Sema Kaygusuz'un Saf Canavar'ı, ilk sayfasından son sayfasına kadar tek bir görüntünün çevresinde dönüyor: leopar ile Mira arasındaki, dile getirilemeyen ama hiç kaybolmayan bağ. Roman bu bağı baştan kurar — kara batmış bir ormanda, "kendinden başka hiçbir şeyi içermeyen tastamam bir varlık" olarak beliren leopar, Mira'nın asla ulaşamayacağı bir bütünlüğün simgesidir. Mira ise bu tamlığın "artığı"dır — insan dişinden üretilmiş, hem ondan hem ondan değil.
Romanın büyük kısmı, Mira'nın bu eksiklikle nasıl yaşadığını izler: topluma ortasından dahil olmuş biri olarak, başkalarının göremediği her şeyi çıplak gözle gören, ama hiçbir şeyin içine tam olarak ait olmayan bir varlık. Bu, klasik "yapay insan gerçek insan olabilir mi" sorgusunun bilimkurgudaki alışıldık biçimidir — ama Kaygusuz bu soruyu sona kadar taşımaz. Onun yerine soruyu iptal eder.
Çünkü final, Mira'nın insanlığa doğru bir yolculuğun sonunda bir cevaba ulaştığını göstermez. Mira ve "kimerik" kardeşinin öldürmek üzere olduğu leoparı bir silahın önünden kurtarmak için kendini feda eder. İlk bakışta bu bir "tamamlanma" gibi okunabilir — Mira, ulaşamadığı tamlığı koruyarak ona dokunur sonunda. Ama bu okuma, romanın asıl sertliğini yumuşatır.
Daha doğru ve daha acı bir okuma şu: bu bir teslimiyettir. Mira'nın seçimi değildir bu — sistemin ona bıraktığı tek çıkış kapısıdır. Roman boyunca kurulan baskıcı düzen, Mira gibi "artık"lara hiçbir gerçek varoluş alanı bırakmaz; ne insanların arasında bir yer, ne doğaya tam bir dönüş. Tek mümkün hareket, kendini bir başkası — daha "saf" olan, daha "tamam" olan bir varlık — için yok etmektir. Bu yüzden final bir aşkınlık değil, bir tükeniştir.
Burada Saf Canavar'ın asıl canavarlığının ne olduğu ortaya çıkar: canavar, Mira değildir. Canavar, kendi ürettiği varlığa hiçbir