Bir zamanlar alçakgönüllü,sadelikten yana,sabırlı ve iyi kalpli ayılarının gözlerini hırs bürümüş, yüreklerini kibir,kıskançlık ve uçarılık dolduruyordu. Eh işte demek ki on üç yıl insanlarla boşu boşuna yaşamadılar.
Sevgi için birbirini “anlamaya” gerek yoktur mu diyorsun? Yanılıyorsun güzelim. Ben de uzun zaman böyle söyledim, bunu bir şikâyet olarak dünyaya haykırdım. Sevgi vardır ya da yoktur; neyi “anlamak” gerekiyor ki? Arkasında bilinçli bir maksat olan duygunun değeri nedir? Eh, bu işlerin böyle olmadığını, her şeyi "anlamak" gerektiğini insan yaşlanınca görüyor. Her şeyi öğrenmek zorundayız, sevgiyi bile. Evet, sen kafa sallayıp gülümsesen de bu böyle. İnsanız ve her şeyi aklımız yoluyla yaşıyoruz. Duygularımız ve heyecanlarımız bile akıl vasıtasıyla dayanılır ya da dayanılmaz oluyor. Sadece sevmek yetmiyor.
"Miles, canın bir şeye mi sıkıldı senin? Bu akşam biraz dalgın gibisin de," diye sordu.
Gülümseyip omuz silktim. "Sanırım bugün eve iş getirdim."
"Böyle yapma çocuğum, ben hiç yapmazdım. Akşam ofisten çıkarken kafama şapkamı taktığım an işimi bankada bırakırdım. Tabii bu şekilde bankaya müdür olamazsın." Sırıttı. "Eh, bankanın müdürü de öldü gitti zaten; ama bak, ben hala hayattayım."
"Masa da Masaymış Ha" şiirimden de yaşamım boyunca kurtulamadım. Antolojilerde aynı şiir, şiirimi uzaktan bilenlerin dilinde aynı şiir, yabancı dillere şiir mi çeviriyorlar benden, ille Masa şiiri de olacak. Bir gün Ankara'da Sayın Ahmet Muhip Dıranas'ın da bulunduğu bir masadayız. Bir ara Dıranas bana döndü, adı geçen şiiri övdü. "Üstad, ben o şiirden bıktım," dedim, "benim başka şiirlerim de var." Dıranas gülümseyerek, "Eh, ben de Fahriye Abla şiirimden bıktım, ne yapalım, her şairin bıktığı bir şiiri vardır," dedi.