Edebiyatçının eseri kalır, okuyucu ise ölür... Okudukça zevkleriniz incelir, daha tuhaf, daha rafine kitaplara, yazarlara el atmaya başlarsınız, bu meşgale sırasında muhtemelen hayat gailesi bakımından dibe doğru kaymaktasınızdır... Okuduklarınızı, müstesna olduğunu düşündüğünüz satırları birilerine anlatmak istersiniz, zira şahsa mahsusun hazzı kısa sürer, ömrü uzun olan paylaşmaktır... Fakat ortalığı her zamanki gibi kaba saba kelimeler, düşük cümleler işgal etmiştir, o gürültüde kimse sizi duymaz... Okumak hem bir hayat başarısızlığının, ki unutmayın okumak mağlupların işidir, hem de derin bir yalnızlık hissinin sebebi olup çıkmıştır... Okuduğunuz onca kitabı, hayatınızı yatırdığınız o zorlu ve hassas meşgaleyi mezara götüreceğinizden korkmaya başlarsınız... Ve siz de bilirsiniz ki yalnız ölmek zordur, arkanızda mutlaka birkaç müttefik, birkaç şahit bırakmak istersiniz...
İnsan, gençliğini uğurlayınca en çok kendisiyle hesaplaşıyor. Hele dalı kolu bildiği yakınlarını da yitirmişse, bu hesaplaşmanın boyutları genişledikçe genişliyor. Geçmiş yılları ahlar oflar çekerek gözden geçirirken birde bakıyorsun ki, günleri saatleri pamuk gibi didiklemeye başlamışsın.
Eskiden tamamen aynı yerde, sınırlı fakat iyi bilinen ve kesiksiz bir alanda yaşanıyordu. Bugün farklı rollerimizin her biri, alan parçacıklarında yer almaktadır, bu alanların arasında her gün bir yerden bir yere gittiğimizde saatlerimize bakarız. Uyurgezerlerin, nedenini bilmeden bildikleri bir yerde gezindikleri gibi, biz de olmamız gereken değişik yerlerde olduğumuz yeri bilmiyoruz.
"Çünkü zamanlarını nasıl kullanacaklarına insanlar kendileri karar verirler. Zamanlarını korumak da onlara düşer. Ben yalnız paylaştırmayı yapabilirim.”