Devinimin olduğu yerde ışık, ışığın olduğu yerde kaçınılmaz biçimde gölge vardır. Hayat ışıkla mümkünse de, hayatın anlamı gölgelerde saklı durur. Zamanın ölü doğmuş çocuklarını görürsünüz karaltıların içinde. Sözcükler, suskunluklar, şarkılar, ağıtlar, yeminler, ihanetler, kahkahalar, gözyaşları, sevinçler, hayal kırıklıkları ve yüzler... En çok da yüzler. Neden söz ettiğimi biliyorsunuz. Bütün aşklar küllenir, bütün babalar ölür, bütün hikâyeler biter. Birinin, yıkıntıların nöbetini tutması gerekir; işte o yüzden, biri hariç, bütün çocuklar büyür.
Gölgesini kaybeden insan, gölgenin kendisine dönüşür.
Annelik ideolojisinin baskıcı yanı ile annelik deneyimlerinin potansiyel olarak özgürleştirici yönü arasındaki gerilimi bir soruya dökerek bu bölümü bitirelim: Annelik deneyimi genellikle kadının kendini ana tanrıça gibi hissetmesine sebep olmuyor, onu paryaya dönüştürüyor. Neden? Ne zamandan beri? Ne zamana kadar bu böyle sürecek?
Oakley’e göre annelik ideolojisinin, onu içselleştiren kadınlara verdiği zararlardan bazıları şöyle özetlenebilir: Kendileri bağımsız karar verebilselerdi anne olmayı tercih etmeyecek kadınların, toplumsal baskı nedeniyle anne olması ve çocuk bakımını başkalarıyla paylaşarak daha mutlu olabilecek annelerin “egoist” ya da “anormal” damgası yememek için “tam zamanlı annelik” yapmaları.