Modern dünyanın gürültüsünde, her birimiz kelimelerimizi hoyratça savururken, dilin sadece bir konuşma organı değil; kalbin kapısı, ruhun ise muhafızı olduğunu ne kadar da unutmuşuz. Bu eser, insana "dur" diyor; konuştuğun kadar varsın ama sustuğun kadar derinleşirsin.
Gazali, dilin afetlerini bir bir önümüze sererken aslında modern insanın en büyük hastalığını teşhis ediyor: Lüzumsuzluk. Gıybetten yalan, boş boğazlıktan haddini aşan övgüye kadar her bir afet, aslında kalbimizde açılan birer yara. Bizler konuşarak kendimizi var ettiğimizi sanırken, aslında her yanlış kelimeyle özümüzden biraz daha eksiliyoruz.
Kitabı okurken şunu fark ediyorsunuz; dilini tutamayan, aslında iradesini de tutamıyor. Oysa insan, kelimelerinin efendisi olduğu sürece hürdür; kelimeler ağızdan çıktığı an, insan onların esiri olur.Bu incelemeyi yazarken bile kendi kelimelerimi teraziye koyma ihtiyacı hissediyorum. Çünkü Gazali’nin dediği gibi, dilin susması kalbin konuşmasıdır. Derin bir sessizliğe bürünmeden, ruhun o ince sızısını duymak mümkün değil. Bu kitap sadece okunup kütüphaneye kaldırılacak bir metin değil; her gün başucunda tutulup "Bugün dilimle kimi kırdım, hangi hakikati örttüm?" diye muhasebe yapılacak bir pusula.
Sonuç olarak; kelamın şerefi, doğru yerde ve doğru miktarda söylenmesinden gelir. Eğer dilimiz kalbimizden kopuksa, söylediğimiz her şey sadece havada asılı kalan birer gürültüden ibarettir. Kendine dönmek, dilini terbiye etmek ve o kutsal sessizliğin tadına varmak isteyen her ruh için bu eser, bir şifadır. Unutmayalım ki; dilin afetinden kurtulan, gönül ferahlığına erer