Çağla

Çağla
@enjoytheday
8/10
·176 syf.·
2024 72. kitabı
Adèle'in hikâyesi Gulyabaninin Bahçesi. Adèle, canım Milan Kundera'nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabını okuduktan sonra ağırlık mı hafiflik mi sorusuna kafa yoruyor (hangimiz yormuyoruz ki?): "Çünkü ruhu bu kadar heyecanlandıran şey, bedenin onun iradesine karşı gelmesiydi; beden ihanet ediyor ve ruh sadece seyretmekle yetiniyordu." Fas asıllı Fransız yazar Leïla Slimani'nin ilk kitabı Gulyabaninin Bahçesi ve 'kadın edebiyatı' adına önemli bir yerde bence çünkü aynı konuyu hep erkek bakış açısıyla ya da baş rolde erkek varken okumaya alışkınız. Adèle, gazeteci ve 'alımlı, güzel' bir kadın. Richard ile evli, Richard doktor. Bir çocukları var: Lucien. Orta sınıf, çekirdek bir aile; bakıldığında 'toplumsal normlar' adına her şey yolunda. Çiftin ailelerini, arkadaşlarını ve iş çevresini de tanıma imkanı veriyor Slimani, böylelikle daha büyük çerçeveden bakabiliyoruz yaşananlara. Adèle, nemfomanyak. Kitapta da söylenildiği gibi "Tek istediği arzulanmak." Eşi dışında ismini bile hatırlamadığı erkeklerle beraber oluyor çünkü durduramıyor bu hissi, bu bir bağımlılık. Oğlu Lucien, eşi Richard, Adèle'in etrafındaki erkekler, Adèle ve Richard'ın annesinin arasında yaşananlardan Adèle'in hislerini anlamlandırmaya çalışıyoruz sayfalar boyu. Hisleri ve olmak istediği ya da olması gereken yer arasında sıkışan bir karakter aslında Adèle. Annelik, eş olma ve mesleğini bir çember gibi düşününce kendine çıkış yolu bulamayan biri. Annesi sevdiği için Richard ile evleniyor, toplum normlarını göz önünde bulundurup hamile kalıyor. Ama bağımlılığı her şeyin önüne geçiyor; tek arkadaşının sevgilisiyle beraber olacak kadar ileri gidiyor. İlişkileri yaşadığı sırada eşine yakalanma tedirginliği de yaşamıyor değil. Peki eşi Richard gerçekleri görebilecek mi? Farkına varırsa tepkisi ne
Gulyabaninin BahçesiLeila Slimani · Ayrıntı Yayınları · 2018193 okunma
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
8/10
·280 syf.·
2026 30. kitabı
McDaragh ailesinin üç kuşağının hayatına eşlik ediyoruz 'Çitkuşu'nun sayfalarında. Kurgunun İrlanda'da geçiyor olması sizi yanıltmasın, hepimizin hayatından kesitler var bu hikâyede, bir nevi bazılarımızın hayatlarının simülasyonu gibi. Nell'in bence çok çarpıcı giriş bölümüyle başlıyor kitap. Nell: Carmel'in kızı, Carmel, Carmel'in annesi Terry, Carmel'in kız kardeşi Imelda, Carmel'in babası Phil; Phil McDaragh, şair. Nell ve Carmel'in ağzından ve kısacık bir bölüm Phil'den dinliyoruz yıllar içinde yaşananları. Aile dinamikleri, genetikten miras kalanlar, aile içinde yaşanan zor anlar -parçalanmış aile hissiyle gelen: herkesin ailesi gibi olamama durumu. Baba ayrılığı sonrası Carmel'in yaşadığı travmanın -çünkü küçükken ilişkileri öyle iyi ki- hayatına ve pek tabi ebeveynliğine yansımasına şahit olup bazen kızıp bazen sarılıyoruz ona. Nell'in hiç tanımadığı dedesi Phil'in şiirlerine hayranlığı ve ona yakınlığı kişilerin davranışlarının her birey üzerindeki farklı yansımasının kanıtı gibi. Tüm bunlara ek, akıp giden kurgunun yanınsa Anne Enright'ın Phil'in ağzından yazdığı şiirler okuma zevkini daha da artırıyor. Ezcümle, hayattan anlar var bu kitapta: anne kaybı, babanın bir anda terk edişi, ebeveyn ilişkileri, kız kardeş olma, anne olma, evlat olma, torun olma, ikili ilişkiler, ayrılıklar, kavuşmalar, gökyüzü, çiçekler, kuşlar... Mutlu anlar olduğu kadar acılar da var ama asla ajite edilmeden, olduğu gibi. Ve Çitkuşu'nun en sevdiğim yanlarından biri üç kuşak boyunca yaşananlar değişmeyecekse de hatırlananların herkes için farklı olması, herkesin aynı durumu ya da olayı farklı bir yerinden yakalaması oldu; hepimiz için öyle değil mi zaten? Sevdim Çitkuşu'nu; Nell'in hayatına tanık olmayı, Carmel'in yaşadığı ikilemleri, Phil'i asla anlayamayıp Terry için üzülmeyi,
ÇitkuşuAnne Enright · Delidolu Yayınları · 202681 okunma
7/10
·216 syf.·
2026 46. kitabı
'Bunu Düşünmek İstemezdim'i kitaptan bir cümleyle anlatmak istesem, şu cümle olurdu: "... artık orada olmayan bir duyguyu, bir ânı hatırladım." Kitabın tamamı ikiz kardeşlerden hayatta olan kız kardeşin anımsamaları, duyguları ve terapisti Elza, eşi Leo ve annesiyle olan diyaloglarını içeriyor. Duru ama derin. Kendilerini bir ve iki olarak bildiğimiz ikiz kardeşlerden 'bir'i -erkek olan- hayatına son vermeye karar veriyor ve 'iki'nin bu süreçle baş etmesini ya da çoğu zaman edememesini okuyoruz. Bir iç dökme gibi yazılanlar. Asla ajite etmiyor acıyı ya da yası. Anımsadığı anılarla, kronolojik bir sıra takip etmeden ilerliyor kitap. Ölüm hayatın kaçınılmaz bir parçasıyken ve doğal ölümle bile baş etmek zorken kendi isteğiyle hayata veda edenin kardeşiniz-ikiziniz olduğunu tahayyül etmek aklını kaçırmakla eş değer gibi. Bunu Düşünmek İstemezdim'de de kardeşinin hayatından bir anda çıkması, hayatı boyunca 'Neden?' sorusuyla yaşamaya mahkum ediyor anlatıcımızı. Neredeyse aynı yaşam tecrübelerinden geçmelerine rağmen farklı hislerle yol olan ikiz kardeşlerden birinin diğerine aniden veda etmesinin geride bıraktığı acı bu kitaptaki anımsamalar. Yaşadığı acının evliliğine, kişisel yaşamına ve annesiyle olan ilişkisine etkisi, kendini suçlama evresi de dahil. Kitapla ilgili arada bir yerdeyim; kitabın başlarında iki numaranın anlattıkları daha mesafeli, birbirinden kopuk ve otuzlarının yarısını geçmiş bir kişisinin ağzından değil gibiydi; kitabı yarıladıktan sonra ayakları yere basan, daha samimi, kendini daha da açarak ve duygularını belli ederek anlatmaya başladı. Bu sürecin yasın evrelerinden sebep olduğunu düşünmedim değil; yas sürecini hayatın içine yedirmesini sevmekle ve bunu hissettirmekle birlikte (yarısından sonra), bir şeyler eksik kaldı okurken.
Bunu Düşünmek İstemezdimJente Posthuma · Koridor Yayıncılık · 2025412 okunma
9/10
·208 syf.·
2026 40. kitabı
Okurken ya da yıllar sonrasında kitapların ne anlattığından çok ne hissettirdiği kalıyor bizde, yani benim için öyle. 'Bahçıvan ve Ölüm' bende bıraktığı hissi hiç kaybetmeyecek olanlardan. 'Herkesin yası kendine' kitabı bu -ya da Gospodinov'un kirapta dediği gibi "Kıyamet herkes için aynı anda kopmaz." kitabı- ve ben yas üzerine okumanın tetikleyici olabileceği kadar sağaltıcı olduğuna da inanıyorum ve hatta daha çok sağaltıcı. Şöyle yazıyor ilk sayfada Gospodinov: "Nereden başlayacağımı bilmiyorum. ... Hemen söyleyeyim, bu kitabın sonunda başkahraman ölüyor. Hatta sonunda bile değil, daha ortasında, ama vefatının öncesini ve sonrasını anlatan tüm hikâyelerde o yine hayata dönecek. Çünkü, Gaustin'in dediği gibi, geçmişte zaman tek yönlü akmaz." Babasının ölümü üzerine, belleğinde ve yüreğinde kalanları yazdığı bir anlatı Bahçıvan ve Ölüm. Gospodinov kitabı anı-roman olarak adlandırıyor. Kronolojik olmayan bir şekilde, belleğinde canlanan anıları/anları kaleme alıyor Georgi Gospodinov; babası henüz hayattayken, hastalık süreci, ölümü ve yas süreci. Ve sanki neredeyse anımsadığı her anı bende de bir anıyı geri getirdi, dedem ve ananemle olan -daha çok dedem. Bu kitabın yaptığı en iyi şey bu, yası ajite etmeden olduğu gibi anlatıyor; karmaşık cümleler yok, kurmaca için çabalanmamış. Bu çabasız güzellik ve pek tabi içtenlik, okuru yakın kılıyor anlatılanlara ve kitabın en başında söylediğini hatırlatıyo: "Bir hikâye, yaşanmış ve kişisel olsa bile, bir kez dilden geçince, kelimelere bürününce artık bize ait olmaktan çıkar, o artık gerçeklik kadar kurmacanın da düzenine aittir." Gospodinov'un hikâyesiyle başlayıp kendi hikâyemizle kapatıyoruz kitabı -ya da kendi hikâyemizi bu kitapla açıyoruz. Bahçıvan ve bahçe bağlantısını ölüm ve yaşam döngüsüyle -ve yine çabasızca-
Bahçıvan ve ÖlümGeorgi Gospodinov · Metis Yayınları · 202514,7bin okunma
8/10
·72 syf.·
2026 39. kitabı
"Sevgili Leylâ'cığım, ... Şimdi en güzeli Boğaz'a gelen bahardır. İstanbul'da sen ve Arnavutköy'den başka hiçbir şey özlemedim." Berlin, 27 Mart 1982 (s:28) Tezer Özlü'nün Leylâ Erbil'e yazdığı mektupların bir kısmını okuyoruz bu kitapta. Önsözde birbirlerine yazıkları mektupları yayımlama sözü verdiklerini söylüyor Erbil. Tek yönlü mektuplardan oluşan kitapta, yakın arkadaşı Özlü'yle ilgili düşüncelerine yer vermiş Erbil mektupların hemen öncesinde, içten ve güçlü bir dostluğun kanıtı delilinde bu cümleler. Birbirlerine verdikleri sözü tutmak adına yayıma hazırlıyor bu mektupları Leylâ Erbil ve şöyle anlatıyor arkadaşı Tezer Özlü'yü: "Hepimizin hayatında karşılaşmaktan, dostluk etmekten pişmanlık getirdiğimiz insanlar olmuştur. Hayatımızı güzelleştiren karşılıklı olarak yüreklerimizi değiştirdiğimiz insanlar da. Tezer Özlü benim yaşamımda, ne şanslıyım ki sayıları pek de az sayılamayacak derin dostluklar kurabildiğim bir kişi olarak yerini aldı." 1982-1986 yılları arasında yurt dışında yaşadığı zamanlarda arkadaşlarına ve ara ara eski günlere duyduğu özlem, kızı Deniz, Hans'la olan yeni evliliği, abisi Demir Özlü, ülkenin genel durumu, aile ilişkileri, hastalık ve tedavi süreci ve pek tabi edebiyattan nasibini alan mektupları okuyoruz. Bazı mektuplarla gelen kartpostallar da var kitapta ve hatta Özlü'nün el yazısıyla mektupların aslı, nasıl kıymetli. Kurmaca dışı okumak kolay olmuyor benim için fakat anı, anlatı, otokurmaca okumayı seviyorum. Tezer Özlü'nün kaleminden dökülen samimi cümlelere eşlik ettiğim için mutluyum. İki sevdiğim yazarın ve iki iyi arkadaşın hislerine ortak olmak güzel bir okuma deneyimi sundu. Özlü'nün yazdıklarından çıkarımla Erbil'in cevaplarını ya da önceki mektubu tahayyül edebildim -bir nevi oyun gibi oldu- fakat mektuplar karşılıklı
Tezer Özlü'den Leyla Erbil'e MektuplarTezer Özlü · Yapı Kredi Yayınları · 20222,680 okunma