Hakan Özer

Hakan Özer
Kitaplar güzeldi. Büyük laflar etmek eşsizdi. Kitaplarda yazılanları paylaşmak... yetmiyordu. Bir sigara daha yaktı. Daldı karanlığa. Yazyalnızı - İki Deli Derviş Behçet Çelik
Sanat bir kayaydı; Adnan romanında bu kayayı bir dağın tepesine çıkarmaya çalışıyor, kaya, dağın ucuna yaklaşırken Adnan'ın ellerinden kopuyor, yuvarlana yuvarlana bir uçurumun dibinde duruyordu: Bir karanlığın koynunda bir sıfır! Adnan yeni baştan bu sıfırı kucaklıyor, dağa tırmandıkça bu sıfır kollarında yine bir kaya kadar büyüyerek, kucağında bu hayal ile gökyüzüne doğru çıkıyordu. Kırmızı yüzünde dişleri muvaffakıyetin şehvetiyle parlayarak kayayı tam tepeye koyacağı anda kaya, yine fırlıyor, kolları kopmuş iki halat gibi gökte uçuyor, sağır gürültülerle kaya uçurumuna yuvarlanıyordu. Yine aynı karanlıkta aynı sıfır!.. O, bu sıfırla tam otuz beş sene uğraştı. Herkesin "benimdir!" sandığı bu umumi kadın; herkesin kucakladım zannettiği bu hissiz taş parçası; orta insanların meçhuliyetini arttıran bu "şöhret" fanilerin idbarını çağaltan ve gökyüzünde bir cennet arayan bu hırsıcah(1); bir kelime ile "sanat", bir kelime ile "edebiyat" bu kayaydı. Bu taşı yenemiyordu. Şakaklarında siyah damarlarla, iki koluna iki bacağını ekleyerek bütün vücudu tek bir yumruk kesiliyor, bu yumruktan zavallı uçlar ürperiyor, omuzlarıyla, çenesiyle, burnuyla havayı dağın ucuna itiyor, kaya tam gökte duracağı anda yine kollarından fırlıyordu. Bir uçurumda gözyaşı kadar küçük bir nokta!.. Bu Cuma Adnan, Bozdoğan Kemeri'ndeki konakta romanına eğilmiş bu sıfıra bakıyordu. Kocaman bir kitap yazdığını sanan adam arkasında bir tek satır bırakamayacaktı. Hayvanlar bile bu kubbede nevilerinin seslerini bırakırlardı. Yüzünde bağıran adamların sayısız buruşuklarıyla ihtiyarlayan Adnan sessiz çehresini düşündü. Sonra arkasına döndü; hayatına baktı: Başkasının denecek kadar kendisinin olmayan hayatına! Romanını yırtacaktı. Süheylâ odaya girdi. O, Adnan'ı meşgul gördüğü zaman bilmediği hastalığını
Sayfa 576 - Sisyphe Kayası·Kitabı okudu
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
"Sizin kuşağınızla sizden sonraki kuşaklar," demişti (sık sık yaptığı gibi ikinci çoğul şahsı kullanıyordu; dört kardeş olduğumuzu hiç unutmaz, çoğu kez birimizle konuşurken sanki hepimize birden hitap eder ya da o sırada kendisini dinleyen çocuğunun daha sonra sözlerini diğerlerine ileteceğinden kuşku duymazdı), "şiddeti somut olarak pek fazla yaşamadığınız için şanslısınız; şiddet sizin gündelik hayatınızda yer almadı, şiddetle karşılaştıysanız istisnai biçimde karşılaştınız ve fazla vahim örneklere rastlamadınız; mitingde coplanma, barda bir kavga dövüş, ki o da genellikle engellenmeye çalışılır, desteklenmez ve genelde yayılmaz; belki bir saldırı, bir sataşma. Şiddetten kaçınmanın imkânsız olduğu durumlarda kalmadınız neyse ki, umarım ömrünüzün sonuna kadar da böyle devam eder. Bizim dönemimizde şiddet kaçınılmazdı, günün ya da gecenin bir ânında karşımıza çıkacağını bilirdik, tesadüf eseri bir gün boyunca ortaya çıkmamışsa, onunla burun buruna gelmemişsek, sadece kulağımıza gelmişse -bundan, yani anlatılanlardan ve söylentilerden hiç kimse kurtulamazdı- bunun ertesi gün tekrarlanmayacak bir armağan olduğundan kuşku duymazdık, çünkü ihtimal hesabı bu kadar iyi tesadüfe izin vermezdi. Tehdit sürekliydi, alarm hali de öyle. Bir akşamüstü odam yerle bir oldu; obüs isabet etmişti, duvarda koca bir delik açılmış, içerisi harabeye dönmüştü. Ben dışarıdaydım; kısa bir süre önce çıkmıştım, az sonra da dönecektim. Ama başka bir yerde de bir obüs isabet edebilirdi, yolda yürürken, tramvayda, bir kafede, bir büroda, annenizi evinin kapısının önünde beklerken, radyoevinde ya da sinemada. Savaşın ilk aylarında her yerde insanların tutuklandığına, itilip kakıldığına, bazen dipçiklendiğine şahit oluyorduk; evlere baskınlar düzenleniyor, aileler ve evde bulunan konuklar
Sayfa 213 - IV Rüya·Kitabı okudu

Hakan Özer

, bir kitap okudu
Puan vermedi·73 syf.·
Beğendi
·
25 saatte okudu
·
2025 11. kitabı
Alejandro Zambra
6.6/10 · 954 okunma
Faşizmle Mücadele Derneği
Gazete Duvar’da daha önce yazdığım “Faşizmin Sosyolojisi” başlıklı yazımda belirttiğim gibi Türkiye “faşist” nitelemesinin oldukça yaygın olduğu bir ülke. Üstelik bu niteleme her kesimde her kesime yönelik olarak da yapılabiliyor. Bu da benim aklıma hemen şöyle bir soru getiriyor: Sadece bu durumu bile bir semptom olarak okuyabilir miyiz? Ne tip bir ülkede herkes herkese “faşist” demekte bu kadar ısrarcı olabilir? Kamusal düşüncenin ve öz eleştirinin pek yaygın olmadığı toplumlarda farklı mahallelerin birbirleri hakkındaki eleştirel değerlendirmelerinin doğruluk katsayısı yüksek olur genellikle. Öz eleştiri yoksa, kendini ötekilerle birlikte düşünmeye yol açacak kamusallık yeterli değilse, düşmandan gelen eleştiriler de zaten kale alınmıyorsa bu vasat herkesi faşist kılmaya muktedir bir iklim üretir. Çünkü insanların kendilerini eleştirebilme, kendiliklerinin farkına varabilme imkânları kısıtlıdır. Yeni bir toplumda herkes herkese faşist diyorsa, bu muhtemelen doğrudur. Kelimenin gerçek anlamıyla bir faşizmden söz etsek de, etmesek de o toplum oldukça otoriter bir toplumdur ve bu otoriterliğin oluşmasında bir diğerini faşist olmakla itham eden her kesimin bir katkısı vardır. Faşizm algısının bu kadar yüksek olduğu bir toplumda, kuşaklar boyu bu algının anti-faşist bir bilinç geliştirmiş olması beklenirdi. Ama maalesef durum hiç de öyle değildir Türkiye’de. Sadece bu bile semptom ile hastalığın ayırt edilemezliğine delalet eden bir noktadır. Herkes faşizmden şikâyetçiyse demek ki faşizm bir realitedir. Faşizmin reelliğini, faşizm saptaması yapanların faşizme katkı vermelerinden bağımsız olarak ele alamayız. Yani herkes birbirine faşist diyorsa ve herkes bundan ilginç bir biçimde çok memnunsa faşizmin kolektif bir inşa olduğu açıktır. Buradaki paradoks ise faşizm
Faşizmin Psiko-politiği
Çoğu zaman rejim diyerek, düzen addederek içinde yaşadığımız toplumun politik hallerinin sorumluluğunu üzerimizden atmaya çalışırız. Sanki rejim de düzen de bizim iradelerimizin bir ortalaması olarak değil de tesadüfen oradadır. Oysa, en azından modern zamanlarda, hiçbir rejim ya da düzen gökten zembille inmez. Hiçbir ülkenin politik iktidar yapısı sadece dışsal bir komplo teorisiyle açıklanabilecek kadar basit değildir. Bir toplumun başına gelenler nadiren birkaç kötü insanın etkisiyle açıklanabilirdir. Meselelere ancak böyle bir pencereden bakabilenler birey düzleminde de toplum düzleminde de zaten ergenlik belirtileri gösterenlerdir. Çünkü bu tür bir zihniyette sorumluluk duygusu yoktur. Hayat bir başa gelen olarak yaşanır. Reşitler dünyaya böyle bakmazlar. Ataların, babaların, reislerin kol gezdiği bir politik iklimde toplumsal vasat ergenlikte oluşur. Konu sadece cezai ehliyet ya da oy verme hakkı gibi hukuki veya anayasal değildir. İnsanlar başlarına gelenlerin sorumluluğunu üstlenmekten düzenli bir biçimde imtina ediyorlarsa ergendirler. Büyümemiştirler. Böyle toplumlarda ataların, babaların, reislerin sürekli gündemde olması aslında eşyanın tabiatına uygundur. Her ergen için ebeveyni potansiyel bir mesihtir. Mesihin tanımı ise tek bir dokunuşla tarihi değiştirebilme gücüne sahip olmaktır. Sürekli kurtarılmayı beklemek ergenliğin şanındandır. Toplumsal arketipler tabelalarla, prosedürlerle, kozmetik müdahalelerle gizlenemez çoğu zaman. Buzdağının görünen yüzünde bir toplumda anayasa olabilir, meclis olabilir, seçim olabilir. Ancak aynı buzdağını görünmeyen dibinde yurttaşlar oy vererek kendilerine ebeveyn tayin ediyorlardır belki de. Bugün insanların psişik derinlikleriyle, tutum ve davranışları arasında bir ilişki olabileceğinden söz etmek için illa