Hakan Özer

Hakan Özer
Kitaplar güzeldi. Büyük laflar etmek eşsizdi. Kitaplarda yazılanları paylaşmak... yetmiyordu. Bir sigara daha yaktı. Daldı karanlığa. Yazyalnızı - İki Deli Derviş Behçet Çelik
Telefon çalmadı ve tabletten ses gelmedi. O nedenle ciddiyetimizi, tatsızlığımızı koruyoruz. Deryanın ortasında küreksiz bir sandalda, suyun altımızda sandala biteviye vuruşlarını dinler gibi öyle, kıpırtısız duruyoruz. Bir şey bekliyoruz. Ağırlığımız yavaş yavaş kayboluyor sanki, dünya bizi daha yenilir yutulur buluyor, dünya yaratıkları, örneğin eşekarıları daha saldırgan bir tavır sergiliyor. Çalılar daha sert, dikenler batmaya daha teşne. Belki de bağışıklık sistemimizi zayıflatan nobran davranışlara, hoyrat insan ilişkilerine vakıflar. Sabah yataktan kalkarken bir şükür sözcüğü mırıldanamayacağımız günlerin geleceğinden umutlular, bunu dört gözle bekliyorlar. Yağma yok, dedim kendi kendime, başımı kaldırdım, Hicran'ı seyre daldım, gülümsedim, o da, bir kavgadan farklı bir kararla çıktığımı anlamış gibi baktı yüzüme, yine ne oldu, dedi. Hoyrat insan ilişkileri, dedim, bizi mecalsiz bırakan. Düzeyin sefaleti. Şimdi bana nerede olmak istediğimi sorsan, ki ben arada sana sorduğumda düşünür kalırsın, öyle uzun zaman geçer, nerede olacağına bir türlü karar verememekten mi, yoksa nerede olacağının artık bir önemi kalmadığından ve bunu söylemeyi bile gerekli görmediğinden mi yanıtlamakta tereddüt edersin bilmem ama ben hemen söyleyebilirim, örneğin yirminci yüzyıl başında Taksim Bahçesi'ndeki Eldorado Gazinosu'nda Artaki Candan, Mısırlı İbrahim Efendi ve Kemençeci Aleko'dan oluşan saz heyetini dinlemek isterdim şimdi, beyaz keten örtülü masalar arasında dolaşan, ütülü beyaz gömlekler giymiş, boyunları papyona benzer siyah geniş fiyonklarla bezenmiş Arapkirli ve Selanikli garsonların masaların arasında asaletle dolaştırdığı tepsilere, sepet örgüsü saçlara, açık ak gerdanlara bakarak, hatta o kadar geriye gitmeye de gerek yok, geçen yıl tekneyle koyları gezmiştik ya, işte
Sayfa 28 - Görüşme·Kitabı okudu
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
"Rui Luís Mendes. Amadeu onu burada mı tedavi etti?" Sanki Gregorius dolaptan bir iğne almış, onunla Adriana'ya ilaç zerk etmiş ve bu ilaç baş döndürücü bir hızla onun karanlık damarlarından geçmişti. Adriana'nın içindeki sarsıntı dalga dalga aktı, kemikli bedeni birkaç saniye ateşi çıkmışçasına titredi, zor soluk aldı. Gregorius şaşırdı, yaptığı saldırı için kendine lanet etti. Ama sonra Adriana'nın çırpınmaları azaldı, bedeni dikleşti, alev alev yanan bakışları duruldu; muayene masasına gitti. Gregorius onun, Mendes'i nereden bildiğini sormasını bekledi. Ama Adriana bir kez daha, çoktan geçmişe dalmıştı bile. Avucunu muayene masasındaki kâğıt örtüye koydu. "Burada oldu. Tam burada. Sanki burada yatmasının üzerinden birkaç dakika geçmiş gibi, öyle görüyorum onu." Ve sonra anlatmaya başladı. Sözlerinin gücü ve tutkusu, müzeyi andıran odaları canlandırdı; katedrallerin hayranı, her türlü gaddarlığın amansız düşmanı olan Amadeu Inácio de Almeida Prado'nun bir daha asla yakasını bırakmayacak bir şey yaptığı o uzak günün sıcağı ve talihsizliği muayenehaneye geri geldi, bu öyle bir şeydi ki, Amadeu'nun parlak zekâsı bile üstesinden gelemez ve çözümleyemezdi. Bu şey, sönmekte olan hayatının son yıllarının üzerine yapışkan bir gölge gibi yayılmıştı. Olay, 1965 yılının Ağustos ayının sıcak, nemli bir gününde geçmişti, Prado'nun kırk beşinci doğum gününden hemen sonra. O yılın Şubat ayında, daha önce 1958 yılındaki başkanlık seçiminde orta sol muhalefetin adayı olan Humberto Delgado, sürgünde bulunduğu Cezayir'den geri dönüp İspanya sınırından geçerek ülkesine girmeye çalışırken öldürülmüştü. Cinayetin sorumluluğu İspanyol ve Portekiz emniyetinin üzerine yıkılmıştı, ama bunun, gizli polisin, Policia Internacional de Defesa do Estado, kısaca P.I.D.E.'nin işi olduğuna
Sayfa 172 - 20·Kitabı okudu
Tanrı'nın Sözüne Saygı Duymak Ve Ondan Korkmak Katedralsiz bir dünyada yaşamak istemem. Onların güzelliğine ve görkemine ihtiyacım var. Dünyanın sıradanlığına karşı ihtiyacım var bunlara. Başımı kaldırıp kiliselerin ışıl ışıl camlarına bakmak istiyorum, uhrevi renklerinden gözlerim kamaşsın istiyorum. Onların pırıltısına ihtiyacım var. Üniformaların kirli, tek tip rengine karşı o pırıltıya ihtiyacım var. Kiliselerin keskin serinliği beni sarsın istiyorum. Oradaki zorunlu sükûnete ihtiyacım var. Kışla avlusundaki ruhsuz haykırmalara ve partinin pasif üyelerinin keyifli gevezeliklerine karşı ihtiyacım var bu sükûnete. Orgların hışırtısını, uhrevi seslerin selini dinlemek istiyorum. Bando müziğinin cırlak gülünçlüğüne karşı org sesine ihtiyacım var. Dua eden insanları seviyorum. Onlara bakmaya ihtiyaç duyuyorum. Yüzeyselliğin ve düşüncesizliğin tehlikeli zehrine karşı ihtiyacım var bu bakışa. İncil'deki güçlü kelimeleri okumak istiyorum. Onlardaki şiirin ulvi gücüne ihtiyaç duyuyorum. Dilin ihmal edilmesine ve sloganların diktatörlüğüne karşı ihtiyacım var bu güce. Bunlarsız bir dünya, içinde yaşamak istemeyeceğim bir dünya olurdu. Ama yaşamak istemediğim bir başka dünya daha var: Bedenin ve bağımsız düşüncenin kötülendiği, başımıza gelebilecek en iyi şeylerin günah diye damgalandığı bir dünya. Diktatörleri, gaddarları ve katilleri sevmemizin istendiği bir dünya, ister onların kanlı çizmeleriyle attıkları adımlar kulakları sağır edercesine sokaklarda yankılansın, ister kedi gibi sessizce, korkak gölgeler halinde sokaklardan gizlice süzülsünler ve parlayan çeliği kurbanlarının kalplerine arkadan saplasınlar. Kilisede vaaz verenlerin, insanlardan bu yaratıkları bağışlamalarını, hatta sevmelerini istemeleri, dünyadaki en garip şeylerden biridir. Bunu gerçekten
Sayfa 159 - 19·Kitabı okudu

Hakan Özer

, bir kitap okudu
10/10
·216 syf.·
Beğendi
·
24 saatte okudu
·
2025 13. kitabı
Yiyun Li
7.6/10 · 74 okunma
Ölümsüzlük ONUN HİKÂYESİ DE, HEPİMİZİNKİ GİBİ BİZ DOĞMADAN çok önce başladı. Hanedanlar boyunca imparatorluk ailelerine en sadık hizmetkârlar kasabamızdan çıktı. Onlara haremağası denir, gerçi biz nezaketimizden Büyük Pederler diyoruz. Hiçbirimiz doğrudan bir Büyük Peder'in akrabası değiliz ama kanımızdan oluşan nehirde geriye doğru gidersek adımız tarihte silinip gitmesin diye erkekliğinden vazgeçmiş amcalara, erkek kardeşlere ve kuzenlere rastlarız. Kuşaklar boyunca yedi ya da sekiz yaşında oğlanlar seçilmiş, kısırlaştırılmış -buna temizlenme denir- imparator ve ailesi için ev işlerini öğrenmek amacıyla saraya gönderilmiştir. On üç ya da on dört yaşında harçlıklarını -biriktirip eve, ebeveynlerine gönderdikleri gümüş paralar- kazanmaya başlarlardı. Bu paralar bir sandıkta, bitkilerle muhafaza edilen kesilmiş erkekliklerinin kökünü saklayan ipek bir keseyle birlikte tutulur. Büyük Pederlerin erkek kardeşleri evlenme çağına geldiğinde ebeveynleri sandığı açar ve gümüş paraları çıkarırdı. Para, eşleriyle evlenmeleri için erkek kardeşlere verilirdi; eşler oğlan doğurur, oğlanlar büyüyüp ya yeni oğlanlar yaparak ya da saraya gidip temizlikçi oğlan olarak ailenin adını yaşatırdı. Yıllar böyle geçti gitti. Büyük Pederler titrek dizleri üstünde imparator efendilerine hizmet edemez hale gelince saraydan azledilir ve yeğenleri tarafından alınırdı. Endişe edecekleri bir şey kalmaz, tüm gün güneşin altında oturur ve saraydan getirdikleri kendileri gibi şişman ve yavaş kedileri okşarlar; erkek köpeklerin vadi boyunca dişileri kovalayışını izlerlerdi. Zamanı gelince ölüm kapılarını çalardı. Cenazeleri kasabamızın en görkemli olaylarındandı: altın ve kırmızı cübbeler içinde altmış dört Budist keşiş ruhlarına cennet yolunda kılavuzluk etmek için kırk dokuz gün boyunca
Sayfa 43·Kitabı okudu