Hadis-i şerifte: "Müslüman; insanları kötüleyen, lanet okuyan, çirkin işler yapan ve ağzı bozuk olan biri değildir" buyrulmuştur (Tirmizî rivayet etmiştir, hasen hadistir). Bunun manası; insanların şeref ve namusuna söverek, lanet ederek dil uzatan kimsenin imanı kamil değildir. Sözünde çirkinleşen, fiilinde ve kelamında ahlaksızlık edenin de imanı olgunluğa ermemiştir. Hadis-i şerif net olarak gösterir ki; katıksız münafık, ancak bu kötü hasletlerin tümünü üzerinde toplayan kimsedir.
İKNA EDİCİ BİR MESAJ NASIL YAZILIR:
Tabii ki mesajınız doğru olacak, ama bu, insanların onun doğru olduğuna inanmaları için yeterli olmayabilir. Bilişsel rahatlığı kendi lehinize kullanmanız tamamen meşrudur ve doğruluk yanılsamaları üzerinde yapılan çalışmalar, amacınıza ulaşmanıza yardımcı olacak belirli öneriler sunmaktadır. Genel ilke, bilişsel gerginliği azaltmak için yapabileceğiniz her şeyin size yardımcı olacağıdır, dolayısıyla önce okunurluğu azamiye çıkarmalısınız. Bir tavsiye daha: eğer mesajınız basılacaksa, kaliteli kağıt kullanın ki harfler ile zemin arasındaki kontrast azamiye çıksın. Renk kullanıyorsanız, metin koyu mavi veya kırmızı basıldığında inanılma olasılığınız, yeşilin orta tonları, sarı veya soluk maviye kıyasla daha yüksek olacaktır. Eğer inanılır ve zeki bulunmaya önem veriyorsanız, daha basit bir dil işinizi görecekken karmaşık bir dil kullanmayın. Mesajınızı basitleştirmenin yanı sıra, hatırlanabilir kılmaya da çalışın. Mümkünse fikirlerinizi şiir biçiminde ifade edin Son olarak, bir kaynaktan alıntı yapacaksanız, telaffuzu kolay olanı seçin. .... Unutmayın ki 2. Sistem tembel, zihinsel çaba da iticidir. Mesajınızın alıcıları, kendilerine çabayı hatırlatan her şeyden -karmaşık isimli bir kaynak dahil- mümkünse uzak durmak isterler. ... İnsanlar, motivasyonları güçlüyse, gerçek yanılsamaları üreten yüzeysel etkenlerin bazılarını aşabilirler. Ancak çoğu durumda tembel 2. Sistem, l . Sistem' in önerilerini benimseyip yoluna devam edecektir.
Sayfa 77·Kitabı okuyor
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Arapçanın Şiire Uygunluğu
Kur'an mucizesini şiiri gerçekten baş tacı eden bir toplumun içerisinden çıkarmıştır. Ayrıca bu toplumun dili de şiire oldukça müsaitti. Maxime Rodinson: "Arapça, belki de tüm diller arasında spontane şiirin gelişimi için en uygunudur. Geniş bir kelime haznesine sahiptir. Telaffuz benzerlikleri, kelimelerin uyaklanması için çok geniş bir seçim şansı verir." Hazleton: "Arapça, öylesine müziksi bir dildi ki en ünlü şairlerin işini dahi sıradanmış gibi gösterirdi." Margoliouth: "Başka hiçbir millette, Araplarınki kadar süslü bir şiir ve etkileyici bir dil yoktur." Philip Hitti: "Edebî sanatlara karşı belki de hiçbir millet, Araplar kadar heyecanlı takdir tezahürlerine sahip değildir ve hiçbir halk zümresi, yazılı yahut sözlü hitap yoluyla onlar kadar tahrik edilemez. Hemen hemen hiçbir dil, onu kullananların şuurları üzerinde, Arapça kadar mukavemet edilemeyen bir tesir kudretine sahip değildir." Hitti, bir başka yerde şunları kaydetmektedir: "Bedevilerin şiir tutkusu, onların kültürel bir servetidir. Edebiyatların çoğunda olduğu gibi Arap edebiyatı da bir şiir patlamasıyla mevcudiyet alanına çıkmıştı." Hitti: "Kuvvetli canlı bir ses olan bu kitap (Kur'an), daha çok yüksek sesli okununca bir mana ifade eder ve gerçek kıymetini anlayabilmek için Arapça metninden dinlemek mecburiyeti vardır. Onun ahenk ve kafiyesinde belagat ve açıklığından, mevcut kuvvet ve tesirden, herhangi bir dile tercümesinin yapılması hälinde en ufak bir zerre bile kalmaz... İcra ettiği dinî tesir, gerçeğin sadece bir yönüdür. Müslümanlar tarafından ilahiyat, hukuk ve ilim pek çok sahada kullanılmıştır... Ancak onun sayesindedir ki Roman dillerinde olduğunun aksine; Arapça konuşan milletlerin çeşitli diyalektlerinin, birbirinden ayrı ve farklı diller hâline gelemedikleri gerçeğini kavrayacak
Sayfa 418 - İnsan Yayınları·Kitabı okuyor
Alıntı
"DİL KURUMU" Adlı "RUH MEZBAHASI" (*)
Dil ve toplum… İçtimaî unsurlarla, ortak yaşama ve çalışma şartlarıyla, insanoğlunun geliştirdiği araçlarla ve onun tecrübeleriyle yakından ilgisi içinde dil, düşünceyle birlikte içtimaî bir vakıa olarak karşımıza çıkar. Dil demek insan demektir; öyle ise tabiî olarak, toplum da demektir… Hem fertlerle aynılaşır, hem de onların dışında ve üstünde yer alır. Bu çerçeve içinde şu teşhis: “Bir milletin yaşayış biçimi, inançları, gelenekleri, dünya görüşü, çeşitli nitelikleri ve hattâ tarih boyunca bu toplumda meydana gelen çeşitli hâdiseler üzerinde hiçbir bilgimiz olmasa, sadece “dilbilim” incelemeleriyle, bu dilin söz varlığının, söz hazinesinin derinliğine inerek bütün bu mevzularda çok belli bir toplum içinde, kendine has bir kültür ve medeniyet çerçevesinde biçimlenir, rolünü böyle bir çerçeve içinde yerine getirir. Bu sebeple, her dilin belli bir toplumu yansıttığı söylenebilir.” Büyük Doğu Mimarının şu teşhisini, yukarıdaki hakikatle mütalâa ediniz: “Bir millete yapılabilecek en büyük fenalık, onun diliyle oynamaktır. Dil, ufak tefek aşılar kabul etse de, bir uzviyetten olanca kanın çekilip yerine başka bir kanın ikamesini intihar sayar. Nitekim bizdeki Dil Kurumu -şimdi kapandı- adlı ruh mezbahasının yaptığı iş, makasla kesercesine nesil kopuntuları meydana getirmekten başka bir şey olmamıştır.”
DİL VE ANLAYIŞ -Dil ve Diyalektik”-I-, ANA DİL, 7 Ocak 2012, Çarpıcı Kitap·Kitabı okuyor
Deneme, İnceleme
Şimdi bir ulusun sınırlarının oluşması, dil alanları ile mümkün. Dilin yayılma alanıyla mümkün. Normali budur dünya üzerinde. Bilimsel olarak ta böyledir. Avrupa’da ulusal devletler oluşurken yayılmış olduğu dil alanları üzerinde oluşmuştur.Ama öyle ki dünya çapında bugün durum emperyalizm var olduğu için eşitsizlik var, ulusal devletlerin sınırları da eşitsiz. Yani siyasal sınırlar eşitsiz bir şekilde çizilmiş. Ama doğal anlamda bir ülkenin sınırları yayılan dil alanlarıyla ölçülür. Dilin yayılmış olduğu alan o ulusun da sınırlarını, ülkenin sınırlarını teşkil eder. Ama siyasal sınır farklı olabilir. Eğer sömürgeci bir devletse devlet, siyasal sınırı çok daha büyük olabilir.
198: İbn-i Mes'ud (Allah ondan razı olsun)'den rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: "İsrailoğullarının dindeki ilk önceki bozuklukları şöyle başlamıştır. Bir adam başka birine rastlar ve: Hey arkadaş, Allah'tan kork ve yapmakta olduğun şeyi terket, zira o işi yapmak sana helal değildir, derdi. Ertesi gün aynı işi yaparken tekrar o adamla karşılaşır ve onu yaptığı kötülükten yasaklamadığı gibi onunla yiyip içmekten ve birlikte olmaktan da çekinmezdi. Onlar böyle yapınca Allah, onların kalplerini birbirine benzetti". Sonra Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şu ayeti okudu: Allah'tan gelen gerçekleri örtbas etmeye şartlanmış olan şu İsrailoğulları Davut ve Meryemoğlu İsa'nın diliyle lanetlenmişlerdir. Bu onların isyan etmeleri ve hak, adalet sınırlarını aşmalarındandır. Onlar birbirlerini işledikleri kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmadılar. Andolsun ki, yaptıkları şey gerçekten ne kötü idi ve şimdi onlardan birçoğunun Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenlerle dost olduklarını görebilirsin. Nefislerinin onlar için önceden hazırladığı şey ne kadar kötüdür ki Allah onlara gazap etmiştir, onlar azapta ebedi kalacaklardır. Eğer onlar Allah'a ve kendilerine gönderilen peygambere ve ona indirilen her şeye gerçekten inansalardı bu; Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenleri dost edinmezlerdi. Ama onların çoğu ilahi sınırları aşan kimselerdir. (5 Maide 78-81) Bu ayeti okuduktan sonra peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: "Hayır Allah'a yemin ederim ki ya iyiliği emreder kötülüklerden sakındırır, zalimin elini tutup zulmünden el çektirir, hakka döndürüp hak üzerinde tutarsınız, ya da Allah kalblerinizi birbirine benzetir de İsrailoğullarına lanet ettiği gibi size de lanet eder." (Ebu Davud, Melahim 17) *