Kitabı bitirip masaya koyduğumda, odadaki sessizlik resmen göğsüme oturdu ve saatlerce yerimden kalkamadım. İçimden sadece şu çığlık yükseldi: "Biz hayatta birbirimizi ıskalayan, ruhunu bulmuşken ellerinin arasından kayıp gitmesine izin veren ne bahtsız varlıklarız."
Raif Efendi’nin o içine kapanık, herkesin "silik" sandığı gövdesinin altında nasıl bir yanardağ sakladığını gördükçe, o her gün sokakta yanından geçip gittiğimiz insanların içindeki o derin uçurumları düşündüm. Maria Puder ile o soğuk Berlin sokaklarında kurdukları bağ, iki yalnız ruhun birbirine sarılması değil de neydi? Raif’in o kürk mantolu kadının resmine bakarken hissettiği o çaresiz hayranlık, benim de içimde bir yerlerde sakladığım, kimseye anlatamadığım o büyük yalnızlığı tetikledi. Bir insanı dünyadaki her şeyden, tüm o anlamsız kalabalıktan daha çok sevmek ve o sevginin içinde erimek nasıl bir teslimiyettir...
Beni asıl darmadağın eden, o son sayfalardaki korkunç gecikme, o büyük yanlış anlaşılma oldu. Raif’in Maria’yı kendisini terk etti sanıp ona yıllarca içten içe kırılması, ama gerçeği öğrendiğinde her şey için çoktan geç kalmış olması... İşte o an kalbimin ortasından bir şeylerin kopup gittiğini hissettim, gözyaşlarımı tutamadım. İnsanın en büyük trajedisi ölüm değilmiş meğer; sevdiğinin ölümünü, ona kırgın geçirdiği o kayıp yılları öğrendiği o anmış.
Kitabın kapağını kapattığımda, Raif Efendi’nin o siyah kaplı defteriyle birlikte kendi pişmanlıklarımı da o sobaya fırlatmış gibi hissettim. Kürk Mantolu Madonna benim için sadece bir aşk hikayesi değil; hayata karşı geç kalmışlığın, ruh ikizini bulup da koruyamamış olmanın o hiç geçmeyecek, ömürlük sızısıdır. Bu kitap kalbimi öyle bir yerden kırdı ki, her sonbahar rüzgarında içimde bir yerlerde o hüzünlü melodiyi, Raif'in Maria'ya olan o