Televizyon pek ilgisini çekmiyordu. Buna karşın haftada bir yayınlanan “Hayvanların Yaşamı”nı coşkuyla seyrediyordu. Alageyik ve ceylan gibi narin memeliler günlerini korku içinde geçiriyorlardı. Aslanlar ile panterler, kısa süreli yırtıcılık patlamaları dışında, duygusuz bir miskinlik içinde yaşıyordu. Daha zayıf, yaşlı ya da hasta hayvanları öldürüyor, parçalayıp yutuyorlardı; ardından yalnızca kendilerini içten içe kemiren parazitlerin saldırılarıyla hareketlenen sersemce bir uyuklama başlıyordu. Kimi parazitler de, daha küçük parazitlerin saldırısına uğruyordu. Küçük parazitler de virüsler için bir üreme alanıydı. Sürüngenler, aniden yırtıcı bir kuşun gaga darbesiyle parçalanmazlarsa, ağaçların altında kayarak, kuşları ve memelileri zehirli ve sivri dişleriyle vuruyorlardı. Claude Darget’in tumturaklı ve budala sesi bu korkunç görüntüleri anlaşılmaz bir hayranlık ifadesiyle yorumluyordu. Michel tiksintiyle titriyor ve içinde sarsılmaz bir inancın oluştuğunu duyumsuyordu: bütünüyle ele alındığında vahşi doğa iğrenç bir pislikten başka bir şey değildi; bütünüyle ele alındığında vahşi doğa toptan bir yıkımı, evrensel bir kıyımı doğruluyordu – ve insanın yeryüzündeki görevi de, büyük bir olasılıkla, bu kıyımı tamamlamaktı.