..ne olursa "Zamanı gelmiş," demek güzelce, bilgeliğin de buna sadelikle baş eğiş olması ve az ağlaması diğerlerinden, görmüş geçirmiş olmanın artık ağlayıp akıtacak şeyleri azalmış ve sertleşmiş olmak olması, derin değil de sert, bilen değil de artık sormayan, şaşırmayan ama susan, bilemeyeceği bilgisi ile terbiye edilmiş ve terbiyesinden artık yüzünü acıdan başka yerlere çeviren ve bakmayan, insan değil mi zaten olmakta olanın içine katılan ve bu katıldığı yerde ne ise o olan. Genç ağladı ihtiyar sustu, yeni gören bağırdı, önceden gören "Buranın işleri hep böyle," dedi, peki genç yaşlıdan ne öğrendi? Burası hep böyledir, göreceklerin hep bunlar ve böyleleridir, bil ve alış dendi. Alış ki yapacağın yoktur, alış ki elin kolun sana sade yüktür, alış ki gözün bir dert kapısı ve manayı sezdiren ama çözdürmeyen bir kuyudur, alış ki bütün bu dağlar ve taşlar neye tanıklık etseler ve bastığın her yer ve geçen piknik yaptığın ağacın altı aslında bir kabir ise de "kim bilir kimin?" dediğin anda işte senindir. Bütün bu tanıklıklardan suçlu çıkacak olan uzandığın ve söylediğin, şikâyet ettiğin ve olmaz olsun dediğin anda sensin, elbet sen ya kim? Dünyayı kime şikâyet edeceksin, koyunları öldürene mi sürüteceksin, her şeyin bir sebebi varmış ama Hızır ile gezmiyorsun ki nereden bileceksin, beterinden sakınmak için ölenin bile ardından öldüreni öveceksin, ervâhileri ürkütmeden sen de suspus öleceksin.
Çoban kaldıranlar, erguvâniler, ah o kuşlar, kuşlar