• Şöyle durmanızı söylemişti fotoğrafçı.yüzünüzde patladı ışık ve mutluluğunuz sabitlendi.
    "Gelin otursun"dedi adam."Damat bey biraz şöyle dönermisiniz?"
    Elleri dokundu birbirlerine,ılıktı elleri.
    "Çekiyorum..."
    Gelin ve damadin gözlerin çıkan ışıkla flaşın ışığı çarpıştı yarı yolda.
    Onun hayallerindeki insan olduğunu zannediyordu o zamanlar.
    Mutluluk bir tatlı baş dönmesi olarak kaldı dünlerde.Mutluluğun varlığına inanmiyorum,sadece mutlu görünenler var.Düğün törenlerine gitmek istemiyorum yüzüme iğnelediğim tebessümlerle.Zaten biliyorum bu süslü gelinle damadın bir sarhoş gibi mutlu kalacağıni,ayrıldıklari ana kadar.mutlu görünüp onları kandırmıs olmak hoşuma gitmiyor..
    Hançer gibi saplaniyor,ya mutlu olabilenler varsa.
  • 184 syf.
    ·7 günde
    Thomas Paine " Doğal ilgi alanım bilimdi. Şiire karşı da eğilimim ve yeteneğim vardı; daha çok hayal dünyasına hitap ettiği için bu eğilimlerimi cesaretlenme yerine baskı altına aldım. " der ve sonrasında " Siyasetle ilgili değildim. Hatta jokey kelimesinin anlamından farklı bir şey çağrıştırmıyordu bana. Bu nedenle yönetim konuları ile ilgilenmeye başladığımda, eğitimimi gördüğüm ahlaki ve felsefi ilkelere uygun bir sistem geliştirdim. " diye noktalar cümlesini.

    Siyasete karşı soğuk ama ele aldığı konu itibarıyla, ister istemez siyaset yapmak zorunda kalan bir yazar, Thomas Paine. Akıl Çağı, adlı eserinde Matta, Markos, Luka ve Yuhanna isimli kitapların havariler tarafından yazılmadığına; kim olduğu belirsiz şahıslar tarafından yazılmış ve okunabilirliğini arttırmak maksadıyla, İsa'nın önde gelen dört havarisinin isimlerinin kullanıldığına değinmiştir. Ayrıca satırlar arasında ilerledikçe kitaplar arasındaki tutarsızlıklara, örneklerle açıklık getirmiş.

    Bu eylemini gerçekleştirirken de, eserde kullandığı alıntıları hafızasındaki bilgilere dayanarak aktardığını, bu bilgilerin doğruluğu hakkında da hiçbir tartışmaya mahal vermeden, kesin kanaatlerin etkisiyle oluştuğunu özellikle okura belirtmiş.

    " Bir insan Tanrı inancından güçlü bir biçimde etkilenmişse, ahlâkî yaşam bu inancın gücüyle düzenlenir; Tanrı'dan ve kendisinden korkar, sonra da hem Tanrı'dan hem de kendinden gizleyemeyeceği şeyleri yapmaz. Gücün tüm fırsatlarını bu inanca sunabilmenin tek koşulu onun yalnız hareket etmesi gereğidir. Bu da deizmdir. " der. Kısaca her satırda bütün variyetiyle deizme inandığını savunmaktadır. Tek bir gerçek dinin olabileceğini, onun da Tanrı Kelamıyla tutarlı olması gerektiğini önemle arz eder.

    Dünyada din kisvesi adı altında sahtekârlık yapanların varlığına ve tek amaçlarının da insanı Yaradan bilincinden uzak tutmak olduğuna değinmektedir. Yazar bütün zihin sistemimi derinden sarstı. Her ne kadar deizmin savunucusu olmasam da, yazarın anlattıklarının kalbimin en gizli dehlizlerinde kabul gördüğünü hissettim. Yazarla aramda, " Tek Tanrı'ya inanırım. Bu yaşamdan sonra da mutluluk olmasını umut ederim. " cümleleri ile ortak bir bağ oluştuğu kanaatindeyim. Ama ortak düşüncelerimiz olduğu gibi, farklılıklarımız da olmadı değil hani! Meselâ din adına ilerleme kaydederken yazarın düşüncesinin aksine insanın yalnız değil, doğru bir rehber eşliğinde yol alması düşüncesindeyim. Ki bu rehberin de, tek önderi bütün insanlığın olduğu gibi, sevgili peygamber Hz. Muhammed (s.a.v. ) olması gerektiğini şiddetle savunmaktayım. Ben ki sevgili peygamberimiz H.z. Muhammed (s.a.v.) efendimize koşulsuz teslim olmuş bir kulum.

    Biz zavallı insanoğluna ne oldu da, sağır ve kör olmuşuz. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)efendimize kulaklarımızı tıkamış getirdiği hakikati görmezden gelmekteyiz. Yazar dahi, bir çok peygamber hakkında çok yerinde ve önemli tespitler bulunsa da, bizim peygamberimiz hakkında herhangi bir tutarsızlıkta bulunmamış. Sadece Yunus peygamberin göğe yükselmesini anlattığı metinde, " Hz. Muhammed'de oradan göğe yükseldi. " diyerek dip not geçmiş. Anlayan insanoğluna Kur'ân'ı Kerim'in lisanında en güzel örnek, Hz. Muhammed (s.a.v.)' dir.

    " Kör köre, yol gösteremez. " derler. Nitekim Matthew Hanry'de, " Bir kör, başka bir köre yol gösterirse, ikisi de çukura yuvarlanırlar. " diye, son derece manidar bir söz söylemiştir. Peygamberimiz Muhammed (s.a.v.) ve onun yolunda olanları kılavuz tanımayanların körden farkı nedir? Peki, insanoğlunu hem maddi, hem de manevi zarara sokan, dünya ve ahiret hayatına zehir katan, huzur ve mutluluk kapılarını kapatanlara ne demeli! Bunun kıstası nedir?

    " Kargayı kılavuz kabul edenin burnu, pislikten kurtulamaz. " diye, dilimize mal olmuş bir deyim vardır ki, ben çok severim. Ne yazık ki, hakikatin idrakine erişmemiş şahıslar yüzünden peşlerinden giden insanlar da helâk olmakta! Düşünün ki, daha kendi hakikatine arif olamamış bir şahıs ve onun yolundan gitmek! Ne olur, sizce? Olacak olan yıkım, kaçınılmaz olmaz mı?

    İşte bu yanılgıyla, beş yılımı heba etmiş bir insanım. Geriye dönüp baktığımda elbette ki kazanımlarım oldu olmasına da ama ya feda ettiklerim. En mühimi de inancım... Her sağlıklı her birey gibi, benim de bir idealim vardı. Gençliğime dair kuvvetle muhtemel odur ki, içimde yeşertip büyüttüğüm yegâne dileğimdi, avukat olmak! Ne yazık ki, ben hayal kurup dururken, kader de ağlarını örmeye başlamıştı bir kere. Dolayısıyla geleceğime dair yönelik umudum, geçmişin puslu hatıralarında sönmeye mahkûm olmuştu bile! Maddi imkânsızlıklar devreye girince benim payıma düşen, kabullenmek zorunda kaldığım kaçınılmaz olandı. Geriye kalan ise, hüsran ve yıkım...

    Umut değil midir, biz insanoğlunu ayakta tutan, var olmamızı ve geleceğe umutla bakmamızı sağlayan...
    Sorarım size, hayatınızı durma noktasına getiren hangi darbe etkilidir? Bedensel faaliyetlerinizi koşulsuz yerine getiren vücut aksamlarınızdan birinin darbe alması mı, yoksa bedensel faaliyetlerinize yön veren ruhunuzun incinmesi mi ? Hangisi ? Çok acı bir tecrübeyle öğrendim ki, ruhun incinmesi. Hani derler ya, gözden yaş akmaz, ruh teessür etmedikçe...

    İşte benim ruhum da hayatımın baharında, on sekiz yaşımda böyle bir darbe aldı. Tam hayalime kavuştum derken, kavuşamamanın yarattığı derin hezeyan, nasıl tamir olunur. Denis Diderot'un Rahibe adlı eserinde değindiği gibi, " İnsan ancak ne yapacağını bilmediği zaman Tanrı'yı yardıma çağırır. " Ben de Rabbime sığındım. O anki kırılgan insanlığımın çatırdayıp çöktüğü o bunalımlı günlerimde tek kurtuluşumdu, Rabbime yönelmek. Ama yanlış bir rehber seçmiştim kendime! Elbette ki hakikat, bir tokat gibi çarpacaktı yıllar sonra yüzüme. Evet, bir tek kelimesiyle yoluna duçar olmuştum. Ne dediyse koşulsuz riayet etmiştim. Bir hiç uğrunaydı, bunca çekilen cefa.

    Yıllar önce sömestr tatilinde, Kur'an-ı Kerim okumayı öğrenebilmek maksadıyla, ailemin baskısıyla on iki yaşımdayken niyetlenmiş olduğum ama nihayetinde hocanın, " Ben seni oğluma alacağım. " latifesiyle kurstan kaçmamla sonuçlanan eylemimi on sekiz yaşımdayken gerçekleştirmiştim. Üç gün gibi kısa bir sürede Kur'an-ı Kerim okumayı öğrendim. Hem tecvitle ve hem de mahreçle. Muazzam bir ilerleme. Bir yandan İmam Hatip Lisesi'nin fark derslerini yüksek puanla verirken, diğer taraftan hafız olma yolunda adım adım basamakları çıkmaktaydım. Muhitimde parmakla gösterilen bir öğrenci olmuştum. Hem okul, hem de katıldığım cemiyetlerde.

    Ama ne zaman ki adım cemiyetlerde duyulmaya başladı, akabinde de yıkımım. Hani bir şarkı dinlersiniz de bazen tüyleriniz diken diken olur ya, işte ben de Kur'an-ı Kerim okurken, insanların üzerinde aynı etkiyi bırakmaktaydım. Sesimin gür ve etkili olmasıydı, beni önemli kılan. Daha ötesi yok!... Düşünün ki bir eser vücuda getirmektesiniz ve eseriniz çevrenizde ki insanlar tarafından beğeniliyor! Gurur duymaz mısınız? Ama olmadı! Beni yetiştiren şahsın içine, kıskançlık tohumları atılmıştı bir kere! Farkında değildi ki bana olan ilgi yaşımdan dolayı değil, sesimin gür ve etkili olmasından kaynaklanmaktaydı. Bunu kıt aklımla ben bile, idrak edebilmişken...
    " İnsanların kötüsü de var, iyisi de. " der, Tolstoy Savaş ve Barış adlı eserinde. İster şansızlık, ister kadersizlik deyin! Sebep ne olursa olsun, bir kez daha hayal kırıklığı... Bazı anlar dünyanız alt üst olur da, yaşadığınız acılar cam kırıkları gibi batar ya yüreğinize, benim de dünyam alt üst oldu bir kez daha. Daha ne kadar, hayal kırıklığı yaşayabilir ki, bir insan. Niyazî Mısrî'nin dediği gibi, zavallı insanlığımla ben, " Derman aradım derdime, derdim bana derman imiş. " de, anlayamamışım.

    Sonuç, yarı yolda bırakılmak. İmanım ve imkânlarım elverdiği sürece mücadele ettim, çok direndim ama olmadı, başaramadım. Dolaysıyla aldığım eğitim de yarım kaldı ve kendi isteğimle örtündüğüm eşarbımı da, resmi bir kurumda çalıştığım için, çıkarmak zorunda kaldım. Yıllarca kendimi çok sorguladım. Yarın Allah'ın huzuruna varınca tek soracağım soru, neden? Allah şahidim olsun ki, buraya yazdıklarım hakikatlerdir. Doğru ama eksik...

    Hayat bana zor yoldan öğretti, ibadetlerin kul ile Allah arasında gizli olması gerektiğini...
    Birde herkese gözü kapalı güvenmenin aptallık ile eşdeğer olacağını. Thomas Paine kendi inancını savunurken ben de inancımı zedeleyenlere değinmek istedim.
    İstedim ki benim düştüğüm hataya, başkaları da düşmesin. İstedim ki, rehber olarak doğru insanları seçsinler.

    Değerli okurlar, Rabbim dilemedikçe kul hidayete ermezmiş. Umarım yaşanılan bütün hatalara karşın, hidayete erenlerden oluruz. İnsanın anlatacağı kendi hikâyesi olunca kelimeler yetmezmiş ya, doğruymuş. Sabırla okuduğunuz ve vaktinizi aldığım için, özür dilerim. Benim inancımı zedeleyenleri anlatmama vesile olan eseri okumanızı önemle tavsiye ederim. Sakın ha, yazdıklarım yüzünden şaibeye düşmeyin! Rabbime şükür ki, benim inancım tam. Ama din kisvesi adı altında eğitim veren kurumlar hakkındaki düşünceme gelince, ne yazık ki olumsuz. Zaman en iyi ilaçtır, derler. Zaman arkadaşlar yaraları yok etmese de, zaman tüm yaraları sarar...