sorulmamış, dini de yaşadığı çevre tarafından empoze edilmiş, alınmış, satılmış, tecavüz edilmiş ve hayatıyla ilgili hiçbir konuda kendisine hiçbir şey sorulmamış... İşte Meleknaz "böyle" bir kadın. Ama yine de bu "böyle"de pejoratif bir anlam, rahatsız edici bir yan var gibiydi öyle değil mi? Bu "böyle"nin kötü olabilmesi için iradi bir şeyler içermesi gerekmiyor muydu? Oysa "böyle"de en ufak bir irade kırıntısı dahi yoktu... Yapmadığımız ya da yapamadığımız, yani gücümüzün yetmediği şeylerden sorumlu tutulabilir miyiz?
    Peki sorumlu tutulamayacağımız şeylerden dolayı ahlaki ya da cezai bir yargılamaya tabi tutulabilir miyiz?
    Hatırlayalım: İyi ya da kötüye dair yapılan her bir değerlendirme ahlaki bir değerlendirmedir.
    Meleknaz'ın yaşadıklarında iradi hiç bir şey yoktu ve yaşadıklarından sorumlu tutulamazdı. Dolayısıyla Meleknaz iyi ya da kötü biri olmamalıydı... Oysa Meleknaz'ın yaşamı kötüydü, yaşadıkları da kötüydü ve böylece çevresindeki insanlar açısından kendisi de kötü biri olmuştu. Yani "böyle" biri olmuştu o artık. Ne lanet bir sözcüktü bu böyle!
    Bir diğer mesele de İbrahim... O da Meleknaz'a tutulmuştu, hem de onu hiç görmeden! Acaba gerçekten Meleknaz'a mıydı tutkusu; yoksa çocukluğundan beri terk ettiği topraklarda yaşayamadığı için sahip olamadığı o kayıp anılarını Meleknaz ile telafi etme isteğine miydi?
    Meleknaz'a karşı hislerinin ne olduğunu kendisi de bilmeyen İbrahim... Acaba aşk mıydı? Son satırlarındaki şiirinde "yar" diye hitap ettiğine bakacak olursak, evet...
    Bu bağlamda kitapta Meleknaz ile bir araya geldiklerine dair de bir bilgi verilmediği ve İbrahim'in her haftaki düzenli bekleyişlerinin boşa çıkışı göz önüne alınırsa kitabın mutlu sonla bitmediği de anlaşılıyor. Ancak gerçekten böyle mi?
    Bence İbrahim'inki bir aşk değil, çünkü aşk yoğun bir duygu durumudur ve aşıksanız bundan şüphe etmezsiniz.
    İbrahim, hedefi Meleknaz'ı bulmak olan biriydi ve bunu gerçekleştirdi. Hedef! Bu yüzden kitabın mutlu sonla bittiğini düşünüyorum.
    Hedef! Anahtar kelime bu aslında...
    Eski türk filmleri hep "mutlu son"la biter mesela... Bazılarımız, acaba sonra n'oluyor, hiç ayrılmıyorlar mı? diye sorar... Oysa ne önemi var ki? Hikayenin sonunda, hedefleri olan birbirlerine ulaşmış olmalarının kendisi değil mi "mutlu son"?
    Ne yani sevdiğiniz insanla evlendiniz sonra o vefat etti diyelim... Mutlu sonunuz iptal mi olacak? O halde tarihte hiç bir mutluluk bulamayacağız demektir!
    Ya da bir belediyenin okçuluk kursuna yazıldınız ve yarışmaya katıldınız diyelim. Hedefi 12'den vurarak 1. liği kazandınız... İşte mutlu son! Herhangi biri, başarınızın ancak ok'un, atış yaptığınız tahtadaki 12'nin üzerinde asılı durduğu sürece geçerli olabileceğini iddia edebilir mi? Yani tahtadaki hedefi vuran ok, tahtadan çekip çıkarıldıktan sonra, başarınız iptal oluyor mu?
    Hedefi Meleknaz'ı bulmak olan İbrahim de hedefine ulaştı, onu araştırıp tanıdı, onunla sohbet etti ve tanıştı. Yetmedi bir de Meleknaz gibi başkalarına yardımı kendine hedef seçti... Hayatında bir amaç edinmiş oldu... Ne yapacağını bilemeyen İbrahim, şimdi bir şeyler yapmaya başlamıştı bile...
    Şimdi İbrahim, tatildeki Tanrı'nın nöbetçisi olmayı kendine hedef edinmişti...

    G. O.
  • 1142 syf.
    ·81 günde·7/10
    Bu kitapla ilgili ikilemdeyim ve aslında hakkında bir şeyler yazmamaya da karar vermiştim...
    Yine de dayanamadım. Bir kitaptan hem kopmak istememek hem de tam anlamıyla beğenmemek mümkün müdür? Eyy Rothfuss kafamızdaki soru işaretlerini biraz olsun cevaplandırmak ve heyecanımızı körüklemek yerine neden 1100 sayfa boyunca kıvrandırdın bizi?

    Rüzgarın Adı, uzun zaman sonra aradığım tadı bulduğum, özenle kaleme alınmış, detaylarıyla ve içinde anlatılan hikayelerle matruşka bebek misali bir kitaptı. Patrick Rothfuss'un kalemi gerçekten çok güzel ve özel. Benzetmelerini okudukça kendince yazı yazan biri olarak adeta moralimin bozulduğu oluyordu... ^^ Ama bunlara rağmen ilk kitapta da Kvothe'nin parasızlığını dert etmekten, elindeki paraları saymaktan bir zaman sonra telef olduğumuz doğru. :) Yine de tadına varılmaz bir kitaptı benim için.
    Kurgudaki kötüler, Chandrialılar öyle esrarengiz ve kusursuzca yaratılmış ki uzun zaman sonra okuduğum en iyi "kötüler" diyebilirim. Yazarımızın onlar hakkında bilgi verirken cimri davranması da söz konusu merak duygusunu iyice körüklüyordu...

    Gel gelelim Bilge Adamın Korkusu'na... Kesinlikle böyle bir ikinci kitap beklemiyordum. Hatta ortalara doğru hikayeden öyle koptum ki ne kadar doğrudur bilmem kitaba birkaç ay ara verip öyle devam ettim. Kitabı okurken nefret ettim! Bu nefret sonrasında duruldu tabii. :)

    ---Dikkat Spoiler çıkabilir!

    İlk 400 sayfa zaten birinci kitabın aynısı gibiydi.
    Denna karakteri neden var, ondan nasıl sırlar çıkacak hala 1100 sayfanın sonunda bile emin değiliz. Kendisine hala ve hala ısınabilmiş değilim. Evet, Kvothe'yle aralarında özel bir iletişim var ama bu iletişime rağmen hala uzlaşamamaları yüzümü ekşitiyor. Kvothe'ye bu kadar değer verdiğini belli edip ona hayatı hakkında hiçbir şey anlatmaması bizim daha da kıvranmamıza neden oluyor.
    Vintas sokaklarında Kvothe ile dolaşmamız keyifliydi.
    Kitabın en büyük eksikliklerinden biri Chandrialılar hakkında 1100 sayfa içinde yalnızca birkaç yerde bahsedilmesiydi.
    Diyaloglar gerçekten inanılmaz uzundu ve bir zaman sonra koparıyordu insanı.
    Felurianlı kısımlar... Meh. Aşırı yetenekli, zeki, ve hatta kibirli Kvothe'nin "ilkini" yaşaması da ancak bir periyle olur deyip fantezilerini şaha çıkarmış Rothfuss. Bilmiyorum bana irite edici geldi... Sonrasında ise... Kvothe neredeyse zampara olacak hale geldi.
    Ademler ilgi çekiciydi ama yine sık tekrarlardan ötürü sıkıcıydı.
    Sahte Edema Ruh'lu kısımlar ilgi çekiciydi evet...
    Kitabın sonucunda ise tam Bast'la ilgili detaylar ve Kvothe'nin durumu, neler olacağını vs merak etmeye başlarken yazar o her şeyi tükenmiş adamla bizi dımdızlak, hiçbir şeyi açıklamadan bırakıverdi.

    ---

    Sonuç olarak bana ilk kitaptaki tadı asla veremeyen bu kitaba bu kadarcık yıldızda karar kılmamın nedeni Auri'ciğimin ve Rothfuss'un mest eden kalemi hatırına. Piyasada bu kadar kötü eser varken daha azını yakıştıramadım sanırım...
    Beklentim çok farklıydı ve okuduğum kitap kesinlikle bunu karşılamadı.
    Ben kitap boyunca daha fazla Chandrialılar görmek istedim. Ama genel olarak kitap yerli yersiz detaylarla ve diyaloglarla çok fazla uzatılmış, birinci kitaptaki soru işaretlerini biraz olsun açıklamak yerine üstüne daha da katlamıştı. Evet, gizem her zaman o kitabı canlı tutmak için iyidir, ama söz konusu gizemleri ayakta tutan etkenlerin bahsi geçilmezse okuyucu yorulabilir.
    17 yaşındaki Kvothe'nin gelişim süreci 1100 sayfa sürecekse, o umutsuz, her şeyi tükenmiş Kralkatili'nin hikayesi için 5000 sayfa mı gerekecek? Bu kitapta yazar biraz amacından sapmış gibi geldi... Bu nedenle de üçüncü kitabın gelmesi için daha çok beklememiz gerekebilir. Nasıl toparlayacak göreceğiz... ( Yani umarım görürüz artık! :) )
  • 368 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Herkese merhaba. Sizlere çok ama çok sevdiğim bir yazarın kitabıyla geldim. 367 bir sayfalık kitabı elime aldığım gibi bir günün içinde hemen okuyup bitirdim bu güzel kitabı. İlk defa bir günde bu kadar sayfa kitap okuyup bitirdim. Ya bir kitap bu kadar güzel akıcı olurmu. Oldu ve bitirdim. Gelelim bu güzel kitabın konusuna.. Bir karakterimiz var ve ismini vermiyorum bir ölüm yaşanıyor ve yıllar geçsede katili hala bulunmuyor. Yıllar sonra tekrar bir cinayet işleniyor ve kate adında hemşiremiz var ve tesadüfen kate'in geldiği gün bu cinayet yaşanıyor. Kate annesi için kendi evinden eski yaşadıkları şehire geliyor annesine bakmak için. Ama önceki yıl yaşanmış olaylar ve kate'in yüzleşmesi gerekiyor. Olaylar bu şekilde başlıyor. Geçmiş ve günümüz heyecanlı,gerilim ve birazda korkuyla okuyacağız bu güzel kitabı. Bu tarz kitaplara bayılıyorum. Hep sürekleyici oluyor ve hem de akıcılığını hiç bozmuyor. Her sayfasını bir solukta okuyacağınız ve her sayfada fazla bir merak ve katilin kim olduğunu bulmaya çalıcaksınız. Ben kaç kişiyi buldum ve farklı bir şekilde konuyu ele aldım aslında. Acaba dedim öyle olsa o olurmu gibisinden.. Ama diyorum bu güzel kitabı alıp okuyun. Ben çok severek ve meraklar içinde gerilerek okudum. Harika bir kitapdı benim için. Diyecek çok şey var ama ne yazık ki bu kadar anlatabilirim. Gerisi spoiler olur çünkü. Spoiler vermek istemem kesinlikle. Bide şunu demek istiyorum, kitao baştan sona o kadar güzel yazılmış ki gözümün önümde bire bir betimlemeler canlandı. Çok güzel oluyor gerçekten betimlemeler ve doğru kelimeler bir araya gelince. Kitabı elinizden bırakamayacaksınız. Dikkat edin patates kız çıkabilir karşınıza..
  • 260 syf.
    ·Beğendi
    Dikkat spoiler çıkabilir.
    Ece Ayhan okursanız, kalebent neymiş diye internete göz gezdirir önce anlamına sonra ekşi sözlüğe bakarsınız. Cevat Şakir Kabaağaçlı'nın bir kalebent olduğunu da ekşiden öğrenirsiniz. Aa ne ilginçmiş der duygusal öğrenme yaşarsınız. Yani ki, Ece Ayhan genel kültürün ta kendisidir.
    Anlaşılmayı hedeflemeyen, okuru önemsemeyen bir şair ile karşı karşıyasınız. ''Kurduğum şiirde okuru tamamen siliyorum'' demiş adam. Daha ne desin? ''Okuru sarsmalıyız, şımartılmıştır.'' diyen bir şair ile karşı karşıyasınız. Sanat çevreleri tarafından bile benimsenmemiş, takdir görmemiş, eleştiri yağmuruna tutulmuş bir şairle karşı karşıyasınız.
    Benim okumam son derece keyifli oldu ve onu çok iyi anladım diyebilirim. Çünkü önce hayatını okudum. Günlüklerini okudum. Çıktığı tv programını izledim. Söyleşilerde hangi soruya ne cevap vermiş inceledim. Kitaba başlamadan önce sanat dünyasının onu neyle suçladığını, ne sebepten bu suçlamaya gittiğini, Ece Ayhan'ın da ''bu suçlamaları reddediyorum çünkü sebeplerini anlamaya çalışmıyorlar'' dediğini öğrendim. A bu adamın böyle bir eğilimi var ama bunu şu sebeple yapmış, anlaşılamadığı için de şununla suçlanmış; ama ben onu anlayabiliyorum dedim okurken. Böyle olunca şiirin kapıları aralanıyor. Şiirinde tarih, doğa, müzik, argo, din, mitoloji gibi alanlarla alakalı ayrıntı terim ve özel isimler var. Yani tarihten birinin adı geçmiş şiirde ama siz o adamı tanımıyorsunuz. Şairin sizi göndermek istediği alana varamazsınız. Orada size bir şey hatırlatmaya çalışmış, siz bilmediğiniz için hatırlayamıyorsunuz. Bu şu açıdan eğlenceli olabilir. İkizler burcu, kova burcu falansınızdır. Bilmediğiniz bir şeyi araştırmak sizin için eğlencedir. Kimmiş bu ya der dalar okur da okursunuz. Sonra hiç unutmazsınız çünkü lisedeki tarih öğretmeniniz değil Ece Ayhan öğretmiştir size bu tarihsel bilgiyi. Misal ben askerî terimleri pek bilmem. Ama öğrenmek keyif verir. Pençik kelimesini belki lisede anlattılar bir sistemin adı ama unuttum ya da bilmiyordum belki. Penç ve yek kelimelerinin birleşiminden oluşmuş. Farsça. mmm nefis bayılırım böyle şeylere. EE bu beş ve bir ne oluyor yani? kimin beşte birini ne yapıyorlar okudum ve lisede çook sıkıcı tarih öğretmenimin bana öğretemediği (çünkü adam sıkıcı bi kere) terimi Ece Ayhan bana öğretti (çünkü karizmatik ve hiç sıkıcı değil on numara adam be). Şiirinde halk söyleyişleri (örnek: ışkırlak. fes, külah,başlık, şapka anlamlarına geliyor) ve terimler olduğundan eğer kitap okurken şu kelimenin anlamı neymiş diye bakmaya üşeniyorsanız hiç okumayın. Bilakis böyle şeylerden keyif alıyorsanız benim gibi, o zaman bayılacaksınız. Ece Ayhan, çaba göstermeyen okuyucudan kendisi hoşlanmıyor zaten. Nasıl bir şairle karşı karşıyasınız biraz ipucu vereyim: bu adam lisede Ezra Pound, Elliot, Beckett, Cummings gibi şairlerin şiirlerini ORİJİNALİNDEN okumaya çalışıyor. Lisede!
    Sonra, aklıma gelenler, farklı bir söz dizimi var şiirinde, kelime deformasyonu var, soyutlama var, uzak çağrışımlı kelimelerin bağdaştırılmasından doğan çözülmesi güç imgeler var. Bir Sosyal Bilimler Lisesi öğrencisi ya da bir Türk Dili ve Edebiyatı lisans öğrencisi su gibi içer, kana kana içer, keyif alır, coşar. Ama altyapısı ya da çaba göstermeye, araştırmaya, emek harcamaya gücü olmayan bir lise öğrencisi mesela okumasın derim. Çünkü muazzam eserleri okuyan bazı öğrencilerim kitabı hiç anlamadan geliyor. Başyapıt diyebileceğim bir film izletiyorum öğrencime ''hocam çok sıkıcıydı ne yani sonunda çocuk ölüyor'' diyor. Diyorum ki bu çocuk bunu okumasın ya, bu çocuk bu filmi izleyeceğine gitsin soldat oynasın onun olayı o çünkü. İzlese de olmuyor, okusa da o kapı ona aralanmıyor. Alice kapıdan geçebilmek için boyunu küçültecek bir hap içiyordu değil mi? Çünkü o hap olmadan denediğinde eğilip bükülse de o kapıdan sığmıyordu. Ece Ayhan şiirinin size kapı aralaması için de gerekli şartlar var. Zaten Ece Ayhan bir ''şiir okumaya giriş şairi'' değildir. Ne bileyim bazıları Erzurumlu Emrah okusa daha doğru belki o aşamada.
    Ece Ayhan, 2. yeni şiirine LOGARİTMALI ŞİİR diyor. Nasıl logaritma cetvel olmadan çözülemezse bu şiir de kolay anlaşılmaz diyor. Şahsen bütün 2. yeni şairleri için bunun geçerli olduğunu düşünmüyorum ama bu kitap için fazlasıyla geçerli. Cetvelini alan buyursun efendim. İnanılmaz keyifliydi, bayıldım. Hayal dünyamın ve beynimin geliştiğini hissettim. Çoğu şiirde kahkaha patlattım. Hatta kahkahaların biri belediye otobüsünde denk geldi. (Uyarı: kamuya açık alanlarda okumayınız.) Bir de epey yerde ''vayy canına adam nası bişey kurmuş yahu, bunu 250 sene yaşasam hayal edemezdim, vay be'' falan dedim. Belli kavramları evde sürekli tekrar edip durdum kendime, on numara yahu falan dedim duvarlara bakıp. Duvarda Ece Ayhan'ın alışılmamış bağdaştırması bana bakıyordu. Apartman değil aparthan demişti mesela bir şiirde. Çok iyiydi ya. Bir sapma bu kadar işlevsel olabilir. Kuş bakışı demiyor da anka bakışı diyor. 'Adamsın Ece Abi'' diyorum. Ece zaten onların memleketinde ağabey manasında kullanılıyormuş yerel söylemde. Bir de önyargılı bir insansanız, şiirde terbiye arıyorsanız bu kitabı da, Bukowski'yi falan da okumayın. Çünkü Ece Ayhan şiir hayatın her alanını kurcalamalıdır diyen bir şair ve her türlü konuyu işlemiş şiirlerinde. Kim ne der bakmamış. Misal ben bu kitabı okurken annem ne okuyorsun bakayım sen diye bir çıkıştı. Aa ne terbiyesiz adam ayol diyecek insanlara okutulacak bir şiir değil onunkisi. Fakat önyargısız, hayal dünyasını geliştirmeyi seven biri için de hayatının kitabı olabilir. Vaktim olsa da bir daha okusam dediğim kitaplardan. Kütüphaneye de henüz iade etmedim. En iyisi biraz okuyayım.
  • 193 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Sait Faik ismini ilk kez vasat edebiyat derslerinden duymuştum. Zaten öyle bir anlatılmıştı ki sanki hem öğretmen hem de öğrenci açısından hemen bitirilmesi gereken bir dersmiş gibiydi. Tabi hal böyle olunca bu edebi kişilik bende de diğer arkadaşlarımda da herhangi  bir heyecan yaratmamıştı. Daha sonra ben okuma alışkanlığı kazandığımda bişey farkettim ki okul döneminde edebiyat derslerinde işlenen edebiyatçılara karşı bende bir soğukluk oluşmuş. İşe böyle baktığımda "edebiyat derslerini ya hakkıyla verin yada hiç vermeyin kardeşim!" diyesi geliyor insanın. Yani eğitim sistemi gölge etmese insanımız kendi çabasıyla güneşi görecek.

    Neyse eğitim sistemine çok kızdım yine:)

    Medarı Maişet Motoru Sait Faik'in ilk romanlarındanmış. Bu cümleye bakınca "bu yazarı okumaya çok doğru yerden başladım" diye övündüm biraz ama bu kendimle övünme kısmı çok uzun sürmedi, yazar hakkında biraz bilgi edinince yine kendime "ulan insan zorlasa bile bu kadar yanlış yerden başlayamaz" dedim. Çünkü yazar, ağırlıklı olarak hikaye yazarıymış zaten Medarı Maişet Motoru'u da öykü/hikaye tadında yazmış olduğu sadece iki romanından biriymiş.

    Kitabın ismini ilk duyduğumda çok hoşuma gitmişti çünkü kulağa çok hoş gelen bir ismi var: Medarı Maişet Motoru. Kitabı sırf bu isim için okuyabilirdim. İlk önce bu ismin anlamı hakkındaki merakımı gidermeye koyuldum. Ismin anlamı şu şekildeymiş: Geçim vasıtası/aracı/kaynağı. Kitabın kahramanlarının çoğu da balıkçı olduğu için, ha! Dedim. Demekki bu adamlar geçimlerini adına Medarı Maişet Motoru dedikleri bu motorla sağladıkları için yazar da kitabın ismini Medarı Maişet Motoru koymuş. Kitabın ismi hakkındaki merakımı giderdikten sonra okumaya başladım ve daha ilk bölümde şöyle bir cümleyle karşılaştım: "Balıkçı günü gününe yaşar. Yarının geçimini cebinde saklayan hangi namertse ortaya çıksın!" İşte tam burda kitabın ismi balıkçıların çektiği geçim sıkıntısı ile alakalı değil de yaşam tarzlarıyla alakalı olmalı diye düşündüm ve ismin tam anlamı şöyle olmalı dedim: Günlük geçim aracı/kaynağı.

    Kitap için dört bölümden oluşan uzun bir hikaye yada kısa bir roman diyebiliriz. Kitabın en beğendiğim kısımı, olay örgüsü bir kahraman etrafında şekillenmiyor. Kitapta herkes, herkes kadar insan ve herkes, herkes kadar önemlidir, genel olarak 'Birtakım İnsanlar'ın hayatı anlatılmaktadır. Kitapta yaşamın zorlukları, geçim sıkıntısı gibi konuların yanında yarım yamalak Türkçe yada Rumca'la edilen kısa, sıcak ve samimi bir sohbetin insanın içini nekadar ısıttığını hissetmek için o zaman da orda yaşamak gerekir diyor insan. Yada bu kitabı okumak.

    Sait Faik bu kitabı bastırmak için bir sürü sıkıntı yaşadı, kitabı yasaklandı vs. gibi ajite edici sözlere hiç girmedim çünkü yazarın, okuru etkileyebilecek yeteri kadar eseri zaten var. Hem zaten kötüler tarafından yönetilen bir dünyada iyiliği savunmak yada kötülüğe muhalefet olmanın bir bedeli olacaktı...

    Not:incelemeyi çok uygunsuz bir ortamda yazmak zorunda kaldım, umarım okuyanlar üstünde kötü bir etki yaratacak kadar kötü değildir.
  • 126 syf.
    ·9/10
    Dikkat: Spoiler İçerir !!!

    Tarihsel olarak bu kitabın incelenmesi gerektiğini düşünüyorum.

    Öncelikle küçük bir araştırma yaptığımda kitabın Goethe tarafından 1774 yılında tam iki haftada yazıldığı bilgisine ulaştım. Bu kadar kısa sürede böyle nitelikli bir kitabın yazılabilmesi bana imkansız gibi gelse de hemen hemen her yerde bulunan bu bilgiyi sizinle de paylaşmak istedim. Mümkün müdür gerçekten iki haftada böyle bir eser yaratabilmek?

    Kitabın yazılmasından sonra Werther holiganları tarafından Almanya'da intihar olayları artmış ve bu yüzden kitap uzun bir süre yasaklanmış. Hatta o dönem Almanyası'nda kitabın okuyucuları kitaptan öyle çok etkilenmişler ki, kitaptaki ana karakter olan ”Werther gibi giyinme ” modası başlamış. Ortalığı mavi ceket ve sarı pantolon giyen gençler sarmış. Bu bilgi gerçekten çok hoş bir bilgi. Düşünün, bir kitabın bir insanın kılık kıyafetini nasıl değiştirebileceğini... İşte öyle etkileyici bir eser.

    Konu ise şöyledir: Werther adındaki genç bir hukuk stajyeri, Lotte isimli bir kadına aşık olur. Bu aşk ıstırap ve acı doludur aynı zamanla imkansızlıklarla ve engellerle sarmalanmıştır. Çünkü Lotte nişanlı bir kadındır ve toplumsal kurallar Werther ile Lotte'nin birleşmesine imkan tanımaz. Burada karşımıza şöyle bir soru çıkabilir: Nişanlı veya evli bir kadına/erkeğe aşık olmak etik midir?

    Dünya Klasikleri arasında en önce okunması gereken kitaplardan biri olmasının yanında, konusunun özgünlüğü ve tarihsel açıdan insanları bu denli etkilemiş olmasıyla türevlerinden birkaç adım önde olan kitaptır. Mutlaka bir gün okunmalıdır.