• Hicret Gülleri aylar önce okuyup, her sayfasında gözyaşlarına boğulduğum bir kitap... İnceleme yapmayı her ne kadar sevmesemde bu kitaba yapmam gerektiğini düşündüm.
    Kitapta büyük âlim Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri ile Hüseyin Hilmi Işık Efendi'nin Eyüp Sultan'da buluşması anlatılmakta.
    Araştırmama göre roman, Dr. Enver Ören'in teşvikiyle yedi yılda büyük bir emekle yazılmış.

    Abdülhamid Han'a, Osman Paşa'ya yapılanlar, şapka takmadığı için öldürülen dedeler, 93 harbi, savaş psikolojisi ve daha birçok konuda insanı hayrete düşüren ve derinden etkileyen bilgilere yer verilmiş.

    Okumuş olduğum kitaplar içinde etkisini en çok hissettiğim, bu zaman zarfında hayatla neredeyse bağlantımı kesen bir roman Hicret Gülleri.
    Bu etkiyi tekrar yakalayabilmek amacıyla ve özlediğimi hissederek ikinci kez okumaya başladım. Okuyan kişinin hayatına olumlu anlamda yön vereceğine inanıyorum.

    Ve kitabın büyülü satırlarından:

    1929 yılı, Ramazan ayının yirmi yedinci gecesi, Kadir Gecesiydi. 18 yaşındaki Hüseyin Hilmi, imanına saldırılan dünyada yalnız kalmıştı. Halıcıoğlu Askeri Lisesi'ne geldikten sonra mekteplerden din dersleri kaldırılmış, büyük bildiği, saygı gösterdiği hocaları İslâmiyete, imanına, sevdiklerine saldırır hâle gelmişti.Son zamanlarda iman ile küfür arasında bocalıyordu. Hıçkırarak ağlamaya başladı. Eyüp Sultan Hazretlerinin türbesine bakarak gözyaşları içinde dua etti, yalvardı; " İslâm bilgilerini doğru öğrenmek, sevgine kavuşmak istiyorum. Beni din düşmanlarına aldanmaktan koru!" diye… Bu öyle bir yalvarıştı ki… "İsteyeni kavuştururum" buyuran Allahü teâlâ, mürşid-i kâmillerin önde gelenlerinden Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerini, nice zorlu hicretten sonra O'na hoca eyledi. On dört yıl, bu sonsuz pınardan kana kana içti. Kavuştuğu bu nimete şükredebilmek gayesiyle… Bir saniyesinin boşa gitmemesi için gayret etti.
  • Merhaba arkadaşlar. İlber Hocam gene oldukça sitemkar. Aslında bende. Geçmişi Düşünerek Anmalıyız, Osmanoğulları ve Halifelik, Tarih ve Osmanlı Tarihine Yaklaşım, Tarih Bilinci ve Osmanlıya Bakış ve Son İmparatorluk Osmanlı başlıklarında hep aynı konu üzerinde duruluyor aslında. Osmanlı’da bizim, bu tarihte bizim. Sakalınızı kesebilirsiniz ama yüzünüzü söküp atamazsınız. Yani ucuz tarihçiler gibi Osmanlıyı inkar edemezsiniz, görmezden gelseniz bile. Bu böyledir, bu tarih bizimdir. İnkar niye? Bunu yapınca elinize ne geçiyor? Bu yüzyılın son ve en büyük tarihçisi İlber Hoca’dan daha iyi olduğunuz bir tarih alanı varda biz mi duymadık? Anca tarih kitaplarında gördüklerini araştıramadan kopyalayıp sayfaları düzenli hale getirip paylaşırlar, ondan sonra da ben Tarihçiyim ayakları. Bu millet bunları yemez.
    Türklüğü yalnızca Türkiye’de sanan, Türk olduğu için utanan, Türklük kelimesini elinden geldiğince küçük düşürmeye çalışıp kendileri küçük düşenler; bizim Tarihimiz çok büyüktür, sizi de yutar. Bizde Yahudi denilince akla Karaylar (bunlar hem Tevrat’ı kabul edip Talmut’u reddederler), Kırımçaklar (hem Tevrat hem Talmut kabuldür), Hristiyanlık ve Ortodoksluk denilince de Romanya, Moldova, Ukrayna ve tabii Bulgaristan’daki kardeşlerimiz aklımıza gelir. İslam denilince de zaten 1000 yıldır bu topraklarda onu da biz Türkiye yüceltiyoruz. İşte sadece Türkiye grubunu gören eksik tarihçiler ve sadece Müslüman grubu görüp kalanı dışlayan BOŞ grup bizim en büyük sorunumuz ve nedense bu eksikliler daha fazla okunuyor ve isim yapıyor. Hayret! İnsanların dilinden, dininden size ne? Özellikle DİN konusunda bir şey konuşun hemen “Harhorhurhoaa” diye üstünüze geliyorlar. Kardeşim, bir insanın DİN konusunda yargılanması kimin işi? Cevap: Allah. O halde siz bu yargılamayı yaparsanız kendinizi ona ortak yani dindeki büyük günahlardan ŞİRK koşmuş oluyorsunuz. Böyle deyince de hemen konu değişiyor. Herkes anca işine geldiği gibi, biz neyin ne olduğunu bilelim ama artık susmayalım. Bugün biz de Irak yahut Suriye ya da Uzak Doğu ülkelerinden birisi olsaydık, kim bizi kabul ederdi? Kültür Ortaklığı tamam ama Milletini unutmak yahut unutturmaya çalışmak Vatan Hainliğinden başka şey değildir, olamaz!
    Gelelim bir diğer konumuza. 2. Abdülhamid. Koskoca Osmanlı’da kimseyle uğraşmazlar (bunlara şeker amca 5. Mehmed ve hiçbir varlığı olmayan 6. Mehmed dahildir.) ama Türklük düşmanı kim varsa bu adamla uğraşır. Yazık bizim gençlerimiz de sosyal medyadan gördüğü bilgiyi TARİH diye yutarak konuşur. Araştırın biraz. Kendine yazar diyen bir SÜRÜNGEN, böyle bir padişaha Kızıl Sultan diyebilecek kadar hadsiz. Hadi bakalım neler olmuş, bunların çoğu da kitapta yok. Enver Paşamız vardır bizim. Darbeden sonra özellikle savaş yılında geri gelir padişaha, el açar özürler diler, yaptığı yanlışın farkındadır. Araştırın da okuyun azcık. Ondan önce meclis kapatma olayı vardır ki zamanında Aydınlık olması lazım, bir gazete bu meclisi kapattı bunu mecliste anıyorlar falan diye ANIRMIŞTI. O meclisi kapattığında meclisteki yabancı sayısı Türklere oldukça eşitti hatta nüfus dağılımına göre ¼ oranından da hayli fazlaydı. Üstelik bunlar sürekli toprak ve bağımsızlık derdine düşmüşlerdi. Şuan meclisteki teröristlerin siyasi uzantısı gibi. Bir de neymiş tepki alırmışım böyle deyince. Benim en yakınım (2 çocukluk arkadaşım, 1 kuzenim ve tek kardeşim) şuan askerdeler. Bu vatan için. Bu soysuzlar ve onların tepkisinden mi çekineceğim! Bir de şu haber vardı. Osmanlı arazilerini kendi üzerine yapmış. Doğru yaptı. Dış borçlar ona gelene kadar fazlasıyla arttığından yabancı devletler milli gelir getiren yerlere el koyuyordu. Padişahın şahsi mallarına ise el koyamıyorlardı. Son padişah bile tahta çıkarken karşı devletler saygıdan dolayı bombayı kesmişlerdi hatırlayın. Osmanlı hep önemlidir yani. Her neyse bu mülkleri üzerine geçirdi ve onlara da el konulmasını engelledi. Ama işin içini araştırmak yerine sadece dışını haber yapmak kolay çünkü okumayan gençleri rahatlıkla kandırıp kendi tarihlerine düşman etmek o kadar basit ki. Yazık! Anlamadıkları da şu aslında. İşin siyasi ayağını bırakamıyorlar, alacakları bir başka model de yok. En eski toplumlardan birisiyiz. Yediremiyorlar. Bunlar kimliğindeki Türkiye Cumhuriyeti yazısından, Türkiye’den rahatsız olanlar, bu kadar net.
    Burada işlenen ve Osmanlı için kötüleme sebeplerinden biri de ‘Harem’ ve bu konuda da gerçekten çok çekiyoruz. Anlamıyorum bir başkası sizi kötüler ama siz neden kendinizi kötülersiniz. Mesela dedenizi, babanızı yahut ağabeyinizi sevmeyebilirsiniz; bunu başkalarının yanında söyler misiniz? Ailenizi ve kendinizi küçük düşürür müsünüz? Peki yabancıların yapmaya çalıştığını bu vatanın öz evlatları neden onlardan daha iyi yapıyor? Yazıktır. Bakalım. “Hayırlı Kapılar Açan Allah’ım Bize de Hayırlı Kapılar Aç” yazısı. Bu yazı nerede? Bu yazı şimdiki gibi kızları soyup, makyajlayıp kendisine Hoca diyenlerle bir tutulabilir mi? Bunun adı Alçaklık, Omurgasızlık ve Sürüngenliktir. Tarihini beğenmezsin, geçmişini sevmezsin, İslama ve Türklüğe düşman da olabilirsin. Ya inkar? Var olan bir şeyi inkar etmek salaklık değil de nedir? Neyse.
    Osmanlı dönemine ait Öteki kavramı, Ahilik, Mahalle ve Mezarlıklar, bana göre en önemli olaylardan biri olan Kütüphaneler, Tanzimat Aydınları, Batılılaşma Hareketleri ki başta eğitimde ve Oryantilizm konuları işleniyor.
    Bunun yanında Doğu-Batı Kültür çatışmasından; Osmanlı’nın Avrupa ile İlişkileri ve Rusya İlişkilerine değinerek konumuzu bitiriyoruz. Böylelikle İlber Hocama ait son bir kitabım kaldı. Artık ondan sonra bu kadar tarih üstüne biraz farklı alanlara yönelip kafa dağıtma zamanımız gelmiştir diyebiliriz.
    Şimdiden mutlu bayramlar dilerim, hepimizin bayramı kutlu olsun..
  • Biz Türkler! Belki bu başlık da olabilirdi. Yahut Cumhuriyet Söylemleri. Ya da Siz Nasıl İsterseniz. Güzel bir soru cevap çalışması altında aslında olanlar, olacaklar ve olması gerekenler. Geçmiş, Günümüz ve Gelecek üçgeninde fırtınaya tutulmuş yelkenli gibi gidip geliyoruz. Dışarısı kapalı ama içimiz, ufkumuz açık. Öylece gidiyoruz. Gidelim.
    --- 1. Bölüm ---
    Gene öyle konulara değiniyoruz ki, insan hepsini öğrenmek, anlatmak, açıklamak, üstüne yorum yapmak ve benzeri isteklere kapılıyor. Türk Kimdir, sorusuyla başlayıp; Son İmparator Abdülhamid’e uzanan bir girişle başlıyoruz kitabımıza.
    İttihatçılara değiniyoruz. Öncesinden gelen manifestoları muazzam kendileri kayıp Jön Türklere değiniyoruz. Ardından İttihat ve Terakki’nin kendilerine ve amaçlarına; ideolojilerinin haklılığı ama başarısızlıkları ve yaşananlara çok güzel değiniyorduk. Hakkını yemeyelim, Küçükkaya’da soruları oldukça güzel sormuş. Resmen kitabın yönünü belirlemiş ve harika bir yazı çıkartmışlar ortaya.
    Hemen akabinde Milli Mücadele Yılları konu ediliyor. Burada Abdülhamid neslinden çıkan insanların (Mustafa Kemal Paşa, Enver Paşa, Fevzi Paşa ve Karabekir Paşa) ufkuna ve zekalarına değiniliyor.
    Bu bölümün son konusu da 23 Nisan 1920’de açılan ilk meclisimiz ve Cumhuriyetimizin kuruluşunu konu ediniyor. Bunu da şu cümleyle özetliyor zaten kendisi. “Tarih safha safha ilerler, cumhuriyet nihai safhadır.” Çok güzel sorularla da bu bölümü bitirmiş bulunduk.
    --- 2. Bölüm ---
    Bu bölüm tamamen Mustafa Kemal’e ayrılmıştır. Arkadaşlarının arasından neden sıyrıldığı ve karakterinin, yaşantısının farkı; askeri dehası, hanedanla ilişkileri, doğduğu yer ve büyüdüğü koşullar anlatılıyor.
    Cumhuriyetin, Osmanlı’yı unutturduğu saçmalığını savunan tarihçilere de kapak hatta ‘Logar Kapağı’ mahiyetinde bir cevapla bunu da özetledik. Kendi tarihimizde asırlar sonra hanedan ismi yerine Avrupanın Türkler dediği millet kendi adını yani Türkiye’yi kurmuştur diyerek. Zaten benim de şahsi fikrim İslamiyet ne kadar yüce ise; Arapçılık ve Arapçılığı sevmek de bir Türk için o kadar alçaklık, hainlik ve basiretsizliktir. Bunu çarpıtmaya da lüzum yok, Arapların durumu ortada. Hacca ya da Umreye gidenler bu durumu daha da iyi bilirler. Haydi bende açıklayayım. Arabistan’nın geçmişte put diye mezarları yıktırması ve sıra peygamberimizinkine gelince Atatürk’ün ihbar mektubu ve halen bu mektubun saklanması; bunun yanında yakın dönemde Arapların yaptığı ikinci kötülük de peygamberin kabrine yeni doğan çocukların koyulması olayını kaldırması. Bu yüzden İslamiyet ne kadar yüce ise Arapçılık da o kadar ALÇAKTIR!
    Monarşiden Cumhuriyet rejimine geçilmesi, Osmanlı Devletinin değil Hanedanın el değiştirmesidir. Toplum aynı toplum, yaşayanlar aynı insanlar, millet aynı millettir. Şunu ele alalım. Şuan ki hükümet gidip yeni bir hükümet geldiğinde devlet yıkılmış mı oluyor? Hayır, içinde yaşan toplum aynı toplum. Eğer Osmanlı Hanedanı yıkılıp yerine Cumhuriyet geldiğinde o toprakta yaşayanlar Fransız, İngiliz olsa yerlerine Türkler gelseydi o zaman bir değişimden söz etmek mümkündü ama Tarih kendisine sıkıcı gelen bir toplum bu tarzda biraz derinlere inmeye başladıkça konuyu bilmediğinden inkar da edecektir. Biz bu tarz şeylere alışmış ve umursamayan bir toplum olmayı başarmışızdır.
    Hemen akabinde Atatürk’ün özel hayatına duyulan ilgiden ve yanlış anlaşılıp saptırmalardan söz ediliyor. Doğru noktalara doğru vurgular yani. Atatürk’ün cephede bile kitap okuduğundan bahsediliyor. Bu konu üzerinde oldukça iyi duruluyor. Günümüzde de askerlerin sivil halka nazaran daha fazla okuduğu göze çarpıyor. Okumaktan daha güzel bir şey olamaz ki zaten Okumak ve Askerlik anlamında dün gece de Sadikkocak24 adlı Instagram hesabımda güzel olduğunu düşündüğüm bir paylaşım yapmıştım.
    Bu konuda ele alınan bir diğer unsur da Atatürk-Din ve İlahiyat fakülteleri. Şimdi bu konu çok ciddi ve benim Rıza Nur ve Nihal Atsız başta olmak üzere okuduğum makalelerden yola çıkarak (Türk tarihini en iyi aydınlatan ve bugün bildiğimiz tarihi borçlu olduğumuz insan Nihal Atsız; onun hocası da Rıza Nur’dur) da yorumlarımı katacağım. Atatürk çok da dini bütün bir insan değildi ve bundan yararlanan –başta cemaatler ki birinin ne olduğu çok geç de olsa anlaşıldı- kişiler onu hemen kötüleme fırsatını kaçırmıyorlar.
    Dinsiz (!) bir insanın çarşaflı kadınla bir arada olması ne kadar mantıklı olur artık onu da size bırakarak başlıyorum. Dini bütün olmamakla dinsiz olmak arasındaki fark nedir? Din yani İslamiyet, bizlere kelimeyi şahadet getirmeyi, namaz kılmayı, oruç tutmayı, zekat vermeyi ve hacca gitmeyi emrediyor. Bende dahilim, kaçımız namazlarımızı vaktinde eda ediyoruz? Mesela ben uzun zamandır Cuma namazı dışında 5 vaktin 5ini de tam kıldığımı, en son ne zaman kıldığımı hatırlamıyorum. Demek ki dini bütün insan değilim ama bu Müslüman olmadığımı göstermez. Yahut kaçınız oruç tutuyor? Hele yaz ayındayız diye ben o sıcakta çalışıyorken –Simit Sarayı kusura bakmasın, en çok ora kalabalıktı sahilde- Simit Sarayında güzelce yiyip içenlerin kimliğinde dini İslam yazıyor. Şimdi biz kimiz de onlara ne hakla dinsiz diyerek sanki en iyi Müslüman biziz gibi kendimizi yücelteceğiz? Bu gibi düşünceler yalnızca karalama amaçlı yazılardır ve okumayan, bilmeyen hatta yalnızca LAFTA ATATÜRKÇÜ olduğunu söyleyen insanları inandırabilecek ucuz numaralardır. Okuyan, araştıran ve farklı kaynakları MUTLAKA kullanan insanlar bu tarz numaraları yutmaz. Yutmayacaktır.
    Bu başlığımızın son konusu da Kemalizm ve belki de en önemli konulardan ve gündemden düşmeyen başlıklardan birisi. Peki yalnızca ismen mi yoksa gerçek manada da Kemalizm var mı? Bunu bir Din gibi yaşayan yardakçılar mı yoksa İleri Gitme olarak algılayan ve eğitime önem veren toplum yapısı mı daha ön planda? İşte bu sorunun cevabını alacağız burada. Kemalizme “Burası laik devlet bizler de Atatürkün yolundayız” (ben kibar yazdım ama bildiğin çemkiriyorlar bunu derken) diyenler gibi mi bakacağız yoksa –ve daha önemlisi- fenni üretim, sanayi, okuma seferberliği, tıp, gündem, tarihi ve coğrafyayı anlama ve yönlendirme yani bir medeniyet savaşı gözüyle mi bakacaksınız? Hangisi daha akla yatkın?
    Ayrıca şunu da belirtmekte fayda var. İlber Hoca biraz daha sessiz kalmış bu konuda. Paraların üstünden Atatürk resmini, DP rejimi değil; Sadık (!) ve biricik (!) dostu, Atadan tokay yiyen ve milli şef adını zorla kabul ettiren İsmet İnönü kaldırmıştır. Bu İnönü adını çok sevenlerin Atatürkçü olduğunu belirtmesi saçmalığı da çok can sıkan konulardan birisidir. Gerçi ‘Eşim’ dediği insandan bile ihaneti yaşayan Atanın en yakınlarından darbe yemesi de şaşılacak şey değil ama o adamın da yaşadıklarını düşününce insan ‘Koskoca adam bunu hak etmedi!’ diyor.
    --- 3. Bölüm ---
    Bu bölümde ise İsmet İnönü ele alınıyor. Doğrusu ve Yanlışı ile. Ben açık konuşmak gerekirse kendisini hiç sevmem ama onu sevmemek demek onu her şeyiyle kötülemek demek değil. İyi tarafı da –varsa- belirtilir ki Tarih söz konusu olduğunda kendi tarihimizi objektif bir şekilde yansıtmak boynumuzun ve karakterimizin borcudur.
    İnönü Cumhuriyetçi bir komutandır ama askeriyede ne kadar iyiyse sivilde o kadar kötüdür ve o dönem CHP profilin halka üsten bakan ukala bir görünüm arz etmesi de İnönü ve ekibine halkın düşman olması ve Atatürk’ün birkaç yıl içerisinde tekrar arzulanmasına neden olmuştur. Aslında siz ne düşünürsünüz bilmem ama Sol cephede çalıp çırpmayan –bakın sevmediğimi söylediğim halde bunu yazıyorum- insan haklarına karşı durmayan iki isim vardır. Bunlarda İsmet İnönü ve Ecevittir. Ancak bunlar da diğerlerinin çalıp çırpmasına ‘Fazla’ göz yumdukları için halk bu durumu onlara mal etmiş ve kendilerine düşmanlık beslemiştir.
    Tabi bizim sevmeme nedenimiz şudur. Elinizden ekmeğiniz alınıyor, aç kalıyorsunuz, sizlere karne veriliyor. Ona göre ekmek vs alıyorsunuz. Bu karne olayı ve sonrasında yokluk çok uzun zaman devam etmiştir. Levent Kırca’nın son programı hariç önceki programlarında bunu sıkça dile getirmesi bile durumu ve geçmişi fazlasıyla özetler niteliktedir. Elinizden alınan ekmeğiniz yani daha doğrusu buğdayınız toplanıyor ama sevk yok, toplandığı depolarda çürütülüyor. Kimse hesap vermiyor ve bu iş devam ediyor. Halk aç ve buğdayı olup da 1 avuç dahi saklayan mahkemeye veriliyor. Bunlar da halkın İnönü düşmanlığını fazlasıyla tetikliyor ve yapılan tüm yanlışlar ona yükleniyor. Çünkü yönetim kademesi sağlam değil ve devletin başı olduğundan bu durumun sorumlusu da kendisi yapılıyor. Varlık Vergisi diye bir şey geliyor ülkeye, sizce bu o dönemin koşullarında yaşayan bir millet için ne demek? Eh daha fazla söze de gerek kalmadı o halde.
    Peki bu Adnan Menderes sevgisi nereden geliyor? Muazzam bir adam mıydı? Hayır. Asla değildi. Peki neden seviliyor? İnsanlardan vergi diye alınıp çöpe giden, insanları ekmeksiz bırakan biri değildi. Milletin üstünden Yol Vergisi denilen vergi kaldırılıyor ve köylüler akın akın onu karşılamaya koşuyor. Aslında bunu sonraki bölüme koyacaktım ama buraya da koysam olur. Biz insanlar her zaman bizi önemseyen kişileri yüceltiriz. Bakın mesela Karabekir Paşaya, kaç kişi ona hain yahut Atatürk düşmanı diyebiliyor? Diyemez çünkü ne yaparsa yapsın Atanın sözünden çıkmamış, canı pahasına onu korumuş ve yeni Türklerin başa geçmesinde en büyük yardımı o yapmıştır. Kendine haksızlık yapılan Ethem ile arasındaki en büyük fark da budur zaten. Düşmana sığınmamış ve ölümden korkmamıştır. İşte böyle ince farklar çok büyük sonuçları da beraberinde getirebiliyor.
    Bu konuda son sözü de şöyle vurgulayalım. Devlet tarihinde Atatürk öneminde birisi henüz gelememiştir. Ülkeyi son yönetenler de dahil iyi yönetim ve yöneticiler mevcuttur ancak kimse onun üzerinde olamaz. En azından böyle bir durum tekrar yaşanana kadar ve kimse bu zamanları tekrar yaşamak istemez. İnönü düşmanlığı belki fevridir, geçebilir ancak kalıntıları olacaktır. Ünlü 19 Mayıs nutkunda Türkçüleri mahkum etmesi maalesef unutulamaz. Diğer yandan Atatürk’e hakaret eden Sabahattin Ali denilen karakter yoksununun (bir ara hataya düşüp birkaç eserini bilmeden okumuşluğum var inkar etmiyorum) hemen ardından ona yaltaklanıcı bir şiir yazması ve affedilmesi de unutulmamalıdır. Atatürk dahil hepimiz biliriz ki bu ülkeyi yüceltecek olan Kemalizm; ilimle, bilimle, fenle ön plana çıkar. Yaltaklanmalar ve çıkar ilişkileri sadece günü kurtarır ama geleceği de kurtarmak istiyorsak tarihimizi okumalı, kopmamalı ve ona göre hareket etmeliyiz. Zor zamanlarda başarılı olan insanların hareketlerinden yola çıkarak böyle kolay ve rahat zamanda Atatürkçü geçindiğini iddia edenlere cevaben onun eserlerini okuması (Arıburnu Raporu, Hatıra Defteri, Söylev ve Demeçleri, Geometri, Muharebe Eğitimi, Cumalı Ordugahı, Karlsbad Hatıraları ve NUTUK) ve kendini geliştirmesini itham etmek gerekir.
    Özellikle Atatürk’ün eserleri olarak çoğunu ben de dahil BİLMEDİĞİMİZİ söylemek ve bunları da detaylı incelemelerle –sizin de desteğinizle- geliştirerek yakın zamanda okumayı planlıyor ve bu bölüme de veda ediyorum.
    --- 4. Bölüm ---
    Adnan Menderes ve Demokrat Parti yönetiminde gelişen olaylar –ki bir alıntı paylaştım çok iyi anlaşılması açısından- ele alınıyor. Nasıl bir yönetimden nasıl bir yönetime geçildiği. Bir insan özgür değilse ne yaşadığının önemi yoktur ve sadece özgürlüğünü düşünür. Hapisteki bir insana milyonları vaat etseniz de ister mi? Yoksa sadece dışarda mı olmak ister? Hatırlayın Nazım Hikmet, Türkiyeye geri giriş istediğinde gelen kadına (annesi mi kız kardeşi mi anımsayamadım o yüzden kadın dedim kusura bakmayın) Nazım Hikmet kendi gelecek denildi ve Nazım Hikmet dünyadan ayrılmıştı. Varın siz anlayın o dönem halkının feraha kavuşması için yalnızca üstündeki o vergilerin kaldırılmasının bile ne öneme geldiği, nasıl bir özgürlük getirdiğini.
    Peki Adnan Menderes’in hatası ve büyük kaybı ne oldu? Ardından gelen darbe ve asılması neyi kanıtladı bizlere? Bunlara da değinip noktalayalım derim ben. Önce insanları rahatlattı sonra insanların görmesini sağladı ve muhafazakar bir toplumu temelinden sarsacak yanlış bir hareketle işe girişti. Saraçhanede bulunan belediye sarayı inşası ile tarihi kalıntıları yok etmekle başlayan bu kötü yönetim, İstanbul’da trafik sıkıntısı halledilecek denilerek 5 tane Sinan Mescidi yıkılmasıyla devam etti. Bu kadar muhafazakar bir toplumda mescit yıkmak senin de yıkılışın olur be adam! Yaptıkların unutulur gider. Bu trafik sorunu öyle şey ki bak adam metro yaptı, Marmaray yaptı, metrobüs koydu. Ne yapacağını şaşırdı dolu dolu ferah klimalı otobüslerde yolculuk ediyoruz ama bu trafik bitmiyor. İddia ediyorum. 1 gün sadece 1 Pazar günü tüm hususi araçlar yasaklanıp yalnızca otobüs ve minibüs, ticari taksi ve dolmuş gibi araçlar kullanılsa Göztepe Köprü Çıkışı, Kartal, Ümraniye ve Kadıköy iskele çıkışında gene trafik olur. İnanmayan ve yönetimde olan biri bunu görüp uygulasa haklı olduğumu görecektir. Bizim trafik sorunumuz 17 milyonluk şehirde artık asla çözülemeyecek bir sorun. Hele bunun için kültürel eserlere zarar verilmesi daha büyük bir sorun ama bizzat bildiğim bir olaydır; Marmaray yapılacağı zaman Yenikapı’da yapılan araştırmalar öyle büyüktü ki oradaki kazıntılarda önce Arkeoloji mi nedir onun baş adamları getirip eser var mı diye inceletildi ve yer altı şehri buldular. Varın İstanbul’u siz anlayın. Biz çok zengin ama zengin olduğu kadar o zenginliğini bilemeyen bir şehiriz. Umarız ki bunun altından da kalkabiliriz.
    --- 5. Bölüm ---
    Bu bölümde 1960-1980 arası ülkemizin içinde bulunduğu durumu görüyoruz. Üniversite hocalarından başlayarak Adalet ve Doğru Yol Partilerinin durum değerlendirmesiyle devam ediyoruz. 1963 yılında ortaya çıkan Demirel’in neden çok sevildiği ve en büyük yanılgısı olarak Tansu Çiller’i ortaya çıkardığı üzerinde varılan görüş birliğini böyle bir tarihçiden okumak da çok mühimdi benim açımdan.
    Solun yetiştirdiği en büyük adamlardan Ecevit üzerine de konuşuluyor burada ve İlber Hoca ile fikir birliğimiz devam ediyor. Asla çalıp çırpmaz ve döneminde saygısızlık değil hitabet sanatını insanlara öğreten bir fikir adamıdır. Ancak insanları tanıyamaz ve kimin dostu kimin düşmanı olduğunu bilememesi ve kibar karakteri onun çöküşünü hızlandırmıştır. Günümüzde insanları tanıma ve hitabet sanatının Erdoğan’da olduğu ve öncesinde de Demirel’de fazladan da nüktedan biçimde bulunduğu burada belirtilen hususlar.
    Milliyetçilerin Türkeş aracılığıyla meclise girmeleri (11 kişi) ve başarısız olmaları konu ediniyor. Milliyetçiliğin köylü ve kentli milliyetçilik olarak iki kısımda incelenmesi de yine bir başlık altında toplanıyordu.
    --- 6. Bölüm ---
    Bu bölümde Özal Türkiye’sinden Erdoğan Türkiye’sine geçişi ele alıyoruz. Neler yapıldı, neler hedeflendi, nasıl bir strateji benimsendi bunları görüyoruz.
    Burada geçmişte dönemde yapılanlar ve yapılması gerekenler yanında Erdoğan üzerinde daha fazla duruluyor. Dediğimiz gibi mevzu sevip sevmemek değil kişisel başarısı. Yaptıkları ve planlarıyla ön plana çıkan ve kendi cephesinde yani Sağ Cephe dediğimiz kısımda kendisinden başka ön plana çıkacak ve ileriyi hedefleyecek bir insan olmadığından ön plana çıkması halen yönetimde bulunması üzerine bir değerlendirme yapılıyor. Çünkü üst üste 16 yıldır iktidarda hatta 1994 yılından beri yönetimde bulunan bir insandan üstünkörü söz etmek pek manasız olacaktır. Belediye Başkanlığı, Başbakan, Cumhurbaşkanlığı ve Başkanlık olarak sürekli yönetimde bulunması onun ne kadar karalanmaya çalışılsa da iyi bir idareci olduğunu gözler önüne seriyor. Burada ön plana çıkan kişisel düşünceler değil; akıl ve idaredir.
    Siyasi değişim alanında Erdoğan üzerinden ne kadar akılcı bir yönetim uygulandığı görülüyor. Biliyorum siyaset bizleri sıkan ve çok da sevmediğimiz bir konu ancak özellikle Sağlık ve Eğitim alanında gelen yenilikler ne kadar milleti rahatlasa da ardından Eğitim alanında gerek YÖK gerek MEB yaptığı ıslahatlarla (!) geleceğini düşünen çocukların geçeceği yolları baltalamayı hedef edinmiş gibi duruyor. Bunun da önünü alamıyoruz ve –burası bana ait- çocuklarımızın bir çoğu girdiği sınavlarda başarısız olduğunda kendini Gerizekalı ve İşe Yaramaz diye tanımlayarak umutsuzluğa kapılıyor. Bu durumu bende 2012-2013 dönemimde acı bir şekilde yaşadım. Bizi bu durumdan kurtaracak ilerleme bellidir. Eğitim ve Yabancı Dil. Siz bir alanda kendinizi geliştireceğinize inanıyorsanız kendinizi eğitmeli, bolca okuma ve yabancı dil geliştirerek şansınızı başka bir ülkede deneyebilirsiniz. Ya da İslami düşünceye göre “Allah bir kapı kapatır, bin kapı açar” felsefik düşüncesinin ardından gidebilirsiniz. Ancak dediğim gibi eğitim sistemi öğrencileri her zaman çekinik ve içe kapanık hale getirdikçe bu atılımların gerçekleştirilmesi şart. Değiştirilmesi gereken toplum değil o toplumu nitelendirenlerdir. Bu böyledir ve böyle olmak zorundadır. Yapacağız da. Çekinmek ve Seyretmek biz gençlere göre değil; bizim amacımız el ele vererek toplumumuzu üste çıkarmaktır.
    Bu bölümde son olarak Dış Politika konusuna değiniliyor. Komşularımıza körü körüne bağlanmak değil ama aynı bölgede yaşayıp ortak düşmana sahip olduğumuz için ortak hareket etmemiz gerekiyor. Ortadoğu sorunu ele alınıyor. Bu sorun bizlerin yani Ortadoğu insanının sorunudur, bu coğrafyada yaşayanlar bizleriz çünkü. Şimdi bunu da biraz açalım. Bir devlet düşünün. Ortadoğu’da anlaşamayan 5 ülkenin arasına giriyor, hepsine ayrı ayrı gidip aralarını açıyor sonra da hepsinden faydalanıyor. Onları birbirine düşürüp ekonomisini tüketiyor ve çatışma sonucunda da gelip iç işlerine karışma imkanı buluyor. Hem de bunu yapmak için 2 şehir ya da 2 ülke değil; 2 kıta birden değiştiriyor. Ne hakla? Sen kimsin, diye sormazlar mı adama. Sormuyorlar işte. Çünkü birlik ve beraberlik yok. Yoksa kimse bayılmıyordu İran, Suriye, Gürcistan, Irak, Bulgaristan gibi ülkelere ama zorundayız. Akıllı strateji oldukça önemlidir ve bu konuya da ilgi duyuyorsanız Ahmet Davutoğlu – Stratejik Derinlik kitabının faydasını fazlasıyla görürsünüz.
    Ortadoğu’nun ilk Dünya Savaşına kadar dünyanın en sakin bölgesi olması, okurken İlber Ortaylı’yı bile fazlasıyla şaşırtan bir durummuş. Hele günümüze bakınca bizler de bu durumu daha net anlıyoruz. (s. 257)
    --- 7. Bölüm ---
    Son bölümde ise dünyanın en büyük 16. ekonomisi olan ülkemizin ne kadar büyüyebileceği daha doğrusu neden daha fazla büyümesinin imkansız olduğunu açıklayarak başlıyoruz. Bizde etnik sorunlar halen adından SORUN olarak bahsediliyor. Bir İtalya ve İspanya da Sicilya ve Katalan bölgesinin aştıkları sorunu bizim aşamamamızın nasıl bir sorun olduğunu ele alıyoruz.
    Hemen akabinde nasıl bir yönetim sistemi olacağı ve başkanlık siteminin getirileriyle ilgili (o dönemde yalnızca bir fikirdi - 2012) neler olabilir sorularına yanıt arıyoruz.
    Son bölümün son konusu nasıl bir Cumhuriyet? Yani 2023 yılından neler bekliyoruz, 100 yılını tamamlayacak ülkenin ne gibi bir gelişim ve kalkınma politikası var bunun sohbetini yapıyoruz desek yeridir.
    Böylelikle harika bir eseri geride bıraktık ama parmaklarım da koptu tabi. Biraz dinlendikten sonra başka bir kitapla devam edeceğiz. Kendinize iyi bakın dostlarım. Allah’a emanet olun..
  • İlk çıkar çıkmaz alıp okumuştum. Ekrem Hoca'nın yazılarının sıkı takipçisiyim.
    Başlarda biraz sıkılabilirsiniz. Ama daha sonra akıp gidiyor. Kitapta en çok hoşuma giden kısımlardan biri olan Enver Ören ile Behice Sultan'ın Napoli de dostlukları. Kitabi okuma sebeplerinden biri de bu.
    Çok fazla söz gerek yok aslında. Ekrem Hoca'dan tarihi okumak çok keyifli. Belgeleriyle size sunuyor. Mutlaka okunması gereken bir kitap.
  • Analarınızın memelerine süt bile yürümemişti daha
    bir kez olsun gizli gizli traş olmamıştınız babanızın jiletiyl yani şimdiki sizin yaşınızda ben
    yani deve tellal pire berber iken
    diyalektik ve tarihsel materyalizm diye birşeyler vardı
    sol komünizm bir çocukluk hastalığı dokuz ışık
    şarkılarda türkülerde meydanlarda çırpınırdı karadeniz
    faşizm sosyal - faşizm oportünizm revizyonizm
    kükürt di oksit civa flüminat molotof kokteyller

    2
    öfkeler yazmıştım ellerim yüreğimde yüreğim silahımdayken
    dizlerim tirtir titriyordu ama hiç belli etmiyordum
    en illegal cümleleri kurdum ben anlamazsınız
    mayınsa bastım sınırsa geçtim ateşse yaktım
    ne zaman kozaydım unuttum ne zaman kelebek
    ne zaman doğurdum kendimi ne zaman öldürdüm
    ne zaman gözdüm ne zaman gözyaşı

    3
    benim kandırılmalarım biraz farklıydı anlamazsınız
    mesela ben büyük şeylere inanırdım büyük denizlere
    büyük aşklara büyük ayrılıklara büyük ölümlere
    ve iki kere ikinin asla dört etmediğine
    başka yollardan giderdim varacağım yerlere
    en çok aşksız sevişmelerinize yanardım
    ve dudaklarınıza kondurduğunuz şıkıdım türkülere
    kireç söndürürdüm karpit lambası altında kitap okurdum
    kireç söndürmeyi karpit lambasını siz anlamazsınız
    anlasaydınız zaten uslu bir çocuk olmazdınız
    amerikan emperyalizmi sovyet sosyalist cumhuriyetler birliği
    çin halk cumhuriyeti demokratik halk iktidarı
    marks engels lenin stalin
    mao zedung fidel kastro che guevara ve enver hoca
    yeni en ideolojik imgeleri gencecik düşlerimin
    bir kulağınızdan girer bir kulağınızdan çıkardı
    kaşla göz arasında anasını satayım
    benim avuçlarımdan güvercinler uçardı

    4
    bir kez olsun gizli gizli traş olmamıştınız babanızın jiletiyle
    oysa ben her gece yüreğimi jiletlerdim yaşadığımı unutmayayım diye
    yani ölmek gibi yaşardım ölmek gibi yaşanır mı anlamazsınız
    avuçlarım neden sıcak gözlerim neden kanlı ellerim neden uzun
    alnım neden açık sesim neden kısık anlamazsınız
    bilmezsiniz mesela fünye dişlemeyi dinamit yoğurmayı
    sevişirken dimdik bir meme ucunu dişlemeye benzemez fünye dişlemek
    dinamit hamuru gözlerini yaşartır adamın kükürtdendir
    siz kükürtü sanayi bacalarının dumanlarında kokladınız gözleriniz yaşardı genziniz yandı küfürler ettiniz

    5
    babalarınız hatırlar on dokuz otuz ana haber bültenlerinden
    güvenlik kuvvetlerinin bir hücre evine yaptığı baskın sonucu
    yasadışı bir örgütün altı militanı
    yasaklanmış yayınlar dinamit lokumları çok sayıda patlayıcı madde
    ve ispanyol yapısı astralarla kirletirdi ekranlarınızı
    siz biyoloji sınavınıza hazırlanırdınız ben ertesi günkü eyleme
    siz üniversite sınavlarına hazırlanırdınız ben o üniversiteyi işgale
    bir gül gibi taşırdım anamın o son öpücüğünü ellerimde
    nasıl da şaşırmıştım anasını satayım
    o cani bakışlarımı bir günlük gazetenin
    baş sayfasında gördüğümde

    6
    Yani şeytan daha rüyalarıma bile girmeden
    yastığımın altında yasak kitaplarla uyurdum ben
    serin ırmaklar geçerdi düşlerimin içinden bütün kirlerimi yıkardı
    benim kirlerim sizin kirlerinize benzemezdi anlamazsınız
    ve her ölüm haberinde cayır cayır yanardım
    ilk o zaman öğrendim kamboçyayı vietnamı çini
    siz lise sıralarında inek gibi hafızlarken istanbulun fethini
    ben yeraltlarında devrim nikahları kıyardım gayri resmi ve gayri sevgi
    hesap vermiştim karşı cinse zaafları olmayan birine
    bir sarhoşluk kadar anasını satayım
    bir sarhoşluk kadar ömrüm olsaydı keşke

    7
    yani bir gece vaktiydi yani dolunaydı yani kaçıyordum
    önüm arkam sağım solum denizdi anlamazsınız
    kaçarken çocukluğumu hatırlıyordum allah kahretsindi
    mermiyi namluya sürmeyi unutmuştum allah kahretsindi
    vınlaya vınlaya parçaladı çocukluğumu o mermi çekirdeği
    allah kahretsindi anasını satayım
    nasıl da mıhlayamadım oracıkta o kahpeyi

    8
    Ben anlamazmış gibi yapmazdım okyanusların derinliğini ölçerdim
    yeni lehçeler öğrenirdim batık kentler keşfederdim
    sözcüklere yeni anlamlar yüklerdim mesela şarkı söylerdim
    kuşlarla konuşurdum yada yoğurt kaplarına çiçekler ekerdim
    gecelerin en ürkek yarılarında anasını satayım
    pencerelerinizi tıklatıp kaçan varya
    işte o bendim

    9
    Diyalektik ve tarihsel materyalizm diye bir şeyler vardı
    hani o ukraynalı pos bıyıklı çelik bakışlı adamın yazdığı
    hani o sonradan acımasız bir katile çıkmıştı ya adı
    kompartıman kompartıman ölüme göndermiş ya eski yoldaşlarını
    annem namaz kılıyordu oturma odası ile yatak odasının arasındaki salondaydı
    ben masadaydım gözlerimde o adamın yazdığı kitabın son sayfası
    hatırlamıyorum şimdi avuçlarımı nasıl iki yumruk yaptığımı
    allah yok diye bağırdığımı biliyorum bir tek avaz avaz
    bir de annemin bir mitralyöz gibi yanağımda patlayan tokatlarını
    sonra araya yağmur girmişti de kurtarmıştım kulaklarımı
    bir kavganın arasına yağmur nasıl girer anlamazsınız
    nicel birikimin nitel patlamaya dönüştüğü bir andı sizin anlayacağınız
    siz yağmurdan genellikle kaçarsınız ya da kara kara şemsiyeler açarsınız
    ben yağmurda ağlardım görmesinler diye gözyaşlarımı
    ne çok olmuş anasını satayım
    ne cok olmus serçelerle konuşmayalı

    10
    Sol komünizm bir çocukluk hastalığı dokuz ışık
    hepimizin avuçlarında aynı karanlık aynı korkaklık
    aynı sokakbaşlarında aynı yalnızlıktı inanmazsınız
    aynı saatlerde aynı örgüt evlerinde
    uçları kıl testereleriyle çaprazlanmış mermiler hazırlardık
    uçları kıl testereleriyle çaprazlanmış mermileri siz anlamazsınız
    toplu iğne başı gibi görünür girdiği yerler
    çıktığı yerlere mideniz kaldırmaz bakamazsınız
    mesela nisandı
    perşembeyi cumaya bağlayan mübarek bir akşamdı
    kahveye girmeden önce göğe bakmıştım la ilahe illallah
    belimde kıpır kıpır ondörtlü ceplerimde iki yedek şarjör
    camilerde yatsı namazları ve bir ay ki hilal mi hilal
    baktığım köşeden çıktı ismail eşhedü en la ilahe illallah
    son yudumunu masada bırakmıştım çayımın ya allah bismillah
    tam kırk kurşunla vurdum ismaili dokuz kalibrelik kırk besmeleyle
    boşalttığım üçüncü şarjörde ellerime sıçradı hüznü
    kırkbirinciyle çöpçüyü devirdim ezberledi diye yüzümü
    sonra bir yerlere kapanıp ağladım ay nasıl ağlarsa öyle
    ay nasıl ağlarsa öyle ağladım anasını satayım
    çingenenin beygirini de vurduğum için
    sırf bana melül melül baktı diye

    11
    Şarkılarda türkülerde meydanlarda çırpınırdı karadeniz
    ülkücüydüm ben turancıydım ben devrimciydim ben komünisttim bilmezsiniz
    karadenizdim ben karadenizin fırtınalarındaki rengiydim
    bağlama çalardım bağlama dinlerdim gül ekerdim toprağıma ölüm biçerdim
    gökyüzünden yıldız çalardım kimseye çaktırmadan
    kağıttan gemiler yapardım kaşla göz arasında
    eylemden kırıp lunaparklara gittiğim bile olurdu
    mesela denizde taş sektirdiğim şiir yazdığım dilek tuttuğum
    mesela günübirlik aşık olduğum dut yemiş bülbüller gibi sustuğum
    mesela dilencilere acıdığım da olurdu ağladığım da
    uyak olsun diye söylüyorsam namerdim anasını satayım
    bir tek iyiliğimi bile yazmadılar zabıtlara

    12
    Faşizm sosyal - faşizm oportünizm revizyonizm
    çok tanrılı bir dinin bütün sapmaları yani anlamazsınız
    anlamazsınız yani sınıf arkadaşınızı vurdunuz mu hiç
    delik deşik ettiniz mi bir parkayı okul çıkışında
    ağır çekim izlediğiniz oldumu hiç bir fizik kitabını havada savrulurken
    yada hayatınızda iki yüz yirmi voltluk çığlıklar attınızmı
    mesela tekme tokat giriştiğiniz oldumu hiç tarih derslerinde tarihe
    mesela kaç kere öldünüz nihavent makamında bir mayıs bin dokuz yüz yetmiş yedide

    13
    Hangi sokak başı hatırlar sizi hangi miting hangi korsan gösteri
    bir tek polis amca bile görmemiştir gözbebeklerinizi
    kıl kadar yalanım varsa namerdim anasını satayım
    yarından tezi yok siz de unutacaksınız bu şiiri

    14
    Türkiye cumhuriyeti anayasasını tağgir tebdil ve ilga
    yani türk ceza kanununun yüz kırk altıya birinci maddesi uyarınca
    iplere çekilirdi çocukluğum siz ip atlarken rüyalarınızda
    annemin gözyaşı toprağa düşmeden kırılmış olurdu boynum
    boynumun sesi çıtırdak bir çerezin ağzınızda yankılanan sesiydi
    akciğerlerimi bir ana rahmihi parçalar gibi parçalardı soluğum
    soluğumla bütün şafakları havaya uçururdum
    ertesi günkü gazetelerde siz bunları okumazdınız
    okusanız bile siz bunları hiç böyle anlamazdınız
    mesela mendilinize ihtiyaç duyardım bazen çağırırdım sizi duymazdınız
    görmezdiniz çünkü bilmezdiniz çünkü duymazdınız çünkü sağırdınız
    yürüdüğüm yollar boyunca omuzlarımda taşıdım sizi
    omuzlarımda taşıdım anasını satayım
    ne kadar da ağırdınız

    15
    Dış kaynaklı müzik gibi dış kaynaklı bir şey miydi ölmek
    kulağımda anti - emperyalist marşların nakaratları
    elimde amerikan malı bir kerpetenle
    milyon parçaya ayrılırken ana avrat dümdüz gitmek
    ölmek bu muydu ulan
    ölmek ardımda bir uçurum gibi bırakıp gitmek miydi hayatı
    cenazeme bin kişi katılmış neye yarar
    en yakın arkadaşım taşımış siyah beyaz bir resmimi
    ne zaman içim dolsa olan bitene
    ayıp olur yakışmaz diye ağlamazdım
    ağlamak bana ne kadar da yakışırmış anlamazdım

    16
    Yürüdüğünüz yollar uzadı siz küçüldünüz
    küçüldükçe dünyayı benim dudaklarımla öptünüz
    mesela her polis sorgusunda çorap söküğü gibi çözüldünüz
    her şey iyi güzel hoş da beni niye öldürdünüz
    oysa miş li geçmiş zamanlardan alıp taşımıştım sizi torunlarınıza
    ortaçağdan alıp kuantum fiziğine götürmüştüm sizi
    kuantum fiziğini belki anlamazsınız diye şiirler bile yazmıştım
    ölümü bile göze almıştım allah belamı versin
    kükürt di oksit yani anlamazsınız
    pos bıyıklarım vardı üç numara saçlarım ve rooswelt postallarım
    parkamın ceplerinde ellerimi ısıtırdı arnavutluk emek partisi
    necip fazıl kısakürek ya da nazım hikmet pek farketmezdi
    hepsi aynı bokun soyuydu anasını satayım
    hepsi bir parça adrenalindi

    17
    Mesela ellerim yankılanırdı çektiğim her tetikte anlamazsınız
    çektiğim her pimde birileri çentik atardı bir yerlere
    robot resmini çizerlerdi yüreğimin sokak sokak aranırdım
    genellikle kaçardım yada dilinizin altında saklanırdım
    bir gün tükürürsünüz diye birilerinin yüzüne ağzınızda dolanırdım
    anlamazdınız iki bardak rakıyla sarhoş olurdunuz
    ağlamazdınız anasını satayım
    durmadan yutkunurdunuz

    18
    Hesap soracaktık kahrolsundu kanı yerde kalmayacaktı
    yepyeni güneş sistemleri kuracaktık mesela denizler ırmaklara akacaktı
    acayip düşlerim vardı anlatsam inanmazsınız
    mesela titreyip kendimize dönecektik tarih kitapları bile utanacaktı
    aşkı aşk gibi yaşayacaktık ölümü ölüm gibi anlamazsınız
    yani tahrip gücü yüksek güneşler gibi patlayacaktık
    milyonlarca şiir doğacaktı can çekişmelerimizden
    mesela annem bir daha ağlamayacaktı
    en serseri sevinçlerimizle bir poyraza uzatıp alnımızı
    ellerimizi kollarımızı sallaya sallaya dolaşacaktık bütün meydanları
    meydanlarda çocuk bahçeleri meydanlarda panayırlar
    ve uğruna sokak sokak öldüğüm bütün şafaklar
    çingeneler kucağımda düğün alayları kurulacaktı
    yerde kaldı anasını satayım
    hepimizin kanı yerde kaldı

    19
    Ben namlu temizlerdim gece yarılarında siz kulağınızı
    siz apışaralarında çoğalırdınız ben teksir makinalarında
    ben vur emirlerini dinlerdim siz iş emirlerini
    sustalı bir bıçak gibi kanatırdım gözlerinizi
    ağlardım
    ne zaman ağlasam kalbimle dalga geçerdiniz
    ve hiç biriniz anasını satayım hiçbiriniz
    hiçbiriniz benim kadar ölmediniz

    20
    Yani sizin şarkı sözleri yazdığınız o duvarlara ben
    öfkeler yazmıştım ellerim yüreğimde yüreğim silahımdayken
    kod adımı bir dağ çiçeğinin adından çalmıştım
    soyadımı bir kundağa sarıp cami avlusuna bırakmıştım
    annemi rüyamda gördüğüm en son akşamdı
    rüzgar bir yalnızlık gibi dağıtıyordu saçlarımı
    ilk gördüğüm silah tüccarına anasını satayım
    takas ettim bütün yarınlarımı

    21
    Kendi sesimi kalbimde nasıl boğardım anlamazsınız
    ilk o zaman öğrendim dilimde kor demirler söndürmeyi
    ve söndürdüğüm her demirde bir bıçak olup bilenmeyi
    öncem yoktu anasını satayım
    sonram let it be... let it be

    22
    Ne zaman kozaydım unuttum ne zaman kelebek
    ne zaman ezberledim hüznü heceleyerek
    hangi sokağında yürüsem bu kentin
    hangi sokağında anasını satayım
    adımlarımı kimseye uyduramıyorum

    23
    Gözlerimin içine her baktığınızda göz bebeklerinizdeki yalancının
    suratına tükürdüm utanmadınız
    bir gece vakti dur ihtarına uymadığım için vuruldum
    siz kimseleri ihtar etmediniz
    ekmek mayasıyla üzüm sularından küflü şaraplar yaptım
    bir kez olsun tatmadınız
    tırnaklarımın kirleri karıştı gecelerin kirine
    kirlerimi kirlerinizde arıtmadınız
    bütün denizlerde boğuldum
    bütün ateşlerde yandım
    bütün akıl hastanelerinde uyuşturduğunuz her beyin
    benim beynimdi anlamazsınız

    24
    Gecen sonbahardan kalma bir şeyler kıpırdanıyor içimde
    avuçlarımda eşkiya günlerimden kalma mermi kovanları
    ve mayın tarlalarında saklambaç oynadığım çocukluğumla
    işte geldim size saklayın beni
    kendimden çıkıp size kaçarken sırtımdan vuruldum
    üçüncü sınıf bir aranıyor afişinden bakıyorum dünyaya
    her sabah endişelerinizle gözgöze geliyor suretim
    geçtiğim bütün yollar mayınlı
    bütün hudut kapıları tutulmuş
    ve yazdığım bütün şiirlerde anasını satayım
    taammüd unsuru bulunmuş

    25
    Hatırlamıyorum anasını satayım
    ben mi sizi doğurmuştum yoksa
    siz mi terketmiştiniz bir dağın eteklerine beni
    hangimiz gayri meşru bir ilişkinin piçiydik unuttum
    iyi molotof kokteyller hazırlardım aklımda kalan bu
    emekli maaşlarınızı alamadığınız bankalarda patlardı
    benim ellerim sizin kalbinizdi anlamazsınız
    kalbiniz avuçlarımda bir güneş gibi patlardı
    işte geldim size ya saklayın beni artık
    ya da öldürün beni
    şah damarını anasını satayım
    şah damarını kestiğiniz
    bütün şiirlerim gibi

    26
    Ne zaman unuttum ağlamayı
    ağlamak çoğu zaman varolmaktı
    Sizden ılık bir güneydoğu akşamının
    maviliğindeki derinliği istemiştim
    Sizden yaralı bir kurt gibi
    acıyla uluduğum yangınların ortalarında
    beni kalbinizin en derin yerlerinde saklamanızı istemiştim
    Sizden ellerinizi istemiştim
    avuçlarınızın içinde size bakarken bütün insanlığa bakmayı
    Sizden sözcükleri toplayıp çıkararak anlatamadığım herşeyi
    kalbimin atışlarından anlamanızı
    Sizden gözyaşlarınızı istemiştim
    Gözyaşlarınızda yüzme bilmeyen bir çocuk gibi boğulmayı
    Hep bir başka hayata ertelediniz anasını satayım
    Oysa bu benim son hayatımdı.

    Şiir : Uğur Özakıncı
  • Genç olmak, hesap-kitap, zarar-kâr terazilerine karşı, bazen yanlış da olsa, çoğu zaman derinliksiz de olsa, isyan etmek demektir. Gençliğin ruhu derinliğinde değil, önünü sonunu düşünmeyen çıkarsızlığındadır… Hesap kitapla davranmak, birisiyle kişisel ilişki kurarken dahi kâr-zarar bilançosunu çalıştırmak, haksızlık karşısında söz söylemeye niyetlenmeden önce dahi bunun kendisine ne tür bir fayda ya da zarar getireceğinin hesabını yapmak gençliğini geç(iştir)miş insanların işidir. Biz öyle bilirdik, kendi gençliğimizden, yaşadıklarımızdan öyle zannederdik.

    Yıllardır, sanat/sinemadan hareketle düşünme ve görme biçimlerinin tefekkürümüze yapabileceği katkılar üzerine gençlerle sohbet etme fırsatım oluyor ve genellikle muhatap olduğum gençlerden oldukça memnun kalıyorum. Ancak son birkaç yılda bir başka genç profili görüş alanımızı kaplamaya başladı Müslüman camiada. Maalesef Ak Parti siyasetinin aslında sağlam, irfani bir temel üzerine bir uygulama/ayrıntı olarak görülmesi gereken “üst-yapısı”, tüm hayatımızın alt-yapısı hâline dönüşmeye ve bu dönüşümle hemen her alanımız şekillenmeye başladı. Medyasından STK’larına, belediyesinden kurumlarına, vakıflarından derneklerine kadar hemen her “Müslüman” kurum, kişisel/toplumsal ilişkileri bir başka türlü yönlendirmeye başladı. Bu yönlendirilme, aynı zamanda neyin makbul neyin “zararlı”; neyin “kâr getiren” neyin “eli boş bırakan” olduğu yönünde de bir katalog oluşturmaya başladı. Durduğu zemini kazımaya çalışan ve oradan bir Hz. Ömer (r.a.) çıkarmaya çalışan, adaleti, hakkaniyeti, babasına karşı bile olsa hiç çekinmeden şiarı yapabilen insanlar giderek ortadan kaybolmaya başladı.

    Gençliğimde, mesela 28 Şubat döneminde, Türkiye’nin Müslümanlarında bir şahsiyet, bir duruş, belki de henüz güç, imkân ve para ile tanışmamış olmaktan kaynaklı bir ideal vardı. Şu an gördüğüm şey ise, güçle, mal, mülk, para pul, iktidar, rant ile sınanan ve genellikle fena hâlde sınıfta kalan bir “kurumlaşma ferdiyeti” oldu. Kurumların içinde yer alan hemen her fert, kuruma kendi kişiliğini, duruşunu katmak yönünde hareket edip, şahsiyetli bir kazı yapmayı amaçlamak yerine, kurumun (günümüz cemaatlerinin ve tarikatların de büyük oranda bundan muzdarip olduğunu söylememe gerek var mı bilmem) veya içinde olduğu topluluğun karakterine bürünmeye başlıyor. Daha da kötüsü, dahil olduğumuz kurumlar ya da cemaatler, çapsızlığımızı, birikimsizliğimizi, yeteneksizliğimizi hatta karaktersizliğimizi örtüp tam tersi “görünümlere” çevireceğimiz aldatıcı örtülere dönüşüyor. Kol, içerde parçalandı kokmaya başladı ama “yen içinde kalır” diyerek görmezden gelmeye devam ediyoruz her şeyi. Cemaatleşme belki bir yönüyle doğru bir davranıştır Müslüman için; ancak özellikle güçle sınandığımız ve maalesef üst-yapının alt-yapılığa ve bir ilke merkezi olmaklığa dönüştürüldüğü bu çağda, yanlışlıkta, çıkarda, kötülükte uzlaşmanın sonucu, bu “doğru”dan çıkan “yanlışlık” oluyor bizler için. 90’ların şahsiyetli Müslüman gençleri yerine bugün farklı bir “türün” geçmeye başlaması bu anlamda tesadüf değil asla.

    Artık gençlerimizin kahir ekseriyeti, “değişmez bir ilkesi” olan ve o ilke için her türlü bedeli ödemeye hazır birilerini değil, konjonktüre, kuruma, kişiye göre değişen omurgasızlıkları örneği yapıyor. Makbul tipolojimiz, “uyum” adına bize dayatılan bu karaktersizlik oluyor giderek… İtirazı dahi konjonktürel olan, kendisi bir yerde “yer kaplayıncaya” kadar itirazını sürdüren; ama bir yer kapınca her şey güllük gülistanlık olmuş gibi davranan omurga yoksullarına bu kadar yüksek prim verilmesinin temel sebebi, on beş yıldır ülkenin rantının genellikle bu tür kişiliklerin musluk başında durduğu sistemin merkeziliğinde dağıtılması ve sürdürülmesinden duyduğumuz hedonistçe hoşnutluktandır emin olalım! Yoksa, abi, hoca dediği adamları, adamlar sırtını döndüğü ilk anda rahatlıkla ve üstelik hiçbir şey olmamış gibi “satabilen”, “bir yerde isim, güç, para sahibi olayım da bunun için ne gerekirse yaparım” türü entelektüel fahişeliği karakteri hâline getiren hırs küpü gençler birden ortaya çıkmadı…

    Doğrusu bu meselede en az suçlu olanlar yine gençlerdir demek isterdim; ama değil… Gençlerin kahir ekseriyeti, artık ele aldıkları, yapmaya uğraştıkları hiçbir meselenin bedelini ödemeye razı değil. En hızlı nasıl senaryo yazıp, Kültür Bakanlığı’ndan destek alırım, en kolay nasıl bir dergiye kapak atarım, en kolay nasıl yazar, yönetmen, şair sayılırım derdiyle meşgul bir gençlik türedi. Bir meselenin irfanı, ahkâmı ve “namusu” artık tümüyle gündemimizden kalktı. Film çekmenin namusu, şairliğin namusu, “bir yer kaplamanın namusu” artık ara ki bulasın şeyler oldu bizler için… Eskiden artist olmak için evden kaçan genç kızlarımızın durumu, bugünün hırs küpü gençliğimiz yanında çok çok masum kaldı hakikaten de…

    “En kolay yoldan nasıl yolumu bulurum?” sorusu gençlerin ve gençliğin temel meselesi olamaz, olmamalı… Para pul, mal mülk, hayatın hakikatine dair umudunu yitirmişlerin işidir; gayrı-ihtiyari de olsa aradığı şey, hep yüzeyin derinindeki hakikat olması gereken ve onun için bedel ödemeyi bir uyurgezer rahatlığında kabul edebilecek gençlerin değil…

    Peki, şu an neyle karşı karşıyayız? Kimse kusura bakmasın, özellikle sosyal medyadan, yazılı medyaya geçişin bu kadar hızlı olduğu; bir derinlik sahibi olmadan, böyle bir niyet içine girmeden, bir derdin ürünü değil, bir “abi/abla/kurum/dergi/tv/cemaat/tarikat/parti vs networkü içinde yer almanın “getirisi” olan şeylere bu kadar prim verildiği; sığlığın, neredeyse övülen, takdir edilen bir erdem olarak kutsandığı bir “Müslüman kültür-sanat-medya” ile karşı karşıyayız ve bu durum en hızlı da gençliğimizi bitirdi.

    Müslümanların, dünyaya, insanlığa yapabileceği katkılar anlamında bir derdi olan, bu dert için, bir şey beklemeden gençlerle birlikte olmaya çalışan birisi olarak, kişisel tarihimin en umutsuz zamanlarını yaşıyorum bu anlamıyla. Mesela “sizin anlattığınız şeyleri hiç anlamadık, anlamak, düşünmek yönünde bir niyet içinde de değiliz; bunun yerine bize hazır reçeteler, kolay hazmedebileceğimiz sığlıklar, boş yüzeysellikler verseydiniz daha çok işimize yarardı; bu yüzeyselliklerle filmler yapar, romanlar, şiirler yazar, yolumuzu da bulurduk!” tavrı gençlerimizin kahir ekseriyetine sirayet ettiyse, inanın bana 15 Temmuz’da kanımızla canımızla püskürttüğümüz işgal, ruhlarımızda çoktan gerçekleşmiş demektir.

    Deli Domeniko Nostalghia‘da  “Fazla büyük usta kalmadı, çağımızın gerçek kötülüğü budur!” derken tam da yaşadığımız dönemi anlatıyormuş aslında. Gençlere örnek olabilecek insanların kahir ekseriyetinin medya maymunluğuna soyunması, “ortadan kaybolmayı” seçebilecek, imkândan, ranttan, güçten, görünürlük şehvetinden feragat edebilecek kıymetli insanlarımızın yok denecek kadar azalması, ortaya, belirli bir ilkesi değil, pragmatik “yol alma” niyeti olan hırs küpü gençler çıkardı. Allah sonumuzu hayr eylesin!

    https://wp.me/pTI7o-ma