Telefon çalmadı ve tabletten ses gelmedi. O nedenle ciddiyetimizi, tatsızlığımızı koruyoruz. Deryanın ortasında küreksiz bir sandalda, suyun altımızda sandala biteviye vuruşlarını dinler gibi öyle, kıpırtısız duruyoruz. Bir şey bekliyoruz. Ağırlığımız yavaş yavaş kayboluyor sanki, dünya bizi daha yenilir yutulur buluyor, dünya yaratıkları, örneğin eşekarıları daha saldırgan bir tavır sergiliyor. Çalılar daha sert, dikenler batmaya daha teşne. Belki de bağışıklık sistemimizi zayıflatan nobran davranışlara, hoyrat insan ilişkilerine vakıflar. Sabah yataktan kalkarken bir şükür sözcüğü mırıldanamayacağımız günlerin geleceğinden umutlular, bunu dört gözle bekliyorlar.
Yağma yok, dedim kendi kendime, başımı kaldırdım, Hicran'ı seyre daldım, gülümsedim, o da, bir kavgadan farklı bir kararla çıktığımı anlamış gibi baktı yüzüme, yine ne oldu, dedi. Hoyrat insan ilişkileri, dedim, bizi mecalsiz bırakan. Düzeyin sefaleti. Şimdi bana nerede olmak istediğimi sorsan, ki ben arada sana sorduğumda düşünür kalırsın, öyle uzun zaman geçer, nerede olacağına bir türlü karar verememekten mi, yoksa nerede olacağının artık bir önemi kalmadığından ve bunu söylemeyi bile gerekli görmediğinden mi yanıtlamakta tereddüt edersin bilmem ama ben hemen söyleyebilirim, örneğin yirminci yüzyıl başında Taksim Bahçesi'ndeki Eldorado Gazinosu'nda Artaki Candan, Mısırlı İbrahim Efendi ve Kemençeci Aleko'dan oluşan saz heyetini dinlemek isterdim şimdi, beyaz keten örtülü masalar arasında dolaşan, ütülü beyaz gömlekler giymiş, boyunları papyona benzer siyah geniş fiyonklarla bezenmiş Arapkirli ve Selanikli garsonların masaların arasında asaletle dolaştırdığı tepsilere, sepet örgüsü saçlara, açık ak gerdanlara bakarak, hatta o kadar geriye gitmeye de gerek yok, geçen yıl tekneyle koyları gezmiştik ya, işte