• Günaydın Sevgili 1k Okurları, çayınızı kahvenizi hazırlayın... Sizler için güzel bir yazı buldum. Kayıprıhtım'a teşekkürlerimle... Yazı ile ilgili fikrinizi yoruma bırakmayı unutmayın. Okuyunca anlarsınız. :))

    *

    ~Ünlü Yazarlarca Pek Sevilmeyen 14 Klasik ~

    Dünya edebiyatının mihenk taşları olan klasik eserleri sevmeyenimiz var mıdır, bilmiyoruz. Ancak üzerinden ne kadar yıl geçerse geçsin, zevklerimiz ne kadar değişirse değişsin, biz ne kadar değişirsek değişelim klasik eserler her zaman ruhumuzu iyi edebiyatla beslemeye devam ediyor. Fakat bazı sevdiğimiz yazarlar, bazı sevdiğimiz klasikler hakkında böyle düşünmüyor. Kimisi tek cümleyle yetiniyor, kimisiyse her yazısında o eseri taşlamadan rahat uyku uyuyamıyor.

    Biz de bu makalemizde Virginia Woolf’tan tutun da Mark Twain’e kadar birbirinden ünlü pek çok yazarın bir türlü sevemedikleri edebiyat klasiklerine dair eleştirilerini, taşlamalarını ve hoşnutsuzluklarını bir araya toplamaya çalıştık.

    ->>>Keyifli okumalar dileriz (Bu temenniye ihtiyacınız olacak).

    *

    1. Virginia Woolf – Ulysses

    Woolf’un günlüğünden:

    Çarşamba, 16 Ağustos, 1922

    Ulysses’i okumam, sonrasında da iyi ya da kötü düşüncelerimi toparlamam gerekiyordu. Şimdiye kadar 200 sayfa okudum; 300’lü sayfalara gelmeden oldukça eğlenmiş, şaşırmış, etkilenmiştim ve ilk iki ya da üç bölüm oldukça ilgimi çekmişti; ta ki mezarlık sahnesinin sonuna kadar. Oradan sonra hikâye karmaşıklaşmaya, sıkıcılaşmaya, rahatsız edici olmaya başladı ve metnin büyüsünden uzaklaşır oldum. Tom, büyük Tom (T.S. Eliot), bu kitabın Savaş ve Barış’a eşdeğer olduğunu düşünüyor! Bense cahil, görgüsüz bir kitap olduğunu düşünüyorum; kendi kendisini eğiten, çalışkan bir adamın kitabı ve böyle kimselerin ne kadar sinir bozucu, egoist, ısrarcı ve en nihayetinde de mide bulandırıcı olduğunu hepimiz biliyoruz. Pişmiş bir et almak varken, neden çiğ bir et alsın ki insan? Ancak sanırım siz de Tom gibi anemikseniz, şanın kandan geldiğini düşünebilirsiniz. Bense gayet normal biri olduğumdan klasikleri tekrar okumaya hazırım. Bu yazdıklarımı daha sonra tekrar gözden geçirebilirim. Eleştirel saydamlığımdan ödün vermem. 200. sayfayı işaretlemek için bir çubuk dikiyorum.

    Çarşamba, 6 Eylül, 1922

    Ulysses’i bitirdim ve kitabın bir karavana olduğunu düşünüyorum. Dahice bir yönü var, sanırım; ama bayağı aşağılarda. Dağınık, acı, gösterişçi, sadece ortada olan anlamıyla değil, edebi anlamda da herhangi bir türe konumlandırılamayan bir kitap bu. Demek istediğim, birinci sınıf bir yazar, yazma sanatına hilebazlık yapmayacak, laf ebeliğine ya da numaralara başvurmayacak kadar çok saygı gösterir.

    Kitabı okuduğum süre boyunca durmadan toy bir yatılı okul öğrencisini hatırlayıp durdum. Maharet ve güçlerle dolu; nitekim o kadar içine kapanık ve egoist ki aklını kaybediyor; ölçüsüz, yapmacık, şamatacı ve rahatsız biri hâline geliyor; iyi kalpli insanların onun için üzülmesine, haşin insanların ise sadece rahatsız olmasına neden oluyor; ümit ediyorsun ki büyüyüp arkasında bıraksın bazı şeyleri; amma velakin Joyce 40 yaşında olduğundan mütevellit bunun olması ancak çok az mümkün gözüküyor… Binlerce mermi insana saçılıyor ve sıçrıyor, fakat insanın tam suratının ortasında ölümcül bir yara açmıyor – misal, Tolstoy’un aksine. Fakat pek tâbi onu Tolstoy ile karşılaştırmak tamamen absürt bir şey.

    2. Dorothy Parker – Winnie the Pooh

    20 Ekim 1928’de, The New Yorker gazetesindeki Constant Reader köşesinde yazdığı yazıdan:

    Yukarıdaki şiir Bay A.A. Milne’nin yeni kitabı “Pooh Köşesindeki Ev”in (The House at Pooh Center) beşinci sayfasından alındı. Eser her ne kadar düz yazıyla yazılmış olsa da sık sık kafiyeli bölümlerle de karşılaşıyoruz. Bu şiirse Piglet’in evinin önündeki karlarda ısınmak için atlayıp zıpladığı sırada Winnie the Pooh’nun kafasında beliren bir “Mırıldanma” olarak tasarlanmış. “Ona öyle geliyor ki İyi Bir Mırıldanma, Diğerlerine Umut Dolu bir Mırıldanmadan farksızdır.” Hatta Mırıldanma o kadar iyi bir şey ki Pooh ile Piglet’in karda yürüyüp Eeyore’a Umutla Mırıldanması’na yol açıyor. Tüh, bütün hikâyeyi açık ettim. Çenemi tutamıyorum.

    Karların içinde hızlıca yürürken Piglet yorulmaya başlamıştı.

    “Pooh,” dedi sonunda, hafif bir utangaçlıkla çünkü Pooh’nun pes ettiğini düşünmesini istemiyordu. “Merak ediyordum da… Şimdi eve gidip senin şarkına çalışsak ve Eeyore’a onu yarın söylesek nasıl olurdu? Ya da… ya da sonraki gün, veya artık ne zaman karşılaşırsak…”

    “Bu çok iyi bir fikir Piglet,” dedi Pooh. “Bir yandan yürürken bir yandan da şarkıyı prova edelim. Ama prova için eve gitmek iyi olmaz çünkü bu özel bir Dışarı Şarkısı, bu yüzden Karda Söylenmeli.”

    “Emin misin?” dedi Piglet gergin bir şekilde.

    “Eh, dinlediğin zaman göreceksin Piglet. Çünkü şöyle başlıyor; Ne kadar kar yağarsa, o kadar pırıldanır…”

    “O kadar ne?” dedi Piglet.” (Gördüğünüz gibi lafı ağzımızdan alıyor.)

    “Pırıldanmak.” dedi Pooh. “Mırıldanmakla kafiyeli oluyor.”

    İşte “mırıldanmakla” daha kafiyeli olan bu kelime, Pooh Köşesindeki Ev’i okuyken kaşlayımı çattığım ilk yey oluyoy canlavım.

    3. Charlotte Bronte – Gurur ve Önyargı

    Charlotte Bronte

    G.H. Lewes’e (George Elliot’ın sevgilisine) yazılmış bir mektup, 12 Ocak 1848:

    Bayan Austen’i neden bu kadar çok seviyorsunuz? Buna epey şaşıyorum. Sizi “Waverly romanlarından herhangi birini yazacağıma Gurur ve Önyargı veya Tom Jones’u yazmış olmak isterdim,” demeye iten şey nedir? Sizin bu cümlenizi okuyana kadar Gurur ve Önyargı’ya bakmamıştım, sonrasında kitabı edindim ve inceledim. Ve ne buldum biliyor musunuz? Alelade bir yüzün doğru şekilde çekilmiş bir fotoğrafı; birbirlerine yakın sınırları ve narin çiçekleri olan, çitle çevrilmiş, iyi ekilmiş bir bahçe. Ama parlak ve canlı bir çehreden, ferah bir alandan, taze havadan, mavi bir tepeden veya gürbüz ırmaktan eser yok. Bayan Austen’in hanımefendi ve beyefendileriyle birlikte, o zarif fakat kapalı evlerde yaşamak isteyeceğimi hiç zannetmiyorum. Bu gözlemler muhtemelen sizi rahatsız edecektir fakat bu riski göze almalıyım.

    Bayan Austen’in George Sand’e olan hayranlığını artık anlayabiliyorum, buna rağmen baştan sona takdir ettiğim hiçbir işini görmüş değilim (…) Yine de, tam olarak anlayamasam dahi takdir ettiğim bir kavrayışı var; isabetli ve samimi; öte yandan Bayan Austen sadece uyanık ve gözlemci biri. Ben mi yanılıyorum, yoksa siz mi bu kararınızda aceleci davrandınız?

    Charlotte Bronte – Emma

    W.S. Williams’a bir mektupta, 12 Nisan 1850:

    Ben de Bayan Austen’ın işlerinden birini (Emma) ilgiyle ve kendisinin de makul ve uygun bulacağı miktarda takdirle okudum. Sıcaklık ve şevk benzeri şeylerden – enerjik, dokunaklı ve yürekten olan her şeyden – bahsetmek bu eserleri överken tamamen yersiz olur; yazar buna benzer herhangi bir çabayı soylu, küçümseyici bir gülümsemeyle karşılar, aşırı ve abartılı bir şekilde hor görürdü. Soylu İngilizlerin hayatını tasvir etme işini şaşırtıcı bir şekilde iyi beceriyor. Çinlilere özgü bir aslına uygunluğu var, tıpkı bir resimdeki minyatür bir incelik gibi. Okuyucusunun kafasını coşkulu şeylerle karıştırmıyor, samimi hiçbir şeyle rahatsız etmiyor. Tutku nedir kesinlikle bilmiyor; fırtınalı kardeşlikten tanıdığı biriyle bile konuşmayı reddediyor. Göstermeye tenezzül ettiği duygular arada sırada ortaya çıkan zarif ama mesafeli bir tasvipten fazlası değil. Onun işi insan gözüyle, ağzıyla, elleriyle ve ayaklarıyla olduğunun yarısı kadar bile insan yüreğiyle alakalı değil. Keskin gören, düzgün konuşan, esnek hareket eden kişileri rahatça işleyebiliyor; fakat gizliden gizliye de olsa hızla ve dolu dolu atan, kanın içinden hücum ettiği, hayatın görünmez tahtı ve ölümün hissel hedefi olan şey… Bayan Austen işe bunu görmezden geliyor. Jane Austen eksiksiz ve çok duyarlı bir hanımefendiydi ama bir o kadar da eksik ve duyarsız (hissiz anlamında değil) bir kadındı. Eğer bunu bir dalalet olarak görüyorsanız, elimden başka türlü düşünmek gelmiyor.

    4. Mark Twain – Gurur ve Önyargı

    Mark Twain

    13 Eylül, 1898’de Joseph Twichell’e yazdığı mektupta şöyle diyor:

    Kitapları eleştirmek gibi bir hakkım yok ve bunu sadece bir kitaptan nefret ettiğim zamanlarda yaparım. Sıklıkla Jane Austen’ın eserleriyle ilgili incelemeler yazmak istedim ama kitapları beni öylesine çıldırtıyor ki hissettiklerimi okurlardan saklayamıyorum; onun kitaplarını okumaya başlamamla bırakmam bir oluyor. Gurur ve Önyargı’yı her okuduğumda Jane’in kafatasını tutup omurgasıyla beraber sökmek istiyorum.

    Twain’in “Jane Austen” başlıklı, tamamlanmamış bir yazısından:

    Gurur ve Önyargı ya da Duygu ve Duyarlılık’ı ne zaman okursam okuyayım, kendimi Cennetin Krallığı’na giren bir barmen gibi hissediyorum. Demek istediğim, muhtemelen onun hissedeceği gibi hissediyorum, hatta bundan neredeyse eminim. Ne düşüneceğini bildiğimden kesinlikle eminim- ve içinden yapacağı yorumları. Kendilerinden şikayet eden son derece iyi Presbiteryenler gibi o da kesinlikle burun kıvırırdı. Peki bunun sebebi kendisini diğerlerinden daha üstün görmesi mi? Alakası yok. Sadece onun damak tadına uygun değiller, hepsi bu.

    5. Aldous Huxley – Yolda

    Nicholas Murray’in “Aldous Huxley: Bir Biyografi” isimli kitabından alıntılıyoruz:

    Bir süre sonra oldukça sıkıldım. Yol, korkunç derecede uzun geldi.

    6. Katherine Mansfield – Howards End

    Günlüğünden:

    Mayıs 1917

    Dün akşam, zayıf bulduğum kitapları duvara koyarken Howards End’in bir kopyasıyla karşılaştım ve bir göz atayım dedim. Ama yeterince iyi değildi. E.M. Forster çaydanlığı ısıtmaktan daha öteye gidemiyor. Bu işte de nadiren iyi. Çaydanlığa bir dokun. Güzelce ısınmış mı? Evet, ama onun için çay yok.

    Ve Helen’i hamile bırakanın Leonard Bast mı yoksa onun unutulmuş ölümcül şemsiyesi mi olduğuna karar veremiyorum. Her şey düşünüldüğünde, cevap şemsiyeymiş gibi geliyor.

    7. Martin Amis – Don Kişot

    “Klişeyle Savaş: Denemeler ve İncelemeler 1971-2000” isimli kitabından:

    Her ne kadar tartışmasız bir şaheser olsa da Don Kişot çok ciddi bir kusurdan dolayı puan kaybediyor: bütünüyle okunaksızlığından. Zaataliniz bunu biliyor, çünkü kitabı daha yeni okudum. Eser güzellikler, çekicilikler ve ince mizahla kaynıyor; fakat aynı zamanda, kitap ilerledikçe (bütünün %75’ine yaklaştıkça) sıkıcılaşıyor. Don Kişot okumayı eşek şakaları, kötü huyları ve berbat arkadaşları olan, anlaşması güç bir büyük kardeşle ya da büyük bir akrabanın ziyaretiyle karşılaştırabiliriz. Deneyim sona erdiği ve büyük oğlan yanınızdan ayrıldığında (sayfa 846’da düzyazı diyaloğa ara vermeden devam ettiğinde), göz yaşlarına boğulmanız oldukça mümkün: ama rahatladığınız için değil, gururunuzdan ötürü. Başardınız, Don Kişot’un bütün uğraşlarına rağmen kitabı bitirdiniz.

    8. David Foster Wallace – Amerikan Sapığı

    1993 yazında Larry McCaffery ile yapılan ve “Kalıcı Kurgunun İncelemesi” ismiyle yayınlanan röportajdan:

    LM: Sizin durumunuzda, bu düşmanlık kendisini nasıl gösteriyor?

    DFW: Yani, her zaman değil ama bazı bazı sözdizimsel olarak yanlış olmayan fakat okuması ciddi karın ağrıları yaratan cümleler şeklinde ortaya çıkıyor. Ya da metindeki verileri okurun kafasına kafasına fırlatma şeklinde. Ya da beklenti yaratmak için bir hayli enerji harcayıp en sonunda da okuru hayal kırıklığına uğratmaktan zevk alarak. Bunu Ellis’in Amerikan Sapığı’nda açıkça görebilirsiniz; bir süre boyunca izleyicinin sadistçe duygularını utanmadan ayartıyor ama sonuna geldiğimizde sadizmin gerçek objesinin okuyucunun kendisi olduğu gerçeğini öğreniyoruz.

    LM: Ama ben en azından Amerikan Sapığı‘nın durumunda acı vermenin ötesinde bir şey olduğunu hissettim ya da Ellis senin söylediğin ciddi sanatçıların olmak istediği gibi bir acımasızlık peşindeydi.

    DFW: Sen sadece okurları kötü yazımla manipüle edebilecek bir sinizm örneğini anlatıyorsun. Bense bunu bugünün dünyasında, Ellis ve bazı diğer yazarların kendi okur kitlelerini artırmak için bel bağladıkları karanlık bir sinizm çeşidi olarak görüyorum. Bak, eğer kalıcı durum umutsuz bir şekilde boktan, berbat, materyalistik, duygusal olarak aptalca, sadomazoşistik ve gerizekâlıca ise ben (ya da herhangi bir başka yazar) gerizekâlı, duygusal olarak aptal ve boş karakterlerin hikâyesini bir araya getirip kolayca kurtulabilir, çünkü bu en kolay şey, bu tarz karakterler herhangi bir gelişme gereksinimi duymazlar. Betimlemeler marka ürünlerin basit bir listesiyle yapılabilir. Aptal karakterler birbirlerine saçma sapan şeyler söyler. Eğer kötü yazının ayırt edici özellikleri olan şeyler – boş karakterler, klişeleşmiş ve insana tanıdık gelmeyen bir dünya vs. – aynı zamanda bugünün dünyasının da betimlemesi olsaydı, o zaman kötü yazın kötü bir dünyanın ustalıkla işlenmiş bir taklidi hâline gelirdi. Şayet okuyucular basit bir şekilde dünyanın aptal, boş ve kaba bir yer olduğuna inanıyorsa o zaman Ellis de her şeyin ne kadar kötü olduğu hakkında iğneleyici ve ruhsuz bir yorum hâline gelen kaba, sığ ve aptal bir roman yazabilir. Bak dostum, karanlık ve aptalca zamanlarda yaşadığımıza büyük bir çoğunluğumuz karşı çıkmayacaktır ama her şeyin ne kadar karanlık ve aptalca olduğunu dramatize eden kurgulara gerçekten ihtiyacımız var mı? Karanlık zamanlarda iyi sanatın tanımı insani ve büyülü olanı, zamanın karanlığına rağmen hâlâ parıldayan şeyleri bulup onlara kalp masajı uygulayan şeyleri anlatmaktır. Çok iyi bir kurgu istediği kadar karanlık bir dünya görüşüne sahip olabilir, ama aynı zamanda hem bu dünyayı betimlemenin hem de nasıl hayatta ve insan olarak kalınabileceğini göstermenin de bir yolunu bulmalıdır. Amerikan Sapığı‘nı seksenlerinin sonlarındaki toplumsal problemlerin edimsel bir özeti olarak savunabilirsin, ama bundan fazlası değil.

    9. Elizabeth Bishop – Seymour

    (Bazı yerlerde bunun Çavdar Tarlasında Çocuklar’a yönelik bir eleştiri olduğu söylenir ancak mektubun tarihine bakılınca eleştirilen eserin 1959’da yayınlanan Seymour olması daha yüksek bir ihtimaldir.)

    9 Eylül 1959’da Pearl Kazin’e yazdığı mektubunda:

    Salinger’in öyküsünden NEFRET ETTİM. Bitirmek günlerimi aldı ve her gün yavaşça, birer sayfa ilerleyerek ve yazdığı utanç verici derecede saçma cümlelere kızararak okudum… Bunu yapmasına nasıl izin vermişler? Her cümlede durmadan ve durmadan kendisinden bahseden, o korkunç bencilliği… Üstelik bunun komik olması gerekiyor sanırım. Ve madem şiirleri o kadar iyi, o zaman neden bize bir-iki tanesini verip çenesini kapatmamış ki Tanrı aşkına? Seymour karakterinin hiçbir özel yanını göremedim. Yoksa amaç buydu da ben mi bunu gözden kaçırdım? TANRI’nın birazcık üstün, hassas ve zeki bir insanın içinde bile olabileceğini ya da onun gibi bir şeyi mi anlatıyor? Ya da NEYİ? Ve NEDEN? The New Yorker’ın onun yazdığı tek bir kelimeyi bile değiştiremediği doğru mu? Bu Andy White’ın takdir ettiği eski moda yazım standartlarının tam zıttı gibi duruyor; buna rağmen ne “deneysel” ne de orijinal, sadece can sıkıcı. Şimdi, eğer sunulan bütün övgülere karşı bir tutum sergiliyorsam bana nedenini söyle, çünkü bu eserin nasıl savunulacağını bilmek isterim.

    10. Marry McCarthy – Franny ve Zooey

    1962 yılının ekim ayında, Harper Dergisi’nde de yayımlanan incelemeden:

    Baba Hemingway’in montunu kim devralacak? J.D. Salinger değilse kim? Ve eğer Salinger’ın kendisi değilse bu amip gibi bölünen ve çoğalan çocuklar kim?

    Hemingway’in eserlerinde kılıktan kılığa girmiş Hemingway’den başka kimse yoktu ama en azından her kitapta bir tane Baba yer alırdı. Salinger’ın hepsi de bilgili, sevimli ve basit olan yedi yüzüyle karşılaşabilmek içinse narsistlikle dolu, korkunç bir havuza bakmak gerekiyor. Salinger’ın dünyası Salinger’dan, öğretmenlerinden ve ona hoşgörüyle bakan, şakşakçı okurlarından başka bir şey içermiyor; dışarıdaysa beyhude yere içeri alınmalarını işaret eden sahtekârlar var. Tıpkı çocukların İrlandalı annesi, Şişman Kadın’ın evcimen bir versiyonu olan ve oğlu Zooey duş alır ya da tıraş olurken banyoyu işgal edip duran Bessie gibi…



    Sigara yakmak ve bir bardak içki içmek gibi eylemler de sanki ağzın yaptığı bu şeyler çok kutsalmış gibi aşırı detaylı bir şekilde anlatılmış. Aynı şekilde, aile arasındaki yazışmalara da kutsal birer tablet veya ilahi kuşların getirdiği birer mesaj muamelesi yapıyor: Seymour’dan gelen mektuplar, günlüğünden yaptığı alıntılar, Ruddy’den gelen bir mektup, Franny’den gelen bir başka mektup, Boo Boo’dan gelen bambaşka bir mektup, Boo Boo tarafından banyo aynasına sabunla yazılan bir not (son ikisi “Yükseltin Tavan Kirişini, Ustalar” adlı bir başka hikâyeden).



    Glass’ın kolektif kişiliğinin bu izleri, Azize Veronica’nın kutsal bir emanetin içindeki mendiliymişçesine iyi korunuyor. Ürpertici olansa, hazır Veronica’nın mendilinden bahsetmişken, nasıl ki bu popüler nesneyi betimleyen tablolarda İsa Mesih’in gözleri kalabalığın üstünde şüpheye yer bırakmayan bir sitemle geziniyorsa, okur da Salinger’in bu en son eserinde yazar sanki onu üzgün bakışlarla izliyormuş veyahut okumasını dinliyormuş gibi bir hisse kapılıyor. Yani her zamanki okuma ilişkisi tersine dönüyor ve okuyucu Salinger’i okuyacağına Acıların Adamı Salinger okuyucuyu okuyor.

    Seymour’un intiharı Salinger’ın bir yerlerde yanlış bir şeyler olduğunu tahmin ettiğini ya da bundan korktuğunu gösteriyor. Kendisini neden öldürdü? “Basitliği, korkunç dürüstlüğü” için taptığı, sahtekâr bir kadınla evlendiği için mi? Yoksa çok mutlu olduğu ve Şişman Kadın’ın dünyası harika olduğu için mi? Ya da yalan söylediği, yazarı yalan söylediği ve bu çok korkunç ve sahte bir şey olduğu için mi?

    11. H.L. Mencken – Muhteşem Gatsby

    3 Mayıs 1925’te The Chicago Sunday Tribune’de yayınlanan bir incelemede:

    Scott Fitzgerald’ın yeni romanı Muhteşem Gatsbyallanıp pullanmış bir anekdottan daha fazlası olamamış, hatta bu kadar olduğundan bile emin değilim. Kitapta çizilen Long Island manzarası New York şehrinin çöplüklerinin kıyısındaymış gibi hissettiriyor. Züppe villaların ve gürültülü ev partilerinin Long Island’ı… Kitabın teması eski tarzda romantik ve gösterişli bir aşk; ürkütücü bir mizaha indirgenmiş, kadim köklerine kadar sadık bir motif. Kitabın baş karakteriyse o taraflarda sık rastlanan, herkesi tanıyan ama hiç kimse tarafından tanınmayan, nasıl kazandığı belli olmayan muhteşem servetiyle bir film yıldızının zevklerine ve her nasılsa sklerotik bir şişman kadının basit duygusallığına sahip olan genç bir adam.



    Besbelli ki önemsiz bir hikâye bu ve her ne kadar (benim de göstereceğim gibi) Fitzgerald dünyasında önemli bir yeri olsa da Cennetin Bu Tarafı’yla aynı rafa konulmaması gerekiyor. Temelde onu kötü kulan şey en nihayetinde basit bir hikâye oluşu. Fitzgerald kendi karakterlerinin ruhuna girmektense yüzeyde kalıp gerilimi sürdürmekle daha çok ilgileniyormuş gibi gözüküyor. Karakterler sadece inandırıcılıktan uzak olmakla kalmıyor, aynı zamanda da çok fazla şeyi sorgulamadan doğru kabul ediyorlar. Sadece Gatsby’nin kendisi gerçekten yaşıyor ve nefes alıyor. Geri kalanlar ise sıklıkla şaşırtıcı derecede canlı gözüken ama bir o kadar da cansız, konuşan kuklalardan başka bir şey değiller.

    12. Vladimir Nabokov – Suç ve Ceza ile Karamazov Kardeşler

    Vladimir Nabokov

    James Mossman ile yaptığı 23 Ekim 1969’da The Listener’da yayınlanan ve Strong Opinions’ta yeniden basılan röportajdan:

    Eğer Dostoyevski’nin en kötü romanlarını ima ediyorsanız, evet Karamazov Kardeşler‘den ve Suç ve Ceza denen o korkunç saçmalıktan son derece nefret ediyorum. Hayır, ruh arayışına, yazarın iç dünyasını açığa vurmasına karşı değilim; ama bu kitaplarda ruh, günahlar ve de bunların duyarlılığı oldukça can sıkıcı ve ele yüze bulaştırılmış bir hâlde.

    13. Vladimir Nabokov – Finnegan Uyanması

    1967’de The Paris Review’a verdiği bir röportajında:

    Maskaranın Uyanması‘nın folklorun o korkunç neşesini güç bela taklit edebilen, kanserli bir kitleyi andıran süslü kelimeler-dokusundan ve aşırı kolay alegorilerinden nefret ediyorum.

    Nabokov’un Cornell’deki öğrencilerinden birinin 1967’de gerçekleştirdiği başka bir röportajdan:

    Ulysses, Joyce’un diğer eserlerinin üstünde bir kule gibi yükselir ve onun o saygıdeğer orijinalliği, eşsiz düşünce akıcılığı ve stiliyle karşılaştırıldığında talihsiz Finnegan Uyanması herhangi bir forma sahip olmayan, sıkıcı ve yapay bir folklor nesnesi; soğuk bir kitap pudingi; uykusuzluğunuzu iyice çileden çıkaran, yan odadaki ısrarcı bir horlama olarak kalıyor! Aynen öyle düşünüyorum. Dahası, eski kelimeleri taklit ederek konuşan bölgesel edebiyattan her zaman nefret etmişimdir. Finnegan Uyanması‘nın dış cephesi çok geleneksel ve sıkıcı bir apartman dairesini gizlemeye çalışıyor ve onu bu mutlak sıkıcılıktan yalnızca cennetten gelen bir ses perdesinin çınlamaları kurtarabilir. Bu cümleden dolayı aforoz edileceğimi biliyorum.

    14. Vladimir Nabokov – Dr. Zhivago

    Ekim 1972’de verilen ve Strong Opinions’ta yeniden basılan bir röportajdan:

    Zeki olan herhangi bir Rus, sadece 1917’deki Bahar Devrimi’ni reddetmesine değil, aziz doktorun devrimin üzerinden sadece yedi ay geçtikten sonra Bolşevist darbeyi çılgıncasına bir neşeyle kabul etmesine bakarak bu kitabın Bolşevist yanlısı ve tarihsel açıdan yanlış olduğunu ilk bakışta anlayacaktır. Her şey partinin siyasetine uygun bir biçimde gerçekleşiyor. Politikayı bir kenara bıraktığımızda bile onu basmakalıp olaylarla, yozlaşmış avukatlarla, inandırıcılıktan uzak kızlarla ve bayat tesadüflerle dolu, acınası, beceriksiz, önemsiz ve melodramatik bir kitap olarak görüyorum.



    Pasternak’ı mısralarının gücü sayesinde Nobel aldığı zaman alkışlamıştım. Fakat Dr. Zhivago’daki cümleler onun şiir yeteneğiyle bağdaşmıyor. Orada burada, bir manzarada ya da gülüşte onun şiirsel sesinin hafif yankılarını fark edebilirsiniz belki ama arada sırada yaptığı güzellemeler bu romanı elli yıllık Sovyet edebiyatının banalliğinden kurtaramamış.

    Kaynak: Lithub
    Çeviren: Volkan Şahin
    Editör: M. İhsan Tatari
  • Don Kişot kitap incelemesi videomu yayınladım. 1.cildi okudum. Cervantes ve genel olarak kitabın önemi ve konusundan bahsettiğim videoyu izlemek için tıklayabilirsiniz.
    https://youtu.be/L6K-WQHhNWg
  • 920 syf.
    ·82 günde·Beğendi·10/10
    İŞTE GENE BEN ve SİZLERE YİNE OKUMUŞ OLDUĞUM ESKİ BİR KİTAPTAN BİR İNCELEME DAHA. :)

    Don Kişot ile ilgili bugüne dek ifade edilememiş şeyler hakkında kim ne söyleyebilir acaba? Miguel de Cervantes tarafından kaleme alınan ve yazılan bu güzel roman, dört yüz yıldan bu yana, on sekizinci yüzyıldan kalma edebi akımlara, yirmi birinci yüzyıl post-modernizmine ilham kaynağı olmuştur. İngiliz yazar William Makepeace Thackeray, İspanyol filozof José Ortega y Gasset, Melville, Flaubert, Kafka, Nabokov, Dostoyevski, Proust, Jorge Luis Borges gibi yazarların eleştirel çalışmalarına da ayrı bir ivme katmıştır.

    Don Kişot‘a, bir okuyucu yaklaşımı acaba nasıl yapılır diye düşünüyorsanız, buyurun gelin, bunu hep birlikte okuyalım ve ele alalım. :)

    Yukarıda ilham alan bu yazarların dışında, İngiliz şair William Shakespeare, Cervantes’in Don Kişot adlı eserindeki Cardenio’nun öyküsünden esinlenerek yazdığı oyunlarından biri olan, Cardenio tragedyası için eseri kaynak malzeme olarak kullanmanın nadir bir övgüsünü Cervantes'e fazlasıyla ödedi. Shakespeare tarafından yazılan bu (Cardenio) romanda İktidar, zorbalık, aşk, iffet ve ölüm öğeleriyle şekillenen tragedyada kadınların sahip olduğu değerlerin üstünlüğü vurgulanmıştır. Eser sahnelendiğinde, ustaca düşünülen olay dizisi, canlı tabloları ve mükemmel oyun kurgusu ile aşırı övgü toplamıştır. Sanatçı burada aşırı materyalizm ve metinlerin sonsuz referanslarını biz sanatseverlere sunmaktadır.

    “Gözlerini kendine çevirip kendi kendini tanımaya çalış; varılması en zor olan bilgi budur. Kendini tanırsan, öküze özenen kurbağa gibi şişinmezsin.” S. 698

    Don Kişot, sıradan bir eserden ziyade, günlük yaşantımızda aşırı övgüyü ve referansı hak eden birkaç edebi eserden/kitaptan biridir. Bununla birlikte, hepimiz tarafından evrensel olarak bilinen bir sıfat olan "hayalperest"lik ile doğuran bağlantılı birkaç roman arasında da yer almaktadır. Peki ya biz okurlar, bu kültürel bir monolit olan romanı nasıl değerlendirmeye ve ele almaya çalışıyoruz acaba? Bunun için Tabii ki en basit yol, ilk yayınlanışından dört yüz yıl sonra, Don Kişot'un hala okunaklı bir ebedi eser, dünya klasiği olduğu gerçeğine dikkate alarak!

    Kitapta anlatılan mini hikâyeler, modern yayıncılarında dikkatini çekecek kadar gözle görünen güzel şeylerdi. Açıklamalar insanı bazen belirsiz bir karmaşaya doğru sürüklerken, romanda bahse konu olan bazı silahlar veya dindarlık üzerine geçen uzun kesitler, okuyucuların duyarlılıklarına garip gelebilir. Sancho Panza'nın kısa solo maceraları bizleri hem eğlendiriyor ve zihnimizde bu güzel kitaba dair hoş şeyler bırakıyordu.

    “Dağlarda bilginler, çoban kulübelerinde filozoflar yetişir.” S. 506

    Burada ele aldığımız romanı aslında iki kitap/cilt olarak yayınlandı. Bunlardan ilki olan birinci cilt 1605 yılında yayınlandı ve o dönemde bir hayli popüler oldu. Onun “devamı” niteliğinde olanı ise 1615 yılında yayınlandı. Cervantes, bu ikinci cildi bitirmek için bence biraz acele etmeliydi çünkü bir başka yazar, Alonso Fernández de Avellaneda, Cervantes'in kendi metninde eğlendiği ikinci ciltlik bir sahneyi zaten düşünmüştü. Bu derleme, hikâyeleri Don Kişot'un aldatmacaları tarafından çerçevelenen birçok küçük karakteri ile yalnızca ilk cilde odaklamaktaydı. Bu ikincil olaylar dizisinin çoğu, Erken Modern İspanya'da toplumun geniş bir kesimini ele geçiren karakterizasyonları barındırmaktaydı. Kitabın bazı arketip’lere ait cazibesi, Cervantes'in İspanya dünyasındaki şövalyeliği, bizi konuya bağlayan bir büyü olmaya, roman içerisinde bazı yaşananların ise gittikçe daha acınası bir halde devam etmesi, yeri geldiğinde güldürmesi de biz okurlar için daha ilgi çekici hal almaya başlıyordu.

    Kişinin “çılgınlığı” olarak bahsettiği, kendisinin ayrı kültürel bir davranışı olarak okumakta olduğumuz Don Kişot eseri boyunca, mevcut olmuş olan büyük bir sosyal hoşgörüsüzlük teması üzerinde durmaktadır… Don Kişot bu edebi eseri ile İspanya tarihinin bir dönemine bizler için ışık tutmaktadır; burada o dönemin yabancı düşmanlığı ve siyasi hoşgörüsüzlüğünün yükselişine onun kalemi sayesinde tanıklık ediyoruz. İşte tamda tarihin, Kastilya ve Leon Kraliçesi I. Isabel ile Aragon Kralı II. Ferdinand’ın evlenmesine şahit olduğu bu zamanda, iki büyük gücün birlikteliği sağlandıktan sonra, İspanya’daki İslam aristokrasisinin tasfiye sürecinin hız kazandığı kayıtlara geçmiştir. 1478’de hayata geçmiş olan İspanyol Engizisyonu binlerce Yahudi’nin ve Konverso’nun ölüm emrini vermiştir. 31 Mart 1492’de I. Isabel ve II. Ferdinand, Yahudilerin ‘iyi Hristiyanları kendi kutsal inançlarından döndürmeye çalıştıkları’ gerekçesi ile birlikte yaşamakta oldukları Yahudileri ve Müslümanları İspanya’yı dört ay içinde terk etmelerini emreden Elhamra Kararnamesini imzaladılar. Üstelik giderken sahip oldukları altın, gümüş vb. yanlarına almaları yasaklandı. Kararnameye göre bu kurallara uymayanlar, bu süre zarfında ülkeyi terk etmeyenler ve onlara yardım, yatakçılık edenler ölüm cezasına çarptırılacaktı.

    “Dikkat et; imkânsızın peşine düşersen, imkânı olan bile, haklı olarak senden esirgenebilir.” S. 338

    Aslında romanın konsepti oldukça basittir: Bu on yedinci yüzyıl romanımızda, La Mancha'da bir arazi sahibi olan ve felsefenin tutarsızlıkları yüzünden delirmiş olan ana karakterimiz, hayalperest Alonso Quijano ile birlikte olan köylü Sancho Panza’nın ve bu ikilinin yaşattıkları ile bizleri gerçekten güldüren, ama bir o kadar da düşündüren birçok olaylar zincirini içermektedir. Quijano’nun, batı kültüründe artık son demlerini yaşayan şövalyeliğin kaybolan mesleğine haysiyet kazandırma çabasının mizahi ve alaycı bir eleştirisidir. Hikâyemizde bu histerik inanç hareketine karşılık, kötü niyetli hırsızları, alaycı çobanları ve sadist asilleri okuyacağız ve ilk birkaç sahne, çağdaş dünyaya karşı tek başına duran Don Kişot'u konu ediyor, ancak ilerleyen sayfalara doğru kendisine romanımızda eşlik eden yancısı Sancho Panza'yı tanıtıyor. Don Kişot ve Sancho'nun kişilik olarak birbirinden ayrıldığını hayal etmek okur olarak çok zor değildir: ikisi, sürekli olarak dünyaya ve karşılıklı olarak birbirinden ayrıcalıklı görüşlere odaklanmış kişiliklerdir.

    “Söz gümüş ise sükût altındır. Ne olursun, mecbur kalmadıkça söze karışma. Sık sık ipliğini pazara döküp ne kötü bir kumaştan yapıldığını gösterme!” S. 141

    Böylece, kitabımız karakterlerimizin ideal ya da birer komedi figürleri olarak tasvir edilip edilmediklerine, İspanya'nın Engizisyonunun, insanlar üzerine hâkim gelmiş acımasızlığına ve kalıcı etkisine işaret eder. Karakterler genellikle farklı bakış açılarıyla Katolikliği desteklemektedir. Bu nedenle, romanda karşıt görüşlü bakış açıları, varsayılan olarak kültürel normlara bağlı “doğal” karakterlerden, bu kültürel normları yapay olarak yerine getiren “doğal olmayan” karakterlere kadar uzanır. Don Kişot'un performansı, karakterlerin tümü arasında en çekici olanıdır çünkü kendisi kişilik olarak herhangi bir otoriteye bağlı değildir. Katolik metinler yerine, kendi seçtiği otorite, kutsal kitapmış gibi çalıştığı popüler bir edebiyat timsalidir. Böylesi bir “sapkınlık”, yetkililerin dikkatini, dini, manevi anlamda değilse de, hukuki anlamda fazlasıyla çekmektedir. Kendisinin yaptıkları ve idealleri statüko ile keskin bir tezat oluşturmaktadır. Okumakta olduğumuz Don Kişot'un rolünün, mizahının büyük bir kısmı, dönüştürülen Müslümanlara ve Yahudilere benzer şekilde kendi ülkesinde bir yabancı olduğu gerçeğinden kaynaklanmaktadır. Kendi baskın laik inanç sistemi, sapkınlığın gerçek suçlamalarından kaçınmaya yetecek kadar Hıristiyan normlarına bağlı kalmaktadır. Bu nedenle, Cervantes'in diğer karakterlerinin Don Kişot'un çılgınlığına tepkisini betimleme şekli, zamanın dini dogmasından güvenli bir mesafeyi korurken, İspanyol kültürel kontrol sisteminin mantığını ortaya çıkarmaktadır.

    “Bütün kötü huylar, beraberinde az da olsa bir zevk getirirler, Sancho; ama kıskançlık sadece tatsızlık, hınç ve öfke getirir.” S. 494

    Don Kişot'un devam eden izlenimlerimden biri çoğulculuk için bastırılmış bir özlemi içerir. Yazar Michael McGaha, bu eserin doğal olarak Cervantes'in Cezayir'deki kendi deneyimleriyle bağlantılı olduğunu düşünmektedir: “Cezayir'de Cervantes'in geçirdiği beş yıl, İspanyol okurlarının büyüleyici buldukları kesin bir malzeme kaynağı olmuştur. İspanya'dan çok farklı bir topluma uzun süredir maruz kaldığı, ama aynı zamanda, Orta Çağ'ın hoşgörülü, çoğulcu İspanya'sını andıran bir topluma uzun süreli maruz kalması, onun ufkunu genişletmiştir.” Kendisinin bu yorumu, anakronizmin derinliğinin altını çizmeye fazlasıyla yardımcı olur.

    Genel olarak, bu nedenledir ki, Don Kişot, bugün bile okunabilecek en iyi ve en güzel olan temel edebiyat eserleri arasındadır. Don Kişot ile okuyucular antik dünyanın büyüleyici, pastoral atmosferini yaşarken, aynı zamanda gerçek dünyanın da acımasız, kötü yanlarını da kritize ederler.

    "Ey felâket, tek başına geldiysen hoş geldin." S. 426

    "Şimdi lütfen söyleyin bakalım, elinde olmadan deli olan mı, yoksa bilerek delirenler mi daha akıllıdır?" S. 308

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ A.Y. ~
  • 488 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Bu kitabı Yusuf arkadaşımın tavsiyesiyle okumaya başladım.Sanırım ki herkes gibi bende kitabın başlarında hiçbir şey anlamadım.Belki de anlamak istemedim??Kim bilir.Bunu küçüklüğümde de okudum sanırım.Ondan biraz aklımda kalmış.Neyse iyi ki Yusuf arkadaşımın incelemesini gördüm ve bu kitabın öylesine yazılmış bir kitap olmadığını anladım.Dünya klasikleri arasına girmiş bir kitap...Yani anlayacağınız bu kitabı anlat anlat bitiremeyiz.Kitabın bazı yerlerinde güldüm bazen kitaptaki kahramanlara hak vererek Don Kişot'un deli olduğunu söyledim bazende bulunduğu durumdan dolayı ona karşı içimde güzel bir his oluştu.Onun zihninde oluşturduğu hayaller sanırım kimsenin aklına gelmez.Şövalye kitapları okuya okuya her şeyi şövalye kanunlarına göre görüyordu.Mesela hanları şato,un değirmenlerini dev gibi görüyordu.İçimden bunun tımarhaneye kapatmaları gerektiğini söyledim.Ama bir yandan da ona kızamıyordum.Çünkü düştüğü durumları bir görseniz pardon okusanız :) çok iyi olur.Sonunda yaşanan olaylarla neredeyse ağlayacaktım.Bunu da okuduğunuzda öğrenirsiniz.Kitap çok güzeldi okumanızı tavsiye ederim.Unutmadan söyleyeyim dedim.İncelemesi içinde Yusuf arkadaşıma teşekkür ederim.
  • 304 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    - KİTAP İNCELEMESİ (17)
    Kitabın Adı : Mağara
    Orijinal Adı : A Caverna
    Alt Başlık : Yok
    Yazarı : José Saramago
    Çeviren : Sıla Okur
    Yayınevi : Kırmızı Kedi Yayınevi
    Yayıncı : http://www.kirmizikedikitap.com
    Sayfa Sayısı : 300
    Kategori : Edebiyat/ Felsefi Roman
    Baskı : 3.baskı Kasım 2016 İstanbul
    ISBN : 978-605-4927-84-5
    Okuma başlangıç : 02.11.2017
    Okuma Bitiş : 05.11.2017
    İnceleme Yazısı : Ali Rıza MALKOÇ http://www.arm.web.tr
    Okuyana yeni kitap Önerisi : Körlük / José Saramago
    Genel Değerlendirme :09/10
    Anlatım dili ve içerik :10/10
    Kapak, grafik, mizanpaj :09/10
    Redaksiyon :09/10
    Etiket fiyatı :9/10
    Yayıncıya Öneri : Gelecek baskılarda , Karşılıklı konuşmalar; alt alta ve konuşma çizgileriyle olursa sayfa sayısı artacak fakat, okur için büyük bir anlama kolaylığı getirecektir. Bazı sayfalardaki anlatımları pekiştirmek ve görsellik katmak için, roman kahramanlarının günlük yaşamlarını çağrıştıran karakalem resim çalışmaları eklenebilir.

    Bu bir roman, çömlekçi bir ailenin, ibret ve duygu dolu hayat mücadelesi.
    Roman türü okumalar, ilk tercihim arasında olmasa da, toplumsal sorunları dile getiren bu tür eserler dikkatimi çekiyor.
    Olağanüstü haz aldım, heyecanla, ibretle, dikkatle okudum. Beğendiğim roman türü kitapları sıralarsam, mağara romanını ilk beşin içinde listeleyebilirim.
    Don Kişot, Semerkant, Simyacı, Sofie’nin Dünyası, Kürk Mantolu Madonna, Küçük Prens…
    Diğer önerebileceğim romanlardır.

    Baba, kız, damat ve sonradan aileye katılan ve adını “Buldum” verdikleri bir köpeğin doğal bir hayat hikayesi. Aile içi sevgi, dayanışma, yardımlaşma duyguları ön planda anlatımda.
    Çevirmen ise, romanda geçen özdeyiş ve deyimleri bile Anadolu kültürüne göre tercüme etmiş. Çok yalın, sürükleyici, akıcı, sevimli ve bazen de mizahi vurgular var romanda.

    Kitap 1998 yılında Nobel edebiyat ödülü almış. Portekizli Yazar José Saramago ise 2010 yılında 88 yaşında vefat etmiştir. Kırmızı Kedi Yayınlarınca yayınlanan 18 kitabı bulunmaktadır. Psikoloji, toplum bilim ve felsefeyi roman dili ile insanlığın hizmetine sunan yazarı, okuyunca sizler de seveceksiniz.


    05.11.2017
    Ali Rıza Malkoç
    http://www.arm.web.tr
    #armozdeyis