• “Eski ve kapanmış bir çocuk kaçırma dosyası yeniden açılmış ve önüme gelmişti” diye devam ediyor hâkim bey. “O davadan yaklaşık dokuz yıl önce, İzmir’de ticaretle uğraşan, otuzlu yaşlarında Serdar Yolaçan’la eşi yirmi dokuz yaşındaki Sibel Yolaçan’m iki çocuğundan biri olan Ebru kaçırılmıştı. Kaçırılma olayı da şöyle olmuş: Bir haziran günü Sibel, üç yaşındaki kızını alarak, arabasıyla Urla’ya doğru yola çıkmış, kocasıyla akşam yemeğini orada bir balık lokantasında yemek için sözleşmişler. Kocasının gündüz Urla’da işi olduğundan zaten oradaymış. Sibel’in küçük çocuğu Hakan ise bir yaşında olduğu için onu Sibel’in annesine bırakmışlar. Her zamanki gibi, Sibel, Ebru’yu arabanın arka tarafındaki bebek koltuğuna oturtup bağlamış, yola çıkmış. Urla yolunu yarıladığı zaman da benzin işaretinin yandığını görüp bir yakıt istasyonuna girmiş. Kırmızı bir Polo’ymuş araba. Oradaki genç görevli yakıtı doldurduktan sonra, sıradaki diğer arabaları engellememek için arabayı pompanın önünden çekmesini işaret etmiş Sibel’e. O da dükkâna yakın bir yere park etmiş ve parayı kredi kartıyla ödemek için dükkâna girmiş. Hemen ödeyip çıkmış ama bir bakmış ki Polo yerinde değil, işte böyle kaçırılmış çocuk. Bu işi yapanlar arabayı çalarken kazara çocuğu da mı kaçırdı ya da çocuğu kaçırırken arabayı da mı aldılar bilinmiyor. Ailenin aklını oynatacak hale geldiğini tahmin edersiniz elbette. Genç anneyi ancak ilaçlarla, iğnelerle hayatta tutabiliyorlarmış. Polis etraflıca bir araştırma yapmış, güvenlik kameralarını izlemiş ama ne yazık kamera arabanın ancak arka tarafını gösteriyormuş, şoför kısmı görüntüde değilmiş. Günlerce fidye istenmesini beklemişler ama arayan soran olmamış. Gazetelere ilanlar verilmiş, anne en perişan haliyle televizyonlara çıkıp ağlayarak çocuğunu kaçıranlara yalvarmış, ne isterlerse yapacağını, çocuğuna zarar vermemelerini istemiş Ne var ki hiç ses seda çıkmamış. Altı ay sonra polis ormanda tecavüze uğradıktan sonra boğularak öldürülen bir kız çocuğu cesedi bulmuş. Bu olay da basma intikal etmiş. Televizyon kameraları eşliğinde on yaş yaşlanmış, hüngür hüngür ağlayan ve perişan bir halde morga getirilen anne o zavallı kızın Ebru olmadığını söylemiş. Dosya da böylece kapanmış ama yaklaşık yedi ay sonra annenin adına bir mektup gelmiş, imzasız mektubu yazan, kızını kaçıran kişi olduğunu belirterek, Ebru’nun iyi olduğunu, merak etmemesini, onu kendi kızı gibi bakıp büyüttüğünü ve sık sık sağlığı konusunda haber vereceğini bildiriyormuş. Hep bir kızı olması istediğini, Allah’ın bu lütfü ondan esirgediğini, bu yüzden böyle bir yola başvurduğunu söylüyor, özür diliyor, ama hiç olmazsa annenin azabını hafifletmek için bu mektubu yazmaya karar verdiğini belirtiyormuş. Kadın gözyaşlarına boğulmuş. Hem ‘Allahım çok şükür, Ebrum sağ ve iyi’ diye seviniyor, hem de ona kavuşmak için mektubu yazan kişinin bütün uyarılarına rağmen polisi işin içine karıştırmak zorunda olduğunu hissediyormuş. Kocası kesinlikle polise gitmekten yanaymış. Gitmişler, dosya yeniden açılmış. Mektup üzerinde teknik incelemeler yapılmış; ne bir parmak izi varmış ne de el yazısından çıkarılabilecek bir ipucu. Mektup Alsancak Postanesi’nden postaya verildiği için o bölgede sıkı bir araştırma yapılmış ama sonuç çıkmamış. Soruşturma tekrar uykuya yatmış. Kadıncağız büyük bir umutla her sabah postacının getireceği mektubu bekler olmuş. Nitekim ilk mektuptan kırk gün sonra ikinci bir mektup almış. Aşağı yukarı aynı şeyler yazılıymış mektupta ama en önemli bölüm Ebru’nun neşesinin ve sağlığının yerinde olduğunu bildiren satırlarmış. Bu kez mektup Basmane Postanesi’nden atıldığı için o bölge incelenmiş ama yine sonuç çıkmamış. Anne iki mektubu yan yana duvara asmış, onların üstüne de Ebrusunun resmini yerleştirmiş. Bu kutsal köşenin önünde vakit geçirir olmuş, iki tesellisinden biri bu mektuplar, diğeri de büyümekte olan oğlu Hakan'mış. Üçüncü mektup yine kırk gün sonra gelmiş, tamı tamına kırk gün. Her şeyin yolunda olduğunu belirten o mektup da ötekilerin yanma asılmış. Daha sonra her kırk günde bir mektup gelmiş. Her biri ayrı postaneden atılıyormuş mektupların: Aydın'dan, Muğla'dan, Ödemiş'ten, Manisa'dan... Bir süre sonra bu mektuplara resimler de eklenmiş. Sibel'i ve kocasını mutluluktan çıldırtan, gözyaşları içinde havalara sıçramalarına neden olan ilk resimde Ebru bir pastanın üstündeki beş mumu üfleyerek sön- dürüyormuş. Karıkoca, başına bir taç konmuş, bir de pelerin giydirilmiş olan çocuğun, mumları üflemek için şişirdiği yanaklarına, olağanüstü sevimliliğine bakıp günlerce ağlamışlar. Sibel Hanım’ım kızı resimlerde büyümeye başladı. Çünkü her kırk günde bir aynı büyüklükte, krem rengi dikdörtgen zarflar içinde, aynı yatık, düzgün el yazısıyla kibar mektuplar geliyor, mektupları yazan kişi, Ebru’nun son zamanlarda yaptıklarını anlatıyor, nasıl cıvıl cıvıl konuştuğuna örnekler veriyordu. Bazen de bir resim çıkıyordu zarftan. Resimlerdeki Ebru bahçede oynuyor, ip atlıyor, ders çalışıyordu, çünkü okula başlamıştı artık. Yıllar geçip gidiyor, duvar resimlerle doluyor, Sibel o duvarın karşısında diz çökerek bazen hıçkırıklar içinde, bazen gülerek, hatta zaman zaman ikisini birden yaparak teselli bulmaya çalışıyordu. En azından sevgili kızı, yavrucuğu iyiydi, resimlerde mutlu görünüyordu. Herhalde kendisini kaçıran kişileri ailesi sanıyordu ki yüzünde müthiş bir çocuk mutluluğu okunuyordu. İlk resim, Ebru kaçırıldıktan yaklaşık iki yıl sonra gelmişti. O iki yıl içinde çocuk serpilip gelişmişti, bebek ifadesi gitmiş, yüzü daha anlamlı bir hale gelmişti. Çocuğunu kaçıran her kimse, ona her doğum gününde aldığı hediyelerin resmini de gönderiyor, her yıl Sibel Hanım’ın yerine de bir hediye alıyordu. Bazen bir bebek, bazen oyuncak bir yemek takımı, bazen bir boyama kitabı, bazen bir video oyunu. Sibel kendisine her kırk günde bir mutlaka haber veren suçluya neredeyse şükran duymaya başlamıştı. Nasıl oluyorsa zalim ama merhametli biriydi bu her kimse. Çocuğunu kaçırmak gibi korkunç bir suçu işlemiş olsa da, annenin cehennem azabını hafifletmeye çalışıyordu. Sibel’le birlikte Hakan da resimlere bakıyor, artık aklı erdiği için kaçırılmış olan ablasını resimlerde tanımaya çalışıyordu. Sibel için yaşam kırk günlük devrelere bölünmüştü. Otuzuncu günden sonra kıvranmaya başlıyor, belki yanlışlıkla mektup bir iki gün önce gelir diye postacının yolunu gözlüyor, ya kaybolursa diye de büyük bir çöküntü yaşıyordu. Bir seferinde mektuptan resimle birlikte umulmadık bir hediye çıktı ve Sibel’i gözyaşlarının da tanık olduğu sonsuz bir mutluluğa boğdu. Zarftan bir tutam kumral saç çıkmıştı. Sibel bu saçı günlerce kokladı, öptü, koynunda sakladı; geceleri yastığının altına koydu, yavrusunun kokusunu alan bir hayvan gibi ondan ayrılamadı. Evet, Ebru’yu kaçırana minnet, şükran duyuyordu. Adam ya da kadın yıllardır, her kırk günde bir gönderdiği mektuplarını hiç aksatmamış, “Sibel Hanım” diye başladığı mektuplarda -ne ilginç. Sevgili Sibel Hanım. Sanki bir dostmuş gibi- Ebru’yla ilgili her türlü bilgiyi vermiş, özlemden kavrul- sa bile yine de onun sağ ve mutlu olduğunu bilmenin mutluluğunu tattırmıştı. Şimdi de elinde yavrusunun bir tutam saçı vardı işte. Ebru artık dokuz yaşındaydı. Genç kızlığa adım atan, harikulade güzel, tatlı, gamzeli gülücükleriyle parıldayan kumral bir çocuktu. Evi geçindirme sorumluluğu mu, günlerini dışarda birçok kişiyle birlikte geçirmek ve mücadele etmek zorunda olması mı, nedendir bilinmez ama, aradan geçen yıllar kocasını daha olumlu yönde etkilemişti. Onun en büyük tutkusu oğlu Hakan ve Sibel’in ruh sağlığıydı. Ne var ki kadın atlatamamıştı. Zaman zaman migren ağrılarıyla ağlama krizleri birlikte geliyor, sanki o eve rastlantıyla gelmiş bir ruh gibi, insanların arasından çekilip gidiyor, kendi acılı dünyasına sığınıyordu. Bu krizler sık sık geliyordu ama iki kez çok ağır olduğu için psikiyatri kliniğine yatırdılar. Sibel bu yıllar içinde çöktü gitti. Kocasının bir başka çocuk -belki de bir kız- yapmaları önerisine şiddetle karşı koydu, istemedi. Hakan, böyle tuhaf bir atmosferde büyümesine rağmen son derece akıllı, sağduyulu bir çocuk oldu. Okulda başarılıydı, diğer arkadaşları gibi o da bir bilgisayar kurduydu, ne var ki onun bilgisayar karşısında geçen vakitleri sadece eğlenceye ya da haberleşmeye değil, bir amaca yönelikti. İyi bir araştırmacı olarak tahminine göre, bu devirdeki her öğrenci gibi Ebru’nun da Facebook, Twitter, Instagram gibi sosyal medya ağlarında bir izi bulunmalıydı. Bir yerden çıkardı nasıl olsa. Annesine yardım edebilmenin tek yolu buydu. Böylece kızıl saçlı, burnunun üstü çillerle dolu sevimli oğlan, aylarca bu işin peşine düştü. Her gün okuldan geldiğinde bir iki saat araştırma yapıyordu. Uzun süre bir şey bulamadı; sonra sosyal medyada değil ama bambaşka bir yerde, onu heyecanlandıran bir buluş yaptı. Okul yıllıklarını tarıyordu. Törenlerde çekilmiş toplu resimler, öğrencilerin kişisel sayfaları, okul gezilerinin anıları gibi hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmadan hem de. Hakan'ı heyecanlandıran resim de Milli Park’a yapılan bir okul gezisiydi. Okulun sayfasında resmi olarak yayınlanmıştı. Resimlerde kızlı erkekli öğrenciler, iki hanım öğretmenle çeşitli hatıra pozları vermişler, bazen de haberleri olmadan gezerken yansımışlardı fotoğrafa. Ebru, kimi daha yakın, kimi uzak olmak üzere en az altı fotoğrafta net olarak görülüyordu. Salondaki duvarda resimleri asılı olan kızdı bu; Ebru’ydu. Hiçbir kuşkusu yoktu bundan. Okulu, sınıfı, numarası belliydi. Hakan odaya girip de “Anne, Ebru’nun nerede olduğunu biliyorum” dediğinde, Sibel annesiyle telefonda konuşuyordu. O anda almacı elinden düşürdü. Ertesi gün polise gittiler, polis soruşturma başlattı, okulda inceleme yaptı. Çeşitli yaşlarda yedi Ebru vardı öğrenciler arasın da ama o resimde görülen kızın adı Ebru değil, Esra’ydı. Sekizinci sınıf öğrencisiydi; İzmir merkezli, su arıtma araçları imal eden bir şirketin satış temsilciliğini yapan Fatih Demir adlı birinin kızıydı. Doğum tarihi Ebru’nunkiyle aynı yıl, yalnız bir ay farklıydı. Teknik incelemeye göre Sibel’e yıllardır resimleri gönderilen kızla aynı kişiydi. Polis, Fatih Demir’in evine gitti. Adam durumu inkâr ediyor, Esra’nın kendi öz kızı olduğunu, karısının Esra’yı doğururken vefat ettiğini tekrarlayıp duruyor, işin garibi hastane ve nüfus kayıtları da onu doğruluyordu. Düzgün bir adama benziyordu, kriminal olaylara karışacak bir tipi yoktu. Esra da ifadesinde babasını çok sevdiğini tekrarlayıp durmuştu. Adam bir daha evlenmemişti, Esra tek kızıydı. Olaylar yüzünden aklını kaçırma noktalarına gelen Sibel Hanım, Ebru’yu görmek için izin almış, onunla konuşarak çocukluk anılarını canlandırmaya çalışmış, oyuncaklarını, bebeklerini göstermişti. Üç yaşında bir çocuğun zihninde kalan bazı anılara ulaşmaya çalışıyordu. Ne var ki başaramamıştı. Kız babasını çok sevdiğini tekrar edip duruyordu. Sonunda aile, Ebru’yu geri alabilmek için dava açtı; ellerindeki bütün delilleri teslim ettiler, hazırlık tahkikatı yapıldı ve deliller kuvvetli görülerek açılan dava Atıf Bey’in başkanlığındaki mahkemenin önüne geldi. Duruşmalar boyunca Fatih Demir garip bir biçimde sessiz kaldı, hiçbir soruya cevap vermek istemediğini belirtti, bu da üzerindeki şüpheyi kuvvetlendiren en önemli etken oldu. Sadece mahkeme heyetine yalvarıyor, bu işin üstüne daha fazla gitmemeleri gibi akıldışı bir istekte bulunuyordu. Sibel Hanım ise duruşmalar boyunca gözünü adama dikiyor, sanki onu bakışlarıyla çarmıha germek istiyordu. Mahkeme heyeti, Fatih Demir’in hiçbir şey söylememesini ve aleyhindeki delilleri göz önüne alarak kızın, kaçırılmış Ebru olduğundan neredeyse emindi artık ama karar aşamasından önce Atıf Bey, davaya müdahil olanların DNA örneklerinin tespiti için adli tıbba yazı yazılmasına karar vererek duruşmayı erteleyince, baştan beri sessiz kalmış olan Fatih Demir “Ne olur, bunu yapmayın” diyerek hâkime yalvarmaya başladı. “Ne olur bunu yapmayın, felaket olur” diye tekrar edip duruyordu. Bu durum adamın suçunu itiraf etmesi gibi bir şeydi. Karar duruşmasında herkes mahkeme salonunda hazırdı. Sibel Hanım kızını o gün alacağından emindi. Atıf Bey duruşmayı açtı ve adli tıptan gelen raporun, herkesi hayrete düşüren sonucu açıklandı: Esra Demir, Fatih Demirin öz kızıydı; Ebru değildi. DNA’sının da Sibel Hanım ve eşiyle hiçbir benzerliği yoktu. Mahkemede bir uğultu yükseldi. Heyetin de kafası karışmıştı. Oysa herkes sonuçtan o kadar emindi ki. O sırada Fatih Demir konuşmak istediğini belirtti. Mahkeme heyetine gerçeği anlatacağını söyledi, çünkü rapordan sonra artık gizleyecek bir şey kalmamıştı. Atıf Bey hem mahkeme reisi hem de bir insan olarak durumu çok merak etiği için Fatih Bey’i sorguya aldı. “Yıllardır Sibel Hanım’a giden bu mektupları sen mi yazdın?” diye sordu Fatih Demirce. O da, “Evet efendim” dedi. Hâkim, “O mektuplarda Esra'nın Ebru olduğunu sen mi belirttin?” diye sordu. “Evet efendim” dedi sanık. “Sibel Yolaçan’a, kızı Ebru’yu kaçırdığını sen mi iddia ettin?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” dedi sanık. “Peki, Ebru’nun kaçırılma olayına karıştın mı?” diye sordu hâkim. “Hayır efendim” dedi sanık. “Ebru’yu tanır mısın?” diye sordu hâkim. “Hayır efendim” dedi sanık. “Esra Demir senin öz kızın mı?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” dedi sanık. “Ebru’yu kaçırmadığın halde kaçırmış gibi gösterdin, ailesinde bu kanıyı uyandıracak mektuplar yazdın öyle mi?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” diye cevap verdi sanık. “Bu davranışının sebebi neydi?” diye sordu hâkim ve sanık anlattı: “Sayın hâkim bey ve mahkeme heyeti, mahkemenin başından beri işlerin bu noktaya gelmemesi ve önüne geçilemeyecek felaketler olmaması için çok uğraştım ama artık saklanacak tarafı kalmaması üzerine bildiğim her şeyi anlatıyorum size. Yıllar önce eşimi bir kız çocuğu doğururken kaybettim, kızımı, annemin de yardımıyla büyüttüm. Esram üç yaşına geldiğinde televizyonda aynı yaşta Ebru adlı bir çocuğun kaçırıldığını duydum. Annesi, yani bu hanım, Sibel Hanım dayanılmayacak kadar çok acı çekiyor, çocuğunu kaçıranlara yalvarıyordu. Basından bu olayı izlemeye devam ettim. Kaçırılan çocuk, Esrama benziyordu. İkisi de kumraldı, burunları kalkıktı. Küçük Ebru’yla ilgili hiçbir talep gelmemiş, kaçıranlar aileyle irtibat kurmamıştı. Bu durum açık olarak -ne yazık ki- küçük Ebru’nun belki tecavüze uğrayarak, belki de başka nedenlerle öldürüldüğünü gösteriyordu. Annesi babası umut kesmiyorlardı ama bana göre durum çok açıktı. Buna rağmen bir yıl bekledim. Aradan geçen zaman ne yazık ki tahminimi haklı çıkarıyordu; polis de aynı görüşteydi zaten. Kadıncağızın acısı beni çok etkiledi. Ekranda döktüğü gözyaşları, nasıl bir cehennem azabı çektiğini gösteriyordu. Bunun üzerine onun acısını hafifletecek, onu bir yalanla dahi olsa teselli edecek bir yönteme başvurdum. Aynı yaşta olan kendi Esramı Ebru gibi göstererek onu cehennem azabından kurtardım. Ona mektuplar, resimler gönderdim. Eğer bu dava olmasaydı, sevgili kızının yaşadığını, mutlu olduğunu sanarak deva bulacaktı. Ama şimdi ne olacak bilmiyorum efendim. Hepimizin dünyası yıkıldı.” Adam susup yerine oturduktan sonra bir sessizlik oldu, kimse ne diyeceğini bilemiyordu. Bu şaşkınlık içinde, yüzü bembeyaz kesilmiş Sibel Hanım’m ayağa kalktığını gördüler. Sibel birkaç adım atıp Fatih Bey’in önüne geldi, adam da ayağa kalktı; olayın iki kahramanı bir süre öyle kaldılar. Sonra Sibel Hanım adama “Yalancı!” diye bağırdı, çantasından çıkardığı tabancadaki altı kurşunu onun üstüne boşalttı. Fatih Demir hastaneye yetiştirilemeden öldü, Sibel cezaevine gönderildi. Duruşmalar boyunca öldürme sebebi olarak hep aynı şeyi tekrarlayıp durdu: “Yalan söylüyordu, öldürdüm, çünkü yalan söylüyordu, ölmeyi hak etti, çünkü yalan söylüyordu.
  • Bir an gelirki artık boşverirsin,kendine ve her şeye,karşı siperlerden yağmur gibi kurşun yağarken aldırmazsın ve yürümeye devam edersin,bunun adı aslında intihardır ama aynı zamanda bu kıyametin ortasında ilerleyen,yatan,ölen,yaralanan,herkesin en iyi en mükemmel yanlarının kendi içinde toplandığını hissedersin,bir arkadaş toplantısında ortamın tüm neşesini kendinde toplamak gibi bir şey bu. Bu duygu ,ölülerin şarkı söyledikleri andır işte...

    Faşist hükümet darbesi,teknik olarak iyi hazırlanmış,başarısız olma olasılığı bir sözcüğe bağlı "umut" .İçi boş ya da dolu, umut umuttur.
    Bir tarafta Franconun ordusu,kibritler gibi sımsıkı dizili ,faşistler ve Araplar.İspanyolların deyimiyle Mağripliler.Franco,o dönemde İspanya'nın sömürgesi olan Fas'da garnizon komutanı. Ordusunu alıp Madride yürüyor Cumhuriyeti yıkmak için.Daha önceki kominist darbeleri iyi inceleyip faydalanmış olmalı,Troçki'nin darbe tekniğini Troçkicilerden daha iyi biliyor çünkü.Kıyıcılıksa,o zaten fazlasıyla mevcut.İçi cehennem gibi yanıyor,her şeyi kendi cehennemine çekmek amacında.
    Diger tarafta koministler,sağçı soysalistler,solcu sosyalistler ve barışçılar.Barışçılar genelde arada kalmiş, iç savaşın ortasında barışçıları nereye sürersen oraya gider.Hükümet faşist Francoya karşı,Franco ordunun tek hükmedeni.karşı tarafsa anarşistlere emanet.Şaşılacak şey ,ki anarşistlerde şaşırır bu duruma, polis de hükümetten yana.Bir zamanlar anarşistlere(uluslarlarası anarşiştler,işleri devrim yapmak) türlü işkenceler eden polisle şimdi kolkolalar.Hükümet bu anarşistlere silah dağıtırken elleri titrer,Franco belasından sonra ilk iş olarak bunlardan kurtulmayı düşünüyor, gitsinler Çine,Polonyaya orda yapsınlar devrimlerini der gibi bir titreme bu ,ama şu an onlara mecburlar.

    Korku gözlerden belli olur derler, yanlış.Korku sigaranın nasıl içildiğiyle anlaşılır.Derin nefesler alıyorsa biri, aralıklarla, kaybedecek bir şeyi yoktur,bomba yüklü bir araçla az sonra dehşet saçan mitralyözlerin üstüne son sürat gidecektir.Nefes kesik kesik ve sıksa korku yaklaşmaktadır,bu acelecilikse korkuyu belli etmemek içindir.Sigara yakılmış ancak uzun süredir tek nefes alınmamışsa az önce kurşuna dizilen bir faşist subayın akan kanına, bir çocuk tarafından parmak basılmış ve duvara "faşistlere ölüm" yazılmıştır,bu nefes almama gelecekten umut kesildiği manasındadır.Sigarasını yakmak için sırf sigarasını içebilmek için üzerinde 20 kiloluk patlayıcılar taşıyan arkadaşını önden gönderip arkadan yavaş yavaş gelen adamın sigara içmesi olsa olsa umutsuzluktur.Zifiri karanlıkta ,herkes karanlığa ateş ederken,nereye ateş ettiğini bilmeden,sanki gece tarafından biçilen iki adam bir sipere gizlenmişken.Birisi omzundan vurulmuş diğeri bacağından.Omuz ve bacak diye geçmeyiniz ,omuz kolla birlikte kopmuş,bacaksa nerde olduğu belli değil,biri kolunu biri bacağını bırakmış,aynı sipere sığınmışlar birer sigara yakarlar,bu sigara içişi kardeşliktir.Çatışma durulunca sigarasını yakar biri,ve dahil olduğu vahşete bakar,bir damla yaş düşer sigarası söner bu cesarettir.Sigara yakılmadan ağızda taşınıyorsa, az evvel ,baştan aşağı silahlı üç kişinin olduğu karakola girilmiş ve çıkılmış demektir,ufak yaralanmaları yaralanmadan saymayız,bu özgüvendir.
    Alcazar kalesinde faşistler rehineleri tutarlar,çoluk çocuk.Bir baba sigarası umrunda değil duvarlara ateş eder,bir baba çocuğu kaleye hapsedilirse sadece duvarlara ateş eder,sigarasını kurşunları bitince yakar,bu bilinmezliktir.

    Daracik bir sığinakta ilerlerken , karanlıkta ,ince uzun bir tünel ,5 kişi ilerliyor,birinin elinde alev silahı.Karşı uçta duvara yapışmış faşitler korkudan titreyen,alev silahlı adam faşist subayla göz göze gelir ,kurşunlar uçuşur,insan gözünün içine baktığı birini diri diri yakabilir mi? Sıgınaktan çikmak icın gerisin geri dönülür ardarda 5 sigara yakılır ,bu tereddüttür.

    3 kişi baskında 2 si geri döner ama üç sigara yakılır bu yastır.
    Bu vefadır.
    Bu özlemdir.

    Sigara bazen çok şey anlatır,ülķüsünü savaştıranlar eşit değildir,iki tarafta insanlıktan bahseder,eşit değillerdir,karşılıklı olarak kurşun sıkarlar kurşunları bitince ideoloji sıkarlar ama eşit değillerdir,bir taraftakinin sigarası vardır çünkü,yakar,çömelerek içer,eşitliği sağlamak için karşı tarafa sigara verilmelidir,bu sigara işte o kadar önemli bir merettir,eşitlik sağlanınca düşmanlık kaldığı yerden devam eder,bir sigara oysa sadece beş dakikalığına barışı sağlamıştır, sigaranın öğütlerini dinleseydiler bu kadar kıyıma gerek kalmazdı.Ama kin ,kullanılmış atılmış tekrar bulunup yine kullanılmış o kin,mavi tıraş jiletleri gibi yüzlerce kez kullanılmış pas tutmuş o kin sakalları ve diğer şeyleri kesmeye devam eder yine.

    Savaşanlar sanılanın aksine hep çocuk kalırlar büyümezler,yaralılar ilk sargı bezlerini değistirmek istemezler kanlı kanlı dolaşmak hoşlarına gidiyordur çünkü,tıpkı bir çocugun kesilen eline sargi bezi sarması ve bakip bakıp gülümsemesi gibi,yara iyileşir ama sargı bezinden ayrılmak istenmez,çocukluğun en güzel adetlerinderdir bu.Eli sargılı adam sargısız eliyle bir sigara yakar bir kaç nefes alır sonra onu sargılı eline yerleştirir,bu çocukluk değilde nedir?
    Sigaralar yakılmadan ağızdaysa bunun iki nedeni vardır ya son sigararadır,doğru an bekleniyordur ya da faşist tankları geliyordur,durdurulması gereken tanklar,durdurulmazsa savaşın seyrini değiştirecek tanklar,siperde milisler yerle neredeyse bir ,tankların paralelinde olabildiğince yakın olmaya çalışıyorlar,ağızlarda yanmamış sigaralar elde dinamitler, dinamitçiler vakit kazanmak için sigaralarını yakarlar ve beklerler hedeflerinin gelmesini,dinamit sigarayla ateşlenmelidir,bu milislerin bir buluşudur,onlarca ölünün ardından tecrübe edilerek bulunmuş.

    Hükümlüler ki hüküm giymek için ceketlerin omuz bölgelerinde parlaklık olması yeterlidir,bu parlaklığı oluşturan şey tüfek olabileceği gibi bir biletçinin omzuna astığı para çantasıda olabilir.Ama farketmez parlaklık parlaklıktır.Hükümlüler ikiye ayrılır idamlıklar ve diğerleri,idamlıklar zindanlarda tutulur,zifiri karanlıkta,burada içilen sigaraların manası adamına göre değişir,içende hafif bir tebessüm varsa bu özlemdir,kendi ölümüne olan özlem.Bir başkası sigarasını yakarken ellerini titretmişse bu korkudur ama ölüm korkusu değil,işkence korkusu.İşkenceden korkan kişinin bildiği çok şey var demektir,söyleyecek çok şey demek o kadar çok ölüm demektir,işte bu işkence korkusu bu el titremesi buna işarettir.Kibrit sigara yakıldıktan sinra hemen söndürülmüyorsa şu perişan yüzü ,kendi yüzünü anımsatmak istemesidir,bu korkudur,ölüm korkusu yine değil,yalnızlığın korkusu.Sesler bir sigaranın yakılmasını sağlayabilir,kurşun sesleri,otuz kişilik bir grup kurşuna dizilirken seri silah seslerinin gürültüsü,sonra tek tek silah sesleri, ölmeyenlerin işini gören sesler,bu tek tek sesler zindanlardaki hükümlülere yaktırır sigaralarını,bu yastır,karanlık bir yas.Zindandakiler genelde birbirleriyle konuşmaz,bir ölüyle konuşmak istemezler,konuşanı tek tük çıkar ve bir sigara yakar,bu konuşan rüyadır,kırlara çıkmış,güneşe bakan oğlunun kısık gözlerine büyülenmişçesine bakan birinin rüyası.
    Zindandakiler artık politikayı düşünmezler hatta koğuştakiler bile düşünmez,politikadan olmaz ya biri ağzıni açacak olsa,yumrukla sustururlurdu.Politika konuşmaz, artık duygular konuşur,ve bir madeni para konuşur,mahkumların elinde kalan sigaraları hariç son şey.Ve boyuna yazı tura atılır.

    Manastırın önünde iki adam ,kimseden emir almadan gönüllü olarak nöbet tutup gözcülük ediyorsa.Bunu gören binbaşı sigarasını yakıyorsa ve iki dalda nöbetçilere veriyorsa bu garip bir şeydir,asla karşımıza çıkacağını düşünmediğimiz bir şey; iyi niyet...Bir yerde biraz iyi niyet birazda yürek kaldıysa bunun şerefine elbette bir sigara yakılır,en güzel sigaralardan biri,bu sigarada kardeşçe sarılma isteği gizli mizli değil apaçık olarak izlenir.

    Uçağına atlamış bir kominist pilot,görevi faşist kanyonlarını bombalamak,ama uçaksavarlar amanvermez,her pikesine karşılık verir,pekala kamyonlar her şartta bimbalanabilirdi ama olmadı,gerisin geri burliğe uçuldu,bu korkaklık değildi belki unutkanlıktı ama korkaklık olarak algılanmıştı,korkmayan bir adama ödlek muamelesi yapılırsa yapılacak iki şey vardır, haykıracak noktaya gelene kadar içki içip sarhoş olmak ya da beş sigarayı ardı ardına içmek,bu içişe gözler ve boş bir duvar eşlik eder, olabilecek en az göz kapağı açılıp kapanmasıyla duvara bakarken dalmış bir çift göz.Pilot ikisini birden yapar hem sarhoş olur hem ardı ardına sigaralarını yakar,bu öfkedir,ve çirkindir,öfkeki bir adam sarhoş öfkeki bir adamdan daha az çirkindir.

    Madrid önlerinde postal sesleri,faşistler süslenmiş geliyorlar zaferi taçlandırmak için,bir anarşistin babasıda Madriddedir,şehirden kaçmazsa büyük ihtimalle kurşuna dizikecektir,ama kitaplarını bırakıp kaçmak istemez,bur yaştan sonra kitaplarım olmadan zaten yaşayamam kaçmanın manası ne derken içkisinden bir yudum alır ve sigarasını yakar, bu kayıtsızlık mıdır? Hayır bu kayıtsızlığa benzeyen küçümsemedir,bu sigaralar hep birbirleriyle karıştırılır.
    Bir merdivene oturulmuş,karanlık,gözler gökyüzüne çevrilmiş,yıldızlar mı,ay mı görülmek istenen? Hayır.Beklenen rastgele bir alınyazısı,faşist bombardıman uçakları,bombalarını rastgele bırakıyor gökten,gökten rastgele bir ölüm yağıyor,merdivende oturan adam canı sıkkın ,rasgele bir ölümle ölmek de ölüm mü diye düşünüyor ve köşede gözünü göğe dikmiş bir kediye bakarak sigarasını yakıyor, bu sigara isyandır,çarpık alınyazısına isyan.
    Sedyede bir yaralı ağzı açık bağırıyor gibi,uçak seslerinden,el bombalarından,şarapnel vızıltılarından bağırıyor mu yoksa az önce bağırtısı bitmiş mi anlaşılmıyor,yanan bir sigara yanıbaşında tütüyor oysa ,ağzından düşmüş,ölürken haykıran bir adamdan kalan son şey,bu sigaranın manasını sadece hâla tüten sigara söyleyebilir, oda sadece sormaya cesareti olanlara.

    Hücüm ederken insanın ensesinden vurulması pek hayra alamet değildir,vurulan adamın arkasında bir sigara yakılmışsa ve dudak yerine dişlerin arasında tutuluyorsa bu ihanettir.Tüm tanklar birbirine benzer akan kanda öyle,tanklar az buçuk kördür ve gedik açmak için körlemesine giden bir canavar biçilmiş kaftandır,Madrid'e doğru bir gedik,arkası kesilmez diğerleride peşi sıra gedikten geçecektir,hattı geçen tankların arkasından bakılır sadece,belki biri 7.65 ini ateşler ve şarjör boşalınca toz bulutunun arkasından, kaçınılmaz sigarasını yakar, bu sigara yitirilmişliktir bir kentin yitirilişi.

    Bir sigara yakılmıştır,yakıldığı unutulmuş,akılda bir cümle evinin balkonundan dışarıyı seyreden biri,gece,sessizlik,hava soğuk ama üşütmez,hafif bir titreme vardir ama bu soğuktan değildir."nasıl yoksul olacaklarını öğreteceklerdi onlara" bu cümle ile titremektedir ta ki sol el parmaklarında bir yanma hissedinceye kadar.Mantıklı olan hareket içeri gidip yatmaktır ama bir sigara daha yakılır. Her güzel şey biter ,acıyı anlatsada güzeldir,bitsede güzel.

    Bu kitabı okuyun sonra Pablo Nerudo'nun Yürekteki İspanya kitabına başlayın orada bu şiiri okuyun ve bir sigara daha yakın.

    Akbabalar
    Hainler:
    Şu ölmüş evime bir bakın
    Yaralı İspanya'ya bir bakın
    Ama her ölmüş evden, çiçek yerine
    Çıkıyor kızgın bir maden,
    Ama İspanya' nın her yarasından
    Çıkıyor bir İspanya daha,
    Ama her ölü çocuktan
    Bir tüfek çıkıyor bakan
    Ama her cinayetten
    Bir gün yüreginizde gerçek yerini
    Bulacak mermiler çıkıyor.

    Soruyorsunuz, niye
    Şiirlerim düşten ve yapraklardan
    Yurdumun büyük yanardağlarından
    Söz etmiyor diye?

    Gelin görün sokaklardaki kanı
    Gelin görün
    Sokaklardaki kanı
    Gelin gorün sokaklardaki
    Kanı

    Pablo Neruda

    Son bir şiir daha; kitabın çevirmeninden;

    ışıkları tutamıyorum
    avuçlarımdan kayıyor
    karanlık en büyük korkum
    gece gittikçe çoğalıyor

    halıda kan izleri buldum
    cıgarası hala yanıyor
    cesedin başına oturdum
    gözleri bir tuhaf bakıyor

    bu çocuğu tanıyordum
    yıllardır yalnız yaşıyor
    bütün mektuplarını okudum
    kimseyle anlaşamıyor

    cinayeti otele duyurdum
    telefonlar üst üste çalıyor
    sabaha karşı başladı sorgum
    polis öleni ben sanıyor

    Attila İlhan
  • Yazı -kışı anlıyorum da; hazan mevsimini özlüyorum şehirde. Özlüyorum dalların ucunda kalmış ve olgunluktan çatlamış elmaların boynu bükük yalnızlığını.
    Özlüyorum dikenli dalları arasından bakan töngellerin kahverengi gözlerini.
    Soba üstünde yanık kestane kokularını, zarını terk eden fındığı… Kuzinenin fırınında mısır ekmeğini…
    Özlüyorum.
    Hazan hüzündür her yerde.
    Büyük şehirlerde büyük.
    Mevsim şeridinde yeşille beyaz arasındaki sarı.
    Sarı; bir yaşamdan çekiliş, bir ölüme hazırlanış…
    Bozulan bağlar ve bostanlar.
    Yükünü boşaltmış meyve ağaçları.
    Çürüyerek yeni başlangıçlara mayalanan güz.
    Yeşilin; sarıdan kızıla dönüşürken oluşturduğu o muhteşem peyzaj, o renk cümbüşü yok şehirlerde.
    Rüzgârın getirdiği üç beş yaprakta olmasa, sonbahar sesizce terk edecek yerini kışa.
    Paltonun üstündeki pardösü hatırlatıyor sonbaharı.
    Şehirler çırılçıplak.
    Yok, buralarda sonbahar.
    Yok, bağ- bostan bozumları, köy fırınlarındaki fasulye- mısır kokuları, yayla göçleri, dikenli tellere takılan koyun yünleri.
    Güneşin sahte gülücükleriyle kendini duvar diplerine atan ihtiyarlar var buralarda; birde serin akşamüstleri.
    Çalılarla örtülü tümseğe sırtını veremiyor burada yaşlılar.
    Üzerine basınca çıtırdayan sesini duymayalı çok oldu yaprakların.
    Burada, park temizlikçisinin süpürgesi ucundan çöp kamyonuna yüklenen kuru yaprakların bende uyandırdığı his, hafızamı zorluyorsa da, ruhumu doyurmuyor.
    Salkımı kalmamışsa da üzüm tanelerine rastlanırdı bozulan bağlarda.
    Toprağından yeni sökülmüş çamurlu kök sebzeler…
    Göçmen kuşlarda uzaklarda…
    Haydi oğlum, bu pazar vur kendini kırlara…
    Koruluklara.
    Topla son güneşin ılık ışıltılarını.
    Yapraklar düşmede bilinmez nerden, Gök kubbede uzak bahçeler bozulmuş sanki
    Yapraklar düşmede bilinmez nerden,
    Gök kubbede uzak bahçeler bozulmuş sanki
    Yapraklar düşmede gönülsüz
    Ve geceler ağır dünyamız kopmuş gibi yıldızlardan
    Kaymada yalnızlığa
    Hepimiz düşmedeyiz, şu gördüğün el düşüyor
    Nereye baksan hep o düşüş
    Ama biri var ki bu düşenleri tutuyor yumuşak ve sonsuz.
    Rilke
  • Güzin ablam kitaplardır benim, diyen biri için Fahrenheit okumak korku reflekslerini canlı tutmaktır.

    Ilk cümlede kitabın içeriğinin büyük çoğunluğuna değindiysem de içerik değil nedenler ve sonucları anlatmaktır kitapların amacı.

    ~Spoiler içerir.

    Peki siz bir kitabı okumaya nasıl karar verirsiniz?

    Kapağı, içeriği, tanıtım yazısı, eleştiriler, beğeniler, basım sayısı, yazarı, ismi... uzar gider. Çünkü hepimizin algıda seçiciliği farklı. Fahrenheit 451 tuhaf bir isim, merak uyandırıyor. Ne demek bu Fahrenheit 451?

    Fahrenheit= Derece
    451= Kağıdın tutuşma derecesi.

    Evet kitaplar yakılıyor. Hemde bu işi kıvılcımların çoğalmasıyla ilk yardıma gelen itfayeciler yapıyor.

    Düşünsenize 110 arıyorsunuz ama neden? Kitap ihbarı...

    Kitap ihbarı yabancısı olmadığımız bir durum, aşinalığımız cok fazla. Ne yazık ki devlet düzeni oluşturan her iktidar kitaptan korkmuştur.

    Fakat bu eser 1984 gibi kitaplara ve düşünmeye karşı değil. Aslında düşünmeye karşı oluşu düşünmenin insanları mutsuz ettiği fikridir.

    Farklı eserleri anımsatan bir kitap. Oblomow'u okurken inceleme yazmanın zamanı geldiğini fark ettim. Çünkü;

    Oblomow da bu fikirdeydi.

    "Eskiden bir çocuğa hayatın ne olduğunu erken anlatmaz, çileli ve çetin bir hayata hazırlamaz, çocuğu kitaplarla yormazlardı. Çünkü kitaplar türlü sorunlar çıkarır, bunlarda insanın yüreğini, kafasını kemirir, hayatı kısıtlardı."

    Oblomow - sayfa 128


    Kitaplar insanlara yaşadıkları veya yaşayacakları hayatları anlatıyordu. Belkide hiç yaşamayacağı korku duygusuyla tanıştırıyordu. Kitaplar bilgilerle yükler oluşturuyordu.

    Buda bir bakış açısı olsada kitaplar bir çocuğa hayal gücü, bir anneye annelik, bir babaya babalık, bir yalnıza dost... ve insana yüzyıllar önce yaşamış insanlarla sohbet etme imkanı sağlıyor. Başucunuzdaki sadık dostunuz oluyor. Varlığını bir sizin bileceğiniz anlamları çağrıştırıyor...

    Fahrenheit distopyanın yaşanmaya başladığı teknoloji zamanına ve insanların seçimlerine değiniyor. Günümuzden 500 yıl sonrası anlatılıyor. Insanlar okumamayı kendileri tercih ediyor. Ilk önce fotoğraf, kamera, televizyon sonra telefon, internet, kapsüller, mekanik tazılar... insan, hayatına giren teknoloji ile körelmeye başlıyor. Okumak istemiyor, mutluluğu düşünmemeye bağlıyor. Düşünmeyen insan eğlenen mutlu insandır.

    Bu süreçte yanmayan evler yapılıyor. Artık güvenlik sağlam. Peki itfayeciler ne iş yapacak. Düşününce mutsuzluk hakim oluyorsa ilk iş tabiki kitapları yakmak. Bu işten devletten memnun sorunsuz tek düze bir hayat. Evet evet kitapların olmaması sorunsuz çünkü neden? Diyen yok. Dayatılan ne varsa kabul. Sigaranın zararını bilmeye ne gerek var ki. Mutlu ediyorsa seni iç.

    Yani belli kitaplar değil yasak olan, elinize geçen her yazı ve kitap yakılır. Itfayecilerin yeni görevi insanları düşünceden uzak tutmak ve mutlu etmek.

    Ilk basta devlet bir sansür veya bir dayatmada bulunmadı, insanlar bu hayatin temellerini attı. Okumayı red etti. Televizyon izlemek keyif verdi. Kitap okumaya zaman ayıramıyorum demeler çoğaldı. Klasiklerin özeti çıkarıldı. Daha sonra özetin de özeti çıkarıldı ve zamanla insan kısa zamanda çok bilgi diye ansiklopedileri iki üç cümleye sığdırdı. Hayat, eğlenmek için zaman yaratmak adına her şeyin özet halini sunmaya başladı.

    Insanlar dekor olarak duvar büyüklüğünde televizyonlar aldılar. Bu televizyonlarda aptalca öğütler ve insan beynini uyuşturan programlar yapıldı. Büyük Birader'in hakla iletişimi ve denetimi sağlaması gibi. Tek kanaldan yayın ile hipnoz edilen insanlar söyleşi bile korkutucu. 500 yıl sonrasını beklemeye gerek Yok, herkesin gayesi büyük bir televizyon almak, iki farklı özellik için binlerce tl ile bir telefon sahibi olmak, distopyalar içinde yaşıyoruz farkında mısınız. Sinsi bir teknoloji hastalığına kapılmış durumdayız. Dahada devam ediyor...

    Okullar sembolik açıldı. Entellektüel kavramı hakaret sayıldı. Artık sürü bir birinin aynıydı. Peki suç kimde. Devlette mi, insanda mı?

    Her şeyin secimi biziz. Guy Montang sonradan her şeyin farkına varıp hayatın farklılıklara ihtiyaçlarını anlasa da çoğunluğun oluşturduğu düzene karşı çıkması çok güçtü. Kitapları yakmakla görevli birinin karşı olduğu bir şeye sempati duyması ile başlıyor olaylar. Farklılıklardan beslenir hayat bunu fark etmekle başlıyor Montang'ın macerası.


    Etkietkilyici cok yönleri var kitabın. Kitaplarından ayrılmak istemeyip kitaplarla birlikte yakılan kadın gibi.

    Düşünmekten vazgeçmeyen kitap insanlar gibi. Kitap insan, yakılan kitapları ezberleyen ve onları daha fazla kişiye anlatmak için durmadan okuyan, anlatan insanlar. Size kendini ben Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sıyım diye kendini tanıtan insan gibi.

    Kasvetli bir kitap. Dram deseniz değil, ama üzülüyorsunuz. Korku değil ama korkuyorsunuz. Trajedi değil ama gelecek gunlerin trajedisinin aşikarlığı ile irkiliyorsunuz. Bilimkurgu'nun duygularla harmanlanmış şekli. Dili çok iyi değil, akıcılığı kesik, bunlara rağmen Içeriği icin okunmaya değer.

    Keyifli okumalar!
  • "Sesini yükseltme! Unutma ki seslerin en çirkini eşeğin sesidir."
    Lokman Suresi; 19. ayet

    OKUMAK ÖĞRENMEKTİR, İNSAN KEŞFETMEK GÜZELDİR !

    İlk defa Aziz Nesin okudum. Zaten aklımdaydı ama Tuco Herrera sebep oldu diyebilirim, malum kendisinin has adamlarından, babam diyor.
    Tuco inceleme de istedi,istemese de muhtemelen yazardım. Bu inceleme için Tuco'ya söz verdim ve ona ithaf olsun :) niceleri hatırım için yaz dedi de kıramazdım onu darılırdı :) Bakınız Mülayim misali , sonuçta yazı mı tura mı demeyin okudum kitabı ve dik geldi düşüncelerim :)
    https://www.youtube.com/watch?v=rgtW_35Df-k

    Kitap kısa öykülerden, yer yer hatıra veya denemeye benzeyen yazılardan oluşuyor. Yazarı tanımak adına tek başına ölçü olur mu, olmaz elbette çünkü hem çok fazla eseri var hem de hayatına dair yazdığı kitaplar var. Fakat yine de çok faydalı ve keyifli bir okuma oldu benim açımdan, çoğu neşeli ama hep de bir hüzün payı olan bu yazıları okumak.

    Neden bugüne kadar okumadım peki? İlle de somut olarak işte şundan diyemesem de, 90lı yıllarda çocuk olduğum için ve hayata bakışımız hayli farklı olduğu için önyargılı veya mesafeli kalmış olabilirim. Bugün bunun gereksizliğinin farkındayım ve okumaya devam edeceğim çünkü aynı fikirde olmamız zaten gerekmiyor.

    Neydi onu toplumda marjinal bir yere getiren? Fikirleri mi, inanç ya da inançsızlığı mı, farklı bakış açıları geliştirmesi mi, elbette daha iyi tanıyanlar bu konuda bilgi sahibidir, henüz yolun başındayım. Öldüğünde kimileri onun için, "İnanmadığı yere gitti" demişler. Bilemem artık tam olarak ne yaşadı , bir insan teki olarak hepimiz gibi göçüp gitti bu dünyadan.

    İncelemenin en başına bir ayet ekledim, aslında hep inanırım ki, hakikati kimin dile getireceği hiç belli olmaz. Bazen hacı,hoca dediğin adamların söylemediklerini Aziz Nesin gibiler söyler. Kitaba ismini veren hikaye gerçekten çok özeldi. "Ah biz eşekler" Okuyanlar bilir, eşeklerin eskiden bir dili olduğunu fakat bunun bir süreçten geçerek sonunda Aİ sesine dönüştüğünü kurgulamış yazar, güzel de etmiş. Kurtların saldırısını hafife alan eşeklerin bir gün ne kadar çaresiz hale geldiğini anlatıyor. Aklıma ister istemez dolar kurunun günümüzdeki durumu geldi,
    "Dolar 5 lira olur mu? Olmaz canım, 5 oldu, 6 olur mu? Hayır ne mümkün.. 6 oldu 7 olmasın sakın? Ne münasebet.."
    Veya bunu tarihimize de uyarlayabiliriz. Osmanlı, Balkan savaşlarını yara bere içinde atlatmışken, 1. Dünya Savaşını da büyük kayıplarla atlatıp nihayet Kurtuluş Savaşına geldiğimizde iyi ki artık "eşeklik etmekle bir yere varılamayacağını" çoktan bilen Mustafa Kemal sazı eline almıştı.

    Bir süredir dünyaya ve haliyle ülkemizdeki gidişata daha muhalif baktığım doğrudur. Kitap sitemizin ve daha çok okumanın da bunda katkısı büyüktür. Yine de iktidar olsun muhalefet olsun veya başkaca kesimler hakkındaki düşüncem, doğrusuna doğru yanlışına yanlış demek yönündedir. Topyekün bir kötülemeyi vicdansızlık olarak kabul ediyorum.

    Biraz daha kitaptan bahsedelim. Nesin'in dili hiciv üzerine kurulu malum. Politik kurnazlığı, kültürel yozlaşmayı, kişisel menfaatleri çok güzel ve vurucu şekilde anlatıyor. Ağalara, beylere de çakıyor elbette, para düzenine de sallıyor.

    Elimdeki kitabın yayın tarihi 1973, Tekin Yayınevi, 3. baskıymış. Kitabın bir bölümü, ilk 2 baskıda olmayıp bu baskıya eklenenlerden oluşuyor. Şimdiki yeni baskılarda eklenen çıkarılan var mı bilmiyorum. 20 kısa öykü-deneme var kitapta.

    Hepsine tek tek değinemesem de bazılarından daha fazla etkilendiğimi söyleyeyim. Özellikle;
    Ah Biz Eşekler, Allah Kabul Etsin,Bizim Ev, Neden Bu Hale Düştük, Marta Tore Öldü,Ramazan Aydın,Fareler Birbirini Yer çok hoşuma giden yazılardı.

    Epeyi uzattım, son olarak Ramazan Aydın hikayesinden birkaç alıntıyla bitireyim. Bir insan tekine odaklanmış Nesin,kendisinin ve insanların yalnızlığına.

    "Orada beni en çok memnun eden şey, yalnız başına olmamdı. Çoktan beri bir türlü yalnız kalamıyordum.Çok uzaklarda tatlı bir anı gibi kalan güzel yalnızlığımı neredeyse unutacaktım."

    "Nasıl olup da yalnızlıktan hoşlandığıma şaşanlar; dahası bendeki bu yalnızlık özlemini yapmacık bulanlar bile var.Nasıl mı yalnız yaşayabiliyorum? İşte böyle. Önce bu, insanın yalnızlıktan ne anladığına bağlıdır. Kendi başına kalınca,hiçbir zaman salt yalnız olmuyorum ki. Çok yalnız kaldığım için, yalnızlığımı çoğaltıp, tek başımayken de kalabalık olmasını öğrendim."

    Hikayenin kahramanı Ramazan Aydın'dan bir duvar yazısıyla bitirelim,

    "İlimdir insanların rehberi
    Duvardır berduşların defteri"

    Biz de defter niyetine buralara yazıyoruz işte, Tuco'nun da dediği gibi hep işsizlikten :) O zaman esen ve işsiz kalın. Herkese iyi okumalar..
  • 3-4 hafta sonra çektiğim bir fotoğraftan dolayı heyecanlanıyorum. Tek bir karede türkçü kürtçü kavgalarının ne kadar anlamsız ve düzeysiz olduğunu estetik bir şekilde anlattığıma inanıyorum.

    arkadaki tuğlararı tuval olarak kullandığım iki duvar yazısını görüyoruz fotoğrafta. sol tarafta mavi yazıyla "kahrolsun düzen" yazıyor, aslında bir lanet okuma, bir başkaldırı dışavurumu olan bu ifadenin önüne sigarasını tüttüren mavi tonlu montluların denk gelmesi ile fotoğrafın sol kısmı hazır oluyor.

    sonra bu yazıyı gören türkçü kardeşlerimizin fotoğrafın sağ tarafında "kahpe hdp" ve "yaşasın devlet" yazılarını kırmızı yazı ile tam "kahrolsun düzen" yazısının yanına nakşedildiğini görüyoruz. kırmızının kışkırtıcılığının ve maviyle olan zıtlığının altını çizildiği fotoğrafta karşı taraftaki mavi montluları dengelemek için tek ihtiyacım olan şey kırmızı elbisesiyle yazının o tarafından geçen bir kişi ve bam! işte kırmızımız da orada.

    sanatçı deklanşöre basıyor ve hayat 1/400 milisaniyeliğine güzelleşiyor...
    (ahahahah aynen kardeşim güzelleşiyor, iyi kafaymış hayırlı olsun)