"Evli kişilerin nasıl davranması gerektiği" konusundaki yanlış fikirlerimizden kurtulmanın artık zamanıdır. En çok yapmamız gereken şeyleri yapmaktan kaçınırken, kaçınmamız gereken şeyleri ille yapacağız, diye diretmeye son vermeliyiz. Öfke göstermeyi yanlış sayan, her zaman güler yüzlü ve sakin davranmayı gerekli gören düşünceyi artık terk etmeliyiz. Cinsel yaşamımızda doyum bulmadığımızı belli etmemek, kendi ihtiyaçlarımızı askıya almak alışkanlığından sıyrılmalıyız.
"Birbirini fazla yakından tanıma, saygısızlık yaratır!" inancına da artık paydos!
Evlilik konusundaki inanç ve ideallerimizden kimileri (bir türlü vazgeçemediğimiz bu saçmalıklar) gerçeklerden kopuktur. Bize mutluluk verecekleri yerde dert olurlar. Sevginin çürümesine yol açan koşulları besler, sevginin pekişmesini sağlayacak koşullarıysa göz ardı ederler.
Birçok durumda tutkunluk, kendilerine doğrudan doyum
sağlamak için cinsel içgüdülerin belli bir objeye yönelmesinden başka bir şey değildir ve izlenen amaca varılır varılmaz
silinip gider ortadan; bayağı ve şehvani diye nitelenen sevgi
de işte böyle bir nitelik taşır.
Dostoyevski bir keresinde şöyle demişti: “Beni korkutan tek bir şey var: Acılarıma değmemek.” Kamptaki davranışları, acıları ve ölümleri, son içsel özgürlüğün kaybedilemeyeceği gerçeğine tanıklık eden şahitlerle tanıştıktan sonra, bu sözler sık sık aklıma geliyordu. Bu insanların çektikleri acıya değdikleri söylenebilir; acıya katlanma yolları, gerçek bir içsel başaeıydı. Yaşamı anlamlı ve amaçlı kılan şey de, insanın elinden alınamayan işte bu ruhsal (tinsel) özgürlüktür.
Aktif bir yaşam, insana, değerlerini yaratıcı çalışmayla gerçekleştirme fırsatı verme amacına hizmet eder; buna karşılık eğlenceden oluşan pasif bir yaşam ise ona güzelliği, sanatı ya da doğayı içine alan yaşantılarda doyum bulma fırsatı verir. Ama ayeıca hem yaratıcı çalışmadan hem de eğlenceden hemen hemen yoksun olan ve yüksek ahlâki davranış olasılığından başka bir şeyi kabul etmeyen bir yaşamda da; yani insanın, dışsal güçlerle kısıtlı varoluşuna yönelik tutumunda da bir amaç vardır. Yaratıcı yaşam da eğlence (haz) yaşamı da ona yasaktır. Ama anlamlı olan sadece yaratıcılık ya da zevk değildir. Eğer yaşamda gerçekten bir anlam varsa, acıda da bir anlam olmalıdır. Acı da yaşamın kader ve ölüm kadar silinmez bir parçasıdır. Acı ve ölüm olmaksızın, insan yaşamı tamamlanmış olmaz.
Bir insanın kendi kaderini ve içerdiği olanca acıyı kabul ediş yolu, kendi davasını seçiş yolu, ona, en ağır koşullar altında bile, yaşamına daha derin bir anlam katma fırsatı verir. Yaşam, yiğitçe, onurlu ve özgecil olabilir. Ya da bu şiddetli kendini koruma kavgasında kişi, kendi insan onurunu unutup bir hayvan düzeyine inebilir. Burada, insanın, zor bir durumun sunduğu ahlâki değerlere ulaşma fırsatlarından yararlanma ya da vazgeçme arasındaki seçimi yatmaktadır. Bu da, o insanın acılarına değip
Anladım ki, bana gerçeği gizleyen, düşüncenin yanılması değildi, daha ziyade Epikürcülüğün istisnaî şartlarında geçirilmiş, her türlü zevke doyum sağlayan hayatımın kendisiydi.
Kulağa paradoksal geliyor ama genellikle bize doyum veren ilişkiler kurduğumuz kişilerin yasını tutmak,aramızda yarım kalan çok fazla mesele olanların yasını tutmaktan daha kolaydır.