Evet, öldürülen bir domuzun ciyaklamalari pekâlâ aklınızı başınızdan alabilirdi ama koruyucu kulaklıklar kullanılıyor, nihayetinde de herhangi bir gürültüden farkları kalmıyordu.
Yapım sürecini anlatır mısınız?
Kaya mezarın yapımına Nisan 2009'da başladık, üç yıl sürdü. Daha çabuk olabilirdi. Tecrübesizlikten ve parasızlıktan uzadı. Aşağı yukarı 25 metrekare cepheli ve iki metre derinliği olan bir kaya mezarını şimdi olsa bir bir buçuk yılda yaparım. 60 bin liraya mal oldu bu anıt. Bu paraya güzel bir araç da alabilirdim. Fakat 20 yıl sonra o araçtan geriye hiçbir şey kalmaz, hurda teneke olur gider. Amortisman hesabı yapsan araç 20 yıl. kaya mezarı ise 2000 yıl yaşar, kesin daha kârlı bir yatırım.
Yatırımın dönüşü var mı?
Şirince'de turizm işiyle uğraşıyorum evet, ama bu kaya mezarın benim işime herhangi bir katkısı olmayacak. Bilet kesip ziyarete açmayı falan düşünmüyorum. Zaten ulaşımı zor bir yerde, sadece uzaktan görünüyor. Şu an çalılıkların arasından patika bir yol açmıştık, onu bozacağım hemen. Oraya gitmesin insanlar. Maksadım onu gösterip 'Aa ne kadar güzel bir şey yapmışım' demek değil. 2000 yıl sonrasını düşünüyorum ben.
Sayfa 395 - Liber Plus Yayınları / Balinaya kanat, memura ruh / 21 Şubat 2012
Düşün biraz. Ben neyim? Hayatım bir makine gibi daima bir başkasının menfaati için işliyor. Fikrim, şahsım,çalışmam hep onun arzusuna dönük. Benim kıymetim onun işine yaradığım nispette çoğalıyor. Halbuki benim şahsiyetim de o nispette azalıyor. Evet, bu hayat tarzına artık alışmış olmam gerekir. Fakat buna hayat denilir mi? Ben kendim için yaşıyor muyum? Gezmek, eğlenmek, düşünmek velhasıl yaşamak ne demektir, bilmem. Onu bildim mi mevkimi kaybetmiş olurum.
Müslüman olarak dünya tanımımız, dünya telakkimiz çok özet ve kabaca şöyle: Dünya bize ait değil, ilelebet değil. Bize bir emanet; biz bu dünyada emanet bir hayat yaşıyoruz, vademiz dolduğunda çekip gideceğiz. Bu dünyayla bizim alakamız bir imtihan esprisi içerisinde izah ediliyor. Esas kalıcı sahici hayatımızı belirleyecek olan bir geçici dönem için buradayız. Fakat burada bulunmamızın başkaca boyutları da var. Nedir o? Gene imtihan esprisi çerçevesinde çevremizle, etrafımızla, hemcinslerimizle, diğer varlıklarla münasebet içinde olacağız burada var olduğumuz sürece. Bu münasebet nasıl olacak? Geçici bir hayat yaşıyoruz burada; evet, ama bu geçici hayat bize, hayattan kopmayı telkin etmiyor; hayatın içinde yaşıyor olacağız. “Zühd” derken, mağaralara çekilip orada yaşamayacağız mesela. Toplumsal bir hayat yaşayacağız. Zühdün temel esprisini, “dünyaya kendini kaptırmamak” olarak tarif etmemiz gerekiyor. Dünyaya bağlanmamak, dünyaya bel bağlamamak, dünyaya kendini, elini eteğini kaptırmamak...
İçeride o evde, kendi paralarıyla kazandıkları tek bir eşya, tablo yoktu. Mobilyalar yüz yıllıktı. Ev en azından üç yüz yıllıktı. Evet, kitapların bazısı yeniydi ama bazısı çok eskiydi; öyle tozluydu ki kim bilir ne zamandan beri açılmamışlardı; eski hukuk, tarih, bilim, siyaset kitaplarıydı. O evdeki insanların babaları, dedeleri, büyük dedeleri de okumuş ve eğitim görmüşlerdi. Yüzlerce yıldan beri avukatlık, hekimlik, öğretmenlik yapıyorlardı. İşte bu yüzden böyle konuşuyorlardı, böyle giyiniyor, yiyor, böyle hareket ediyorlardı. Böyle yapıyorlar çünkü böyle doğmuşlar. Ama akıllarında kendilerine ait, düşünme çabası gösterdikleri tek bir düşünce bile yok. Her şeyi biliyorlar ama hiçbir şey bilmiyorlar.