“Yaşamak için aşkımdan başka bir neden bulamıyordum. Aşkıma dört elle sarılıyordum, sevdiğim kızdan gelmeyen hiçbir şeyi beklemiyor ve beklemek istemiyordum.”
Atatürk 1936'da İznik'e uğramıştı. Yanında Celal Bayar, Afet Hanım ve daha birçok arkadaşı vardı.
İznik Belediye Bahçesi'nde uzun bir masanın etrafında toplananlarla eğleniyorlardı. Afet Hanım, tarihi İznik'i gezmek için Atatürk'ten izin alarak ayrılmak istedi. Atatürk, herkesçe malum olan tarih bilgisine dayanmış olacak ki şöyle dedi:
Hay hay, gidebillirsiniz; fakat unutmamalı ki asıl İznik'i görmeyeceksin; çünkü o toprağın altındadır.
Afet Hanım ayrıldıktan sonra Atatürk, masasında oturanlara şöyle bir soru soruyor:
İznik'in etrafını çeviren surların kaç kapısı vardır?
Bu sorunun yanıtını İznik tarihini iyi bildiğini sanan bir İznikli veriyor.
Üç kapısı vardır efendim Bulunduğumuz yerin doğusundaki kapı, kuzeyindeki Yenişehir kapısı, güneyindeki İstanbul kapısı diye bilinir.
Atatürk:
Hayır, dört kapısı olacak. İznik Türkleri tarafından ilk zaptında Kılıç Aslan'ın girdiği Batı Kapısı nerede?
- Böyle bir kapı bilmiyoruz efendim.
Atatürk bir süre sustu. Canı sıkılmışa benziyordu. Nihayet konuyu değiştirdi. Aradan seneler geçti. Biriken suları İznik Gölü'ne akıtmak için yol açmaya çalışan işçiler, bir noktada suların kendiliğinden boşluk bularak akmakta olduğunu hayretle gördüler ve ilgililere bildirdiler.
Kazıya devam olununca, bunun bir kapı, hem tam teşkilatlı kurşunlu bir kapı olduğu meydana çıktı. Atatürk'ün bahsettiği Batı Kapısı bulunmuştu.
Gaziler cihanın müddeti doldu
Dünya bir acayip zamana kaldı
İnsanda itimat itibar noldu
Hemen bir zan ile gümana kaldı
Tat kalmadı sirke oldu şireler
Ben tabibim diye yüzün karalar
Yanlış merhem ile azdı yâreler
Bir nazik hekim-i lokmana kaldı
Düşerler ardına kıyl ile kâlun
Varmazlar yanına hiç ehl-i beytin
Mahlûk ol ettiği cengi cedalin
Cümlesi bir ulu divana kaldı
Gerçek erenlerin emsali yoktur
Bilirim dört kapı kırk makam haktır
Ehl-i hak olana hiç hürmet yoktur
Rehber yalan ile şeytana kaldı
Güzide güçtür nefsini öldürmek
Erlik midir koymadığın kaldırmak
Zamanın halkına hakkı bildirmek
Mehdi gibi sahip zamana kaldı
Fakat yakın kapı komşumuz için bizim ölümümüz pek küçük bir şeydir. Hele bizi tanımayan, bizim memleketimizde, kıtamızda oturmayan bir yabancı için nedir? Cidden hiçbir şey! Herkes ancak biraz kendi komşusuyla meşgul olur. Herkes ancak bir iki düşman için kin, ancak üç dört dost veya akraba için haset veya muhabbet ve ancak beş altı vücut ve ruh için bir zaaf, bir temayül veya bir aşk duyar ve beşeriyetin üst tarafı bize tamamen yabancı gibi karanlık kalır. Fakat en keskin dürbünler gibi en meraklı gözler de, o biraz alaka duyarak meşgul oldukları âlemlerden bile sade parça parça manzaralar görerek, hayal meyal seçtiklerini isabetle tesbit edemezler ve o uzak dünyalar, bizim kendilerine taktığımız isimlerden haberleri bile olmayan yıldızlar gibi, teşhislerimizi bile duymazlar.
Dedim ki;
Umut nedir Baba ?
Dedi ki;
Umut rüzgarın sürdüğü bir kapı gıcırtısıdır
Gözlerin kapalı olsa da kulakların hep açıktır,
gecenin bir saatinde evladını beklerken…
Güneşe haber saldık umudu sıcacık tutsun diye
Yıldızların kuşattı dört yanını sen gülesin diye
Kırk yıl gururla bizi mutluluğa doyuran adam
Kırk günde eriyerek, nasıl da acıya doyurdun bizi böyle…Ben de kalbimden vurgun yedim senin gibi baba
Yokluğunla kuruyor elim ayağım
Çürüyor canım
Ağır yaralıyım
Senin gibi yaşamak isterken Onur'la…Hatırlamak,
Veysel Türkülerinde
seni düşünmenin derinliği
Gecenin iki buçuğu, bahçedeyim
senin hep oturduğun yerdeyim
Yani diktiğin gül ağacının yanında
Dünkü yağmurdan sonra
Toprağın kokusu gül kokusuyla bir oldu da baş edemediler
Ellerinin değdiği her yeri huzurla koklama isteğimeMilyon kere çoğalırken sana özlemim
Ahh kaç ölümcül sigaraya kibrit çaktım saymadım
Gökyüzündeki yıldızlarda ararken seni
Hepsini tek tek gözlerimle topladım da
Hiçbiri dindiremedi özlemimi
Ne tez gittin yıldızlar ülkesine
Kokunu çok özledim baba
Kapı gıcırtısından umutlu sesini,
öğüdünü
... bu psikanalitik hikayeler en sade şekliyle (en az) dört hüsran türü olduğunu söyler: hiç var olmamış bir şeyden mahrum kalma hüsranı; hiç sahip olunmamış bir şeyden mahrum kalma hüsranı (o şey var olmuş olsun olmasın); bir zamanlar sahip olunan bir şeyden mahrum kalma hüsranı; ve son olarak da bir zamanlar sahip olunan ama tekrar elde edilemeyen bir şeyden mahrum kalma hüsranı.
Bu hüsran çeşitleri kuşkusuz aynı otlakta biter ve birbirlerinden ayrılmaları her zaman mümkün değildir. Ama sınıflandırılıp bu şekilde yalın ve şematik biçimde ortaya koyulunca bir şey çarçabuk kendini gösteriyor: Bunlar farklı sonuçlan olan farklı deneyimlerdir. Beraberlerinde farklı olasılıklar getirir, değişik geleceklere kapı aralar, farklı savunmaları gerektirir, başka başka sıkıntılara sebebiyet verirler.