• 127 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Misli Baydoğan Hanımefendi'nin kalemini sevdim, üslûbuna hayran kaldım. Hikâyelerindeki samimiyet ve bir döneme damgasını vuran, benim de özlediğim (80'li)-90'lı yılların kültürel izlerini görmek, belki de beni kendisine bağladı diyebilirim. 1979-Sivas doğumlu yazar, öğrenimini Ankara'da tamanlayıp psikoloji bilim dalında lisans ve yüksek lisans derecelerini tamamlamış, aynı zamanda çeşitli gazete ve edebiyat dergilerinde hikâye ve inceleme yazılarını yayınlayıp bir radyo kanalında sohbet programları yapmakta. Bir gazetede yaptığı röportajda kendisi ve yazı ile ilgili şunları söylüyor:

    ''Kendimi bildim bileli çok kitap okur, çok gözlemler, az konuşur ve tefekkürle fazlaca vakit geçiririm. Neticede sevdiğim bir büyüğümün dediği gibi bir noktada “bilginin ve birikimin zekâtını vermek” gerekliği doğdu sanırım.'' Misli Hanım'ın da belirttiği gibi bilginin zekâtını ilim öğrenen herkesin vermesi gerektiği düşünüyorum. Nedir bilginin zekâtı? Nasıl yüzün zekâtı tebessüm, kalbin zekâtı sevgi, malın zekâtı da ihtiyaç sahiplerine vermekle karşılanıyorsa, ilim sahibi olmanın ve bilginin zekâtı da öğretmek ve bildiğini paylaşmaktır. Bununla ilgili çok sevdiğim ama kime ait olduğunu bir türlü bilemediğim şu söz çok manidardır benim için; ''Bilgisini paylaşmayan, ekmeğini paylaşmayan gibidir.'' Bu çerçevede özellikle zamanını boş şeylerle harcayan, sosyal medyada vakit geçiren ve kendisine rol model bulmakta zorlanan gençlerimizi bilinçlendirmek ve onları gerekli yerlere yönlendirmek bu anlamda millî bir vazife olmalıdır.

    Yazarın klinik psikolog olmasının yanında yazar olmasını, okuma yazma öğrendiğinden beri kendisinin hiç vazgeçmediği ve içinde neden olduğunu bilmediği bir güdülenme sonucu ortaya çıktığını belirten Misli Baydoğan yazma eylemini şu satırlarla ifade eder; ''Çok okumadan yazamazsınız. Çok okumak ve sonrasında da oturup yazmak için çok kısıtlı bir sosyal yaşantınız olması gerekir. Fedakârlık gerekir. Adanmışlık gerekir. Ödülü de ancak içinde yazma şevki bulunan bir insanın anlayabileceği şekilde tatmin edicidir. Kendini besleyen bir döngü gelişir zamanla. Üretme, okunma, ortak bir duyguda buluşma, başka ruhsallıklara temas etme, geri beslenme, tekrar motive olma, üretme vs. Bu sarmala girdiğinizde tanık olduğunuz en sıradan görünen olay, bir yüz ifadesi, renk, müzik, koku, içsel bir uyarım, her şey ilham verici olabilir.''

    Maalesef ülkemizde eğitimde belli başlı bir sistemin olmadığı (sistemsizlik diyebiliriz), her yeni hükümet ve yeni bakana göre şekillenen eğitim politikalarının kalıcı olmadığı aşikârdır. Eğitim ülkemizde en önemli sorunların başında yer almakta. Geleceğimizin teminâtı olan çocuklarımızın, gençlerimizin daha iyi yetiştirilmesi ve onlara daha güzel yarınlar bırakmak bağlamında eğitimin daha millî, yerli ve bir devlet meselesi olarak görülmesi, buna uygun politikalar geliştirilmesi ve binlerce öğrenciyi, anne-babayı ilgilendiren sınav sistemine artık bir düzen getirilmesi kanaatindeyim. Misli Baydoğan da bu kanaatimi destekleyici nitelikte olan satırlarında şu ifadelerine yer veriyor. ''Eğitim sisteminin yeterince millî olmaması ve içselleştirilmiş ahlâk değerleri sağlamayan, manevi değerleri maalesef yüzeysel ve şekilden ibaret bir biçimde çocuğa yüklemeye çalışan ezberci kalıplardan oluşması bence en önemli sorundur. Sınav sistemi nedeniyle çocukların tabiri caizse yarış atı gibi test sorusu çözen organizmalar haline getirilmesi ise bir diğer önemli sorun. Bir kitap okumanın lezzetini alamadan, sanattan, spordan bîhaber, bilimsel düşüncenin teşvik edilmediği hiçbir eğitim sistemi toplum için bir vizyon oluşturamaz. Bazı mekanik alışkanlıkları olan, koşullanmış kitleler ise uzun vadede, önce onları üreten sistem için tehdittir ama bunu görebilmek için de birkaç nesil ilerisini önemseyen, gelecek inşasına önem veren bir siyasî yapılanma gerekliği vardır.''

    Misli Baydoğan Hanımefendi'nin yazmış olduğu ''Ay Han'ım'' adlı hikâye kitabı kısa, tadımlık 17 hikâye ile okurun zihninde etkileyici izler bırakmakta.. Hikâyeler tamamen Türk-İslâm kültürüne ışık tutmakta.. Öksüzler Çeşmesin'de mahalle çocukluğunu yeniden yaşadım, Âkif'in Kedisi'nde millî şairimiz Mehmet Âkif'in ilk şiirini okuduğu o küçük kızın yerinde olmak istedim. Mediha Hanım'ın Çiçekleri'nde her kim olursa olsun insana insan olarak yaklaşmanın ne denli zor ama bir o kadar insanlık vazifesi olduğunu; ayrıca hâlâ kitapların arasında çiçek kurutan biri olarak Mediha Hanım'ın bu inceliğinde kendimi bulduğumu itiraf etmeliyim. Düze İnen Kurt hikâyesinde, kurdun insanları insanlardan ne kadar iyi tanıdığına, Mihrabım Diyerek'te ise insanların geçip giden hayat gailesinde ne çok şeyi kaçırdıklarını, hep keyif eğlence peşinde olduklarından yanı başlarında acı çeken insanları görmezden geldiklerine günümüzdeki gibi tanık oldum. Beni en çok etkileyen hikâye ise, kitaba ismini veren ''Ay Han'ım'' ve çok sevdiğim, benim için önemli bir yere sahip olan, her dinlediğimde duygulandığım Özbek Türküsü olan ''Uchrashqanda/Karşılaşınca'' türküsünün kitapta yer almış olması beni çok mutlu etti. Hani değer verdiğiniz, sevdiğiniz bir şeylerin hiç tahmin etmeyeceğiniz bir yerde karşınıza çıkması gibi bir his yaşadınız mı? Yaşadığım öyle bir histi. Kitabı elimden bir süre bırakamayıp daldım gittim. Çünkü bu türkü benim için çok değerli bir yere sahip.. Türkünün sözleri Uygur tarihinde önemli bir yere sahip olan, milliyetçi, vatansever en büyük şair yazarlarından Abdülkerim Ötkür'e aittir. Türküyü seslendiren Abdürrehim Heyit ise geçtiğimiz sene katil Çin'in esir kampında şehit edilmiştir, acısı hâlâ içimizdedir..

    Hikâyeye geçecek olursak; Ay Han'ım hikâyesinde dul bir gelin ebe, rahmetli nenesinden öğrendikleriyle köyde yardıma ihtiyacı olan gebe kadınların yardımına koşup onlara yardım etmekle hayatını geçirir. Sık sık sorar kendisine, ''Bu hayata niçin geldim?'' diye. Tek istediği bir Allah'ın rızası, bir de kuru rahmet duasıdır. Anadır o, gencecik yaşında dul kalmış gelindir. Erini savaş yarasıyla üç yıl önce kaybetmiş, oğullarını yetim vaziyette binbir güçlükle büyütmüştür. Yiğit, cesur Türkmen kadınıdır. Başı sıkışan köylüler yayladaki obasına varıp yalvaran gözlerle ondan yardım isterler. Bir defasında yine yaylaya çıkıp, ''Yetiş bacı, kurban olayım'' diye canhıraş bir şekilde Ay Han hatunu çağırmışlardır. Ay Han tez elden atına atlayıp köye yollanır. Doğum başlamıştır, ancak Ay Han anne karnındaki iki candan yalnız birinin dışarı çıkabileceğini anlar. Daha önce böyle zor bir doğumla karşılaşmayan Ay Han, ''Bu saatten sonra el benim elim değil, Fatıma annemizin elidir; şifa Allah'tan, yardım senden'' diyerek anneyi tembihler, işe koyulur. Sabaha kadar biri ölü iki bebeği anne karnından çıkartmaya çalışırken, artık diğer bebeğin de öldüğünden emin olup, hiç olmazsa anneyi kurtarmaya çalışan Ay Han bitkin düşer. Çok fazla kan kaybeden anne zaten yorgunluktan çoktan bayılmıştır. Son bir gayretle elindeki bıçağı ateşte kor edip annenin karnını yarıp bebekleri çeker çıkarır. Beyaz havlunun üzerinde birbirine dönük şekilde koyun koyuna yatan iki bebeği görünce kendi yitirdiği evlâdını hatırlar ve gözyaşları boşanır. O her doğumda sanki kendi evlâdını dünyaya getirmiş gibi sevinir, her ölümde de kendi evlâdını tekrar toprağa veriyormuş gibi kedere gömülür.. İşini bitirip obasına yol alırken bir atlı çıkar karşısına; ''Nereden gelirsin, kadın başına burada ne dolanırsın, birazdan Karamanoğlu Mehmet Bey'in atlıları geçecek bu yol üzerinden, benden de mi korkmazsın, erin nerededir?'' gibi sorularla önünü keser. Ay Han cesur bir edâyla; ''Erim savaştan sonra uçmağa vardı, hem ne diye korkacakmışım senden. Senin kılıcın varsa, benim de bıçağım, kamam var. Kim kimin tatlı canını alıyormuş görürsün.'' der. Atlı bilir, duymuşluğu vardır Türkmen obalarındaki kadınların erkekler gibi at binip silah kuşandığını, başına buyruk davrandığını ama böyle kanlı canlı, hele de güzel, yiğit bir kadını ilk kez görür. Köyde duyduğu güzel haberi sorar ona; ''Sen yoksa şu gelin ebe misin? Avradını kurtardığın, benim yiğit komutanlarımdan birisidir. Doğurttuğun bebelerden birisi senden sonra dirilmiş. Sana keramet sahibi derler hatun. Adın nedir?'' Ay Han'ın duyduklarına inanamaz, şaşırır, iki cansız bebeği elleriyle çıkarmıştır havlunun üzerine. Meğerse tam sarıp toprağa verecekleri vakit bebeklerden birisi ağlamaya başlamış. İşte o zaman anlamışlar. Ay Han sayesinde hem anne kurtulmuş, hem bebeklerden birisi hayata tutunmuş. Ay Han'ın sevinç gözyaşlarıyla kendisine muştu veren bu soylu Oğuz savaşçısına gönlü yumuşar, inadından vazgeçip ismini söyler. ''Benim adım Ay Han'dır.'' Atlı, bu yiğit Türkmen kadınını sevmiştir, kanı ısınmıştır. Varsın dul olsun, savaştan başka bir şey bilmediği hayatında yoldaşı olur düşüncesiyle; ''Bana varır mısın hatun?'' diye sorar. Uzun bir sessizlikten sonra Ay Han; ''Şeref vermişsin beyim. Allah kılıcını keskin, yolunu açık etsin. Ama benim rahmetli erime sözüme vardır. Gözümü açmış onu görmüşüm. Gözümü yumarken de er diye başkasını bilmek istemem. Sağlıcakla kalasın. Allah gönlünün, soyunun dengini karşına çıkarsın.'' diyerek atına atlayıp obasına döner.
    Abdurrehim Heyit'in o içli, hüzünlü türküsünü dinleyen bu hikâyeyi daha iyi anlayacaktır. Bir direniş türküsüdür o. Şiirde, dile gelen genç kız, küskün bir vatanı temsil etmekte.. Dinleyenin boğazını düğümler, hislendirir. Abdurrehim Heyit Uygurların Neşet Ertaş'ıdır, Aşık Veysel'idir, Karac'oğlan'ıdır.. Kendisine ve zulüm altında işkence görüp şehit olan kardeşlerimize Allah'tan rahmet diliyorum. Öyle ya türk'ü Türk''e aittir, ruha dokunur, öze işler. Her türkünün bir yakılma hikâyesi vardır. Acılarımızı da sevinçlerimizi de türküler dile getirir.

    Kitapta yer alan bazı hikâyeler yarım kalmış hissi verdi bana, öyle güzel tat bıraktı ki, ''bitti mi, bu kadar mıydı?'' diye sormadan edemedim. Misli Baydoğan Hanımefendi her ne kadar düzyazı olarak kaleme almışsa da ben onun hikâyelerinde rahmetli şair Didem Madak'ın içtenliğini yakaladım. Bir zamanların sıcak mahalle çocukluğu ve çocukluktan kalma saf anılar, sevda kıvılcımları, insan hayatının yarım kalmışlıkları, sevilen şarkıların güzel tınıları, hepimizin bildiği ama yazıya dökemediği o ince ayrıntılar.. İncelemenin sonuna Ay Han'ım kitabına ve hikâyesine konu olan ''Uchrashqanda'' şiirini-türküsünü bırakıyorum. Dinlerken hikâyesini aklınıza getirmenizi, Abdurrehim Heyit'i anmanızı ve bugün kimliklerinden ötürü acı çeken, zulüm gören milletdaşımız, soydaşımız Doğu Türkistan Türklerini aklınıza getirmenizi tavsiye ediyor ve bu incelemeyi/değerlendirmeyi/özetlemeyi ne derseniz deyin o fedakâr, soylu kardeşlerimize ithâf ediyorum. Belki yanlarında değiliz, elimizden dişe dokunur bir şey gelmiyor olabilir ama bu zulme sessiz kalmayalım, bilmeyenlere duyurmaya, dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışalım. Zirâ zulme sessiz kalmak ne bir Türk'e yakışır, ne de bir mü'mine..
    - Karşılaşınca -
    Seher vakti gördüm gözümün sultanını;
    Dedim: Sultan mısın? O dedi: Yok, yok.
    Gözleri yangın yeri, kolları kınalı;
    Dedim: Çolpan mısın? O dedi: Yok, yok.

    Dedim: İsmin nedir? Dedi: Ayhan'dır.
    Dedim: Yurdun nere? Dedi: Turfan'dır.
    Dedim: Başındaki? Dedi: Hicrandır.
    Dedim: Hayran mısın? O dedi: Yok, yok.

    Dedim: Aya benzer, dedi: Yüzüm mü?
    Dedim: Yıldız gibi, dedi: Gözüm mü?
    Dedim: Alev saçar, dedi: Sözüm mü?
    Dedim: Volkan mısın? O dedi: Yok, yok.

    Dedim: Çatık nedir? Dedi: Kaşımdır.
    Dedim: Kunduz nedir? Dedi: Saçımdır.
    Dedim: On beş nedir? Dedi: Yaşımdır.
    Dedim: Canan mısın? O dedi: Yok, yok.

    https://www.youtube.com/watch?v=--EGgVZR0Vg

    (Uygur Türkçesiyle Türkiye Türkçesinin dil yapısının çok farklı olmadığını göstermek istedim.) Kitapta karşılaşmakla bir sürü duyguyu aynı anda yaşadım diyebilirim. Sizlerle de paylaşmak istedim, belki bilmeyenler vardır diyerek..
    Konuyla ilgili şu yazıyı bırakıyorum;
    http://www.sehriyar.info/...U%C3%A7ra%C5%9Fkanda

    Bu kitabı hediye eden Oğuzhan Saygılı Hocam'a ve kitabın yazarı Misli Baydoğan Hanımefendi'ye teşekkür ederim. Bende bıraktığı etkiyi başkalarında bırakır mı bilemem; ama tavsiye ederim, mutlaka okuyun. Kitapla ve sevgiyle kalın.. Esenlikler dilerim..

    Kitap Şuuru
  • "Eğer bir suçu herkesin önünde ve herkesle birlikte işlersen o artık bir suç değildir."
  • 480 syf.
    ·Puan vermedi
    İki defa okumama rağmen gerekirse bir kaç defa daha okuyacağım türde bir eser.. Bir Kitaptan fazlası; En ince ayrıntılarına kadar buram buram gerçek MUSTAFA KEMAL ATATÜRK tarihi kokuyor. Yıllarca bizlere Atatürk’ün sadece bir yanını öğreten eğitim sistemine, sosyal medyanın kirli bilgililiğine, kendini tarihçi sanan bazı şarlatanlara, tarihi işlerine geldiği gibi yorumlayan bazı kendini bilmezlere, kulaktan dolma laflarla konuşan araştırma ve öğrenme yoksunu insanlara ithafen..
    Çok güzel cevabıdır aslında İlber hocanın bu kitabı.

    Söz konusu İlber Ortaylı ise kesinlikle tavsiye ederim.
  • Uğur De Molinari
    Uğur De Molinari İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı'ı inceledi.
    224 syf.
    Sonda söyleyeceğimi başta söyleyerek başlayayım; Rousseau'ya göre; insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı, mülkiyettir. Doğanın kanunu karşısında herkes eşittir fiziksel durumlar haricinde bireyler arasında hiçbir fark yoktur. Bu doğallığı bozan şey; mülkiyettir.

    Rousseau yazdığı tüm radikal analizlere rağmen bu kitabı üniversite öğrencisi olduğu dönemde (biraz da öğrenci olmanın getirdiği yoksulluk hali var), bir kitap yarışmasına göndermek için yazmış. Dönemin Katolik kilisesine, feodal ağalarına ithafen diyerek gönderdiğini arkadaşlarının yazdıkları ve anılarından öğreniyoruz ki buna rağmen kazanmış olmasına çok güldüm.

    Sosyopolitik açıdan Rousseau'ya karşı bir fikrim olsa da eğitim sistemine salladığı, erk sahiplerini yerdiği ve kendisinden yüzyıllar sonra ideolojik olarak ortaya çıkacak olan hareketlerin kökeni olması açısından ve şu bakış açısı yüzünden severek okurum;

    "Bizim bu yaşadığımız hayat biçimi doğamıza aykırıdır. Aslında biz insanlar yalnız başımıza ve doğada yaşamalıyız. Yalnızca çiftleşmek istediğimizde diğer insanlarla görüşmeliyiz ve çiftleşme sonrasında onları hatırlamak zorunda olmamalıyız. İnsan dünyasının yapay olarak ürettiği ne varsa; bankalar, hükümetler, okullar vesaire bütün bunlar koca bir yalandır ve yalan bir hayatı yaşamamızın nedenidir. Uygarlık dediğimiz yapay kurulum şimdiki bütün eşitsizliğin kaynağıdır. Biriktirmemeli, doğada belirlediğimiz kendi alanımızda ne bulursak onu yemeliyiz. Bu şekilde yaşamaya başladığımızda kısa sürede göreceğiz ki eşitliğin en güzelini kurmuş olacağız."

    Orman kanunu gibi görünse de liberalizm denilen esnek canavarı kitabı boyunca anlatır, ifşa eder Rousseau. Doğal yaşama geçtiğimizde nasıl eşit hale geleceğimizi de örnekleriyle anlatmıştır. Bunları okuyan katedralin, ağa sınıfının yüz ifadesini görmek isterdim.