William Shakespeare hayranlarının ve feminist edebiyat severlerin oldukça ilgisini çekeceğini düşündüğüm bir roman #k:535108. Ana karakterleri, 16. yüzyıl İngiltere’sinde yaşayan Emilia Bassano ile günümüz Amerika’sında yaşayan Melina Green’i merkeze koyup, iki farklı zamandan iki ayrı hikâyeyi ortak bir eksende birleştirmiş yazar: Kadın olmanın, “kadın olarak görünür olmanın” zorlukları…
Bu roman her ne kadar bir kurgu olsa da arka planda Shakespeare dönemi erkek egemen dünyasında kadın olmanın ne demek olduğu, dönemin sosyal ve kültürel yapısı, tiyatroya ait detaylar, dönem şairleri ve oyun yazarlarına yönelik bilgiler gibi inanılmaz bir araştırma barındırıyor. Bu araştırma, romanın sonunda bizi şu soru ile baş başa bırakıyor: Bütün o soneleri, oyunları Shakespeare yazmamış olabilir mi? (Bu anlamda romanın sonundaki yazarın notu kısmı beni çok etkiledi.)
Kurgu içinde farklı zaman dilimlerinden ortak bir hikâye anlatımı benim okumayı çok sevdiğim bir şey. Üstelik bunu aradan geçen beş yüzyıla rağmen evrilmiş ama çok da değişmemiş bir konu üzerinden, kadın hakları üzerinden ustalıkla yapmış yazar. En yetenekli kadının bile adını var edebilmek için her zaman bir erkekten daha çok çabalaması gerektiğini çok çarpıcı bir şekilde anlatmış. Kitap isminin Duygu Asena’nın Kadının Adı Yok romanı ile olan isim benzerliği de, farklı zamanlarda, farklı kültürlerde, farklı milletlerden kadınların yaşadıklarının çok da farklı olmadığının bir kanıtı gibi değil mi?
Meraklısına tavsiyemdir, keyifli okumalar dilerim.
“Bir zamanlar sözleri görünmez olmasın diye kendi görünmez olan bir kız varmış.”
Sayfa 520
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Roman, Botter Apartmanı’ndan tanıdığımız Nilüfer’in 1970’li yılların çalkantılı siyasi atmosferinde aşkı ile ailesi arasında kalışı üzerine kurgulanmış aslında. Ancak bu arada kalışta aile ve kadın kavramlarının da sıkça sorgulandığı bir derinlik de var kitapta. Yazar’ın belki de arkeolog olmasından kaynaklı, İstanbul’a ait birçok simge yapı (Mısır Apartmanı, Sansaryan Han gibi) romanda adeta bir karakter gibi yer alıyor. Kitaba ismini de veren Markiz Pastanesi ise duvarındaki meşhur “İlkbahar Panosu”nun Nilüfer’in hayatında bir metafor olarak kullanması ile başrolde.
1970’lerin Türkiye’sinde geçen roman, siyasal olayların bireysel yaşamları nasıl altüst ettiğini ve kadınların bu süreçteki görünmeyen hikâyelerini de çarpıcı bir şekilde yansıtıyor.
Bir romanda sadece adı geçen, aslında çok detaylı fikrimiz olmadığı halde önyargı geliştirdiğimiz bir karakter hakkında yazarın ikinci bir roman yazma fikrini ben çok seviyorum. Empati kurma, başka açıdan bakabilme, birbirimizi anlayabilme duygularımızı beslediğini düşünüyorum. Bu açıdan en sevdiğim örnek Ayfer Tunç’un Kapak Kızı, Yeşil Peri Gecesi ve Osman üçlemesi.
Melankolik bir havası olan bu romanı belki de bu nedenle Botter Apartmanı’ndan daha çok sevdim.
Art arda okumanızı tavsiye ederim.
Bellek ve unutma üzerine kurgulanmış olmasına rağmen aslında bir kadın romanı Annemin Uyurgezer Geceleri
Romanın ana karakteri Şehnaz ile birlikte toplam 4 kuşak kadının yaşadıklarını bilinç akışı tekniği ile anlatıp birbirine bağlayarak kadınların tarihsel ve toplumsal durumlarını çarpıcı bir şekilde yansıtan biraz ağır bir metin bence. Özellikle de işin içine Ayfer Tunç’un Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi romanından aşina olduğumuz, en ufak bir olayda bahsi geçen karakterin yedi ceddini anlattığı detaycı anlatım tarzı eklendiğinde okumak herkes için cazip ve kolay olmayabilir. :)
Roman Şehnaz’ın ilişkisi ile bağlanma ve özgürleşme çabalarını trajik bir şekilde anlatırken aynı zamanda Şehnaz’ın akademisyen kimliği ile de günümüz üniversitelerine ve ülkenin değişen koşullarına da vurgu yapıyor.
Yoğun ve zaman zaman dağılan bir anlatıma sahip olsa da dört nesil kadının ayrı ayrı yaşadığı travmalar nedeniyle psikolojik derinliği olan bir roman.
Romanın en çarpıcı alıntısı da bence bunu belirtir nitelikte.
“Kırk beş yaşındayken kendini asarak öldüren Esme’nin varoluş hikâyesinin yanında anneannemin hikâyesi hiçti.
Elli yedi yaşında beyin kanamasından ölen anneannemin varoluş hikâyesinin yanında annemin hikâyesi hiçti.
Yetmiş altı yaşında… annesi gibi beyin kanamasından ölen annemin varoluş hikâyesinin yanında benim hikâyem hiçti.”
Sayfa 414
Nar Ağacı romanı aslında iki ana karakterinin; Settarhan, Tebrizli soylu bir halı tüccarı ve Zehra, Trabzonlu bir genç kız, birbirlerini bulma yolunda akan hayatlarının nerelerden ve nasıl geçtiğini, 1912 Balkan savaşlarından başlayıp 1. Dünya Savaşı sonlarına kadar Trabzon, Taht-ı Süleyman, Tebriz, Yezd, Bakü, Tiflis, Batum, İstanbul hattında yaşananları tarihi bir anlatımla kendisine atmosfer yaparak anlatan âdeta bir doğu masalı, bir edebiyat şöleni, beş yüz küsür sayfalık bir şiir.
“Kaderin akıl almaz haritasında her şey sanki bu an için tanzim edilmiş” syf 506
Bu romanda aşk, yüksek sesle dile getirilmiyor. Daha çok içe doğru yaşanıp; gözlerden sakınılıyor, zamana emanet ediliyor sanki. Zehra ile Settarhan’ın yolları kesişirken, aslında iki insan değil, iki coğrafya, iki kader, iki yalnızlık birbirine dokunuyor. Savaşların, göçlerin ve yitirilen yurtların gölgesinde büyüyen bu hikâye, kalplerimizin en kırılgan yerine dokunuyor.
Yazarın dili (ah beni benden alan yazarın dili kullanımı zaten) bir nehir gibi akıyor; bazen duruluyor, bazen taşıyor. Betimlemeler yalnızca mekânları değil ruh hallerini de resmediyor. Okur olarak bir olay örgüsünü takip etmekten ziyade, bir hâlin içinde yürüdüğünüzü hissediyorsunuz. Tarihî gerçeklikle kurgu arasındaki çizgi ustalıkla dengelenmiş.
Okumaya başlamadan önce bir aşk hikayesi okuyacağımı düşündürmüştü bana ilk izlenimlerim. Ama kitap bitmeye yaklaşıp da hâlâ Settarhan ve Zehra bir araya gelmeyince biraz huysuzlandım. Tam o sırada şu satırları okudum yazardan:
“Artık bu ırmaklar birleşse Allah’ım” diyorum. Daha ne kadar yol ne kadar fotoğraf gerekecek bana ki bu iki ırmağı birleştirebileyim. Syf 414
Yani, yazar aslında romanın ana karakterlerinin aşkını anlatmıyor bize, onları birbirine götüren yolda hem onların hem
842 sayfayı 10-11 günde okumama rağmen 1 aydan fazla süredir kitabı elimden bırakamadım. Altını çizdiğim, beni etkileyen o kadar çok satır vardı ki, bir noktada alıntıların hepsini paylaşamayacağımı fark edip aralarından seçerek paylaşıp kitaptan ayrılmaya karar verdim :)
Roman gayet akıcı olsa da, tavsiyem benim gibi hızla okumayıp, sindirerek zamana yaymanız yönünde. Çünkü bu roman sadece bir kaçağın otobiyografisi olmaktan öte, hayata, insana ve insanlığa dair güçlü felsefi tespitleri olan, içinizde Hindistan'a gitme isteği ve merakı oluşturacak, Lin karakteriyle birlikte yeraltı dünyasına, yoksulluğa, aşka, ihanetlere ve dostluğa karışacağınız, karakter derinliği çok yüksek, atmosferi olağanüstü canlı, suç ve ahlak üzerine oldukça düşündürücü bir kitap.
Bombay bir şehir değil, başlı başına bir karakter. Gürültülü, kalabalık, kaotik, yoksul ama bir o kadar da merhametli. Anlatım o kadar iyi ki şehir hatta tüm ülke bir film izler gibi gözünüzde canlanıyor.
Bu kitap herkes için değil; ama doğru zamanda okuyan için insanın içine yerleşen türden bir etkileyiciliğe sahip. Çünkü kaçıştan çok kendinle yüzleşmeyi, özgürlükten çok bedel ödemeyi anlatıyor. Shantaram, iyi ve kötüyü net çizgilerle ayırmıyor. Herkes gri. Herkes insan.
Bu romanın bende bıraktığı baskın his şudur: İnsan en çok kendinden kaçarken yoruluyor.
ShantaramGregory David Roberts · Artemis Yayınları · 20242,087 okunma