Bu davalısız, davacısız yargılamada Seni bensizliğe, beni sensizliğe bırakma kararı alınmıştır, Duruşma kapanmıştır.
Sayfa 80·Kitabı okuyor
İppolit Kirilloviç konuşmasına sinirli bir ürperti içinde, alnıyla şakaklarından ter boşanarak, nöbet geçirir gibi bir halde başladı. Bunları sonradan kendisi söylüyordu. Bu konuşmayı tam bir chef d'oeuvre,⁴² hayatının chef d'oeuvre'ü, kuğunun son şarkısı sayıyordu. Gerçekten, dokuz ay sonra veremden giden İppolit Kirilloviç ölümünü önceden kestirebilseydi, son şarkısını söyleyen kuğuyla yaptığı benzetmede ne kadar haklı olduğunu anlardı. Konuşmasına bütün kalbini, olanca zekâsını döktü. Medeni duygulara ve "belalı" konulara da kişiliğine göre yabancı olmadığını göstermişti fukara... Konuşması bütün gücünü içten oluşundan alıyordu. İppolit Kirilloviç sanığın suçluluğuna yürekten inanmıştı. Görevi gereği değil, işlenen suç için "öç alma" isteğiyle, "topluluğu korumak" amacıyla suçlamıştı onu. Hatta İppolit Kirilloviç'e düşmanca duygular besleyen bayanlar çevresinde bile konuşmasının uyandırdığı olağanüstü etki inkâr edilemedi. Okumaya çatallı, zaman zaman kopuveren bir sesle başladı, ama az sonra sesi kuvvetlendi, bütün salonu doldurdu. Bitirdiği zaman neredeyse bayılacak haldeydi. — Sayın jüri üyeleri, diye başladı Savcı. Rusya çapında ilgi uyandıran bu davanın bu kadar üstünde durulacak, dehşete düşülecek nesi vardı, düşünmek gerekir; özellikle, böyle olaylara artık iyice alışmış olan bizim toplumumuz için! Esasen işin en korkunç tarafı bu derece meşum olayların bile bizim için dehşetini kaybetmiş olması. Falanca filancanın işlediği suçun değil, fakat bütün bunları kanıksamış olmamızın korkusunu duymak zorundayız. Böyle davranışlara, hiç de parlak olmayan bir yarına götüren bugünün bu çeşit olaylarına karşı kayıtsızlığımızın, onları hafiften almamızın sebeplerini nerede aramalı? Sinizmimizde mi, henüz pek genç toplumumuzda mı? Temellerine kadar sarsılmış ahlâk
Sayfa 923·Kitabı okudu
Reklam
Bir an durup düşünen herkes, hapiste günlerin uzun olduğunu hayal edebilirdi. Ama uzunluktan daha beter bir şey vardı: Beklemek. Neyi bekliyorlardı? Adaleti mi? Özgürlüğü mü? Bir mektubu mu? Bir görüş gününü mü? Niçin bekliyorlardı? Ne zamana kadar? Hiçbir şey yapmadan, üretmeden, çalışmadan, sadece nefes alarak kaç yıl tükenecekti ömründen? Çocuğuna sarılmadan, sevgilisinin tenine dokunmadan, o sınırlı günlerinden kaçı çalınacaktı? Cezaevinde beklemek, dışarıdaki bekleyişe hiç benzemezdi. Dışarıda bir umutla, bir amaçla beklersin; burada ise bir “hiç”le. Çünkü sen bir hiçtin. Hiçbir şey yapamazdın. Bu kalabalık koğuşta, nefes almak bile bir lükstü. İlk gecenin geçmesini beklerdin, o sert yatağa alışmayı, gözyaşlarının süzülmesini, görüş gününün gelmesini, bir mektubun sana ulaşmasını... Gazete sırasının sana gelmesini, tuvalet kuyruğunda sabırsızlanmayı, duruşma gününü, yeniden insan olduğunu hissetmeyi beklerdin. İçinde her gün biraz daha solan umutların, bir gün bulutların arasından sıyrılan güneş gibi parlayacağı ânı düşlerdin. Sevgiline sarıldığın o ilk ânı, o sıcaklığı, o tanıdık kokuyu özlerdin. Kısacası, insanlığını her gün biraz daha öldüren bu ölü dokuların canlanmasını beklerdin. Ama duygusallaşmaktan korktuğun için düşlerini bastırırdın. Hapishane disiplininden sıyrılıp yüreğinin dizginlerini özgür bırakmayı özlerdin.
Sayfa 132·Kitabı okudu
Avukatlık mesleğinin büyük bir bölümü beklemekle geçer. Duruşma beklersiniz, müvekkil beklersiniz, Yargıtay'dan dosya beklersiniz, tahsilat beklersiniz, sıra beklersiniz...
Sayfa 92·Kitabı okudu
Sıfır, o zamanki Başbakan Saraçoğlu Şükrü'ye yazdı-ğım ikinci açık mektupla fena halde sarsıldı. Parti grubunda da sert hücumlara uğradı. Hatta o gece sabaha kadar düşünüp sigara içmekten zehirlendi. Çünkü bir yandan "ah ebedî şef, millî şef diye dalkavukluk etmek, bir yandan da bu iki şefi nazmen hicvettiği için mahkûm edilen Sabahattin Ali'yi himaye etmek hiçbir suretle tevil olunur şey değildi. Bu darbeyle sersemleyen Sıfır ilk is olarak Sabahattin Ali'yi benim aleyhimde dâva açmağa kışkırttı. Arkasından da Boğaziçi Lisesi'ndeki öğretmen-liğime son verilmesi için bu lisenin müdürüne bir kâğıt yazdı. Sabahattin Ali, dâvayı Sıfırın ve Falih Rıfkı'nın kışkırtmasıyla açtığını gerek savcılığa, gerekse Orhan Şaik'e söylemiştir. Sabahattin'le olan duruşma sırasında, 3 Mayıs 1944 günü yapılan Ankara nümayişi, ona beklediği fırsatı verdi. Hem Türkçülüğün, hem de şahsımın düşmanıydı. Bir taşla iki kuş vuracaktı. Üstelik, nümayiş, hâdisesini istedikleri kalıba sokup anlatmak için iki de müttefik bulmuştu: Falih Rıfkı ve Ankara valisi Nevzat. Birincisi şahsen bana, ikincisi de Orhan Şaik'e düşman olduğu için birleştiler ve Türkçülere karşı bir Haçlı seferi tertip etti-ler. Öteki müttefikleri Sabit Noyon, Kâzım Alöç, Ahmet Demir, Cevdet Erkut, Yusuf Ziya Yazgan, Şinasi Turga (veya Tolga), Sait Köçek (veya Koçak) vesaire idi. 3 Mayıs 1944 nümayişini Devlet Reisine bir Nazi ihti-lâli şeklinde anlatanların başında "Sıfır" vardır. Çünkü Çankaya köşkünün davetsiz misafiri olduğu gibi polis tahkikatı yapıldığı sırada Ankara Valiliğine ve Emniyet Müdürlüğüne gelerek tahkikatla ilgilenen, hatta bazı sanıklara sorgu bile soran yine odur. Usul ve kanuna göre polis tahkikatı gizli yapılır. Ona kimse karışamaz. Böyle olduğu halde Sıfır bu işlere karıştı. Ve merhum reisi-cumhur başyaveri
Sayfa 172 - 173·Kitabı okudu
Tıpkıbasım :)
(...) Rehber melekle iyi ruh,ertesi sabah, yargılama zamanına dek cenneti gezip dolaştılar. Asılmış dizelgelerden birinde, I numara Tanrısal Yönetim Mahkemesinde yargılanacağım görmüştü. İstenilen saatte I numaralı Tanrısal Yönetim Mahkemesinin kapısına gitti. Duruşma saat dokuzda başlayacakken, saat on olmuş, çağrılmamıştı. Yaşadığı dünyada olduğu gibi, öteki dünyada da işlerin ciddiye alınmamasına canı sıkıldı. Başka ruhlar da, aldıkları sıra numarasına göre kuyruğa girmişlerdi. Mübaşirin adını haykırdığını duydu. Mahkeme salonuna büyük bir güvenle, hatta kasılarak girdi. Mahkeme salonu, dünyada hiçbir yerde olmayacak kertede görkemli bir yerdi. Kubbesi bulutlardan, duvarları yağmur perdesindendi. Kürsüde başyargıcın yeri boş, bu boş yerin sağ ve solunda yargıçlar ve en sağda da savcı vardı. Salonun sağ yanında kanatlı melekler, sol yanında üç sivri uçlu sopalarıyla şeytanlar ve ortalarda da zebaniler vardı. Başyargıcın yerinin arkasına asılı levhada şu yazı okunuyordu: “Adalet ananın emeli, insanın ameli, babanın temelidir” (...)
Sayfa 65 - ADAM·Kitabı okudu
Reklam
Reklam