"Hayat öyle adi bir oyun ki... Yeter ki bir defa düş. Zaten gerisi kendiliğinden mahvoluyor, kılını bile kıpırdatmana gerek yok."
Hafifçe yutkunurken Tuna'nın bakışları karardı."Başına üşüşmek için bekleyen bir sürü akbaba ortaya çıkıyor. Gel gör ki direnip kendin kalkmadıkça kimse sana elini bile uzatmıyor. Bu hayatta her şeyi yaşadım ben. En dibe battığım da oldu... Battığım gibi çıktığım da."
Düş kırıklıklarım bir merkeze yönelip sistem olarak değilse de en azından bir küme olarak toparlanacak yerde, örgütlenemedikleri için, her biri kendisini biricik sanarak ve böylece kaybolarak savrulup gittiler.
Ayrılık ne biliyor musun? Ne araya yolların girmesi, ne kapanan kapılar, ne yıldız kayması gecede, ne güz, ne ceplerde tren tarifesi, ne de turna katarı gökte... İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık. İpi kopmuş boncuklar gibi yollara döktüğü gözlerini, birer damla düş kırıklığı olarak toplaması içine. Ardında dünyalar ışıyan camlar dururken duvarlara dalıp dalıp gitmesi. Türküsünü söyleyecek kimsesi kalmamak ayrılık. Ödünç sesle konuşan bir kalabalık içinde kendi sesiyle silinmek. Birdenbire büyümesi, gülüşü artık yaprak kıpırdatmayan bir çocuğun. İnsanın yaşlandıkça kendi kuyusuna düşmesi. Bir kadının yatağına uzanan kül bağlamış bir gövde. Saçına rüzgâr, sesine ışık düşürememek kimsenin. Parmaklarını sözüne pınar edememek. Uzaklarda bir adamın üşümesi, bir kadın dağlara daldıkça. Işıklı vitrinlere bakmadan geçmek çarşılardan. Çiçekçilerden uzağa düşmesi insanın yolunun. Evlerle sokaklar arasında bir ayrım kalmaması... Ayrılık o küçük ölüm, usta dokunuşlarla bizi büyük ölüme hazırlayan.