"Sizin kuşağınızla sizden sonraki kuşaklar," demişti (sık sık yaptığı gibi ikinci çoğul şahsı kullanıyordu; dört kardeş olduğumuzu hiç unutmaz, çoğu kez birimizle konuşurken sanki hepimize birden hitap eder ya da o sırada kendisini dinleyen çocuğunun daha sonra sözlerini diğerlerine ileteceğinden kuşku duymazdı), "şiddeti somut olarak pek fazla yaşamadığınız için şanslısınız; şiddet sizin gündelik hayatınızda yer almadı, şiddetle karşılaştıysanız istisnai biçimde karşılaştınız ve fazla vahim örneklere rastlamadınız; mitingde coplanma, barda bir kavga dövüş, ki o da genellikle engellenmeye çalışılır, desteklenmez ve genelde yayılmaz; belki bir saldırı, bir sataşma. Şiddetten kaçınmanın imkânsız olduğu durumlarda kalmadınız neyse ki, umarım ömrünüzün sonuna kadar da böyle devam eder. Bizim dönemimizde şiddet kaçınılmazdı, günün ya da gecenin bir ânında karşımıza çıkacağını bilirdik, tesadüf eseri bir gün boyunca ortaya çıkmamışsa, onunla burun buruna gelmemişsek, sadece kulağımıza gelmişse -bundan, yani anlatılanlardan ve söylentilerden hiç kimse kurtulamazdı- bunun ertesi gün tekrarlanmayacak bir armağan olduğundan kuşku duymazdık, çünkü ihtimal hesabı bu kadar iyi tesadüfe izin vermezdi. Tehdit sürekliydi, alarm hali de öyle. Bir akşamüstü odam yerle bir oldu; obüs isabet etmişti, duvarda koca bir delik açılmış, içerisi harabeye dönmüştü. Ben dışarıdaydım; kısa bir süre önce çıkmıştım, az sonra da dönecektim. Ama başka bir yerde de bir obüs isabet edebilirdi, yolda yürürken, tramvayda, bir kafede, bir büroda, annenizi evinin kapısının önünde beklerken, radyoevinde ya da sinemada. Savaşın ilk aylarında her yerde insanların tutuklandığına, itilip kakıldığına, bazen dipçiklendiğine şahit oluyorduk; evlere baskınlar düzenleniyor, aileler ve evde bulunan konuklar