Evet, Hâlık-ı Zülcelal'inden havf etmek, onun rahmetinin şefkatine yol bulup iltica etmek demektir. Havf, bir kamçıdır; onun rahmetinin kucağına atar. Malûmdur ki bir valide, mesela, bir yavruyu korkutup sinesine celbediyor. O korku, o yavruya gayet lezzetlidir. Çünkü şefkat sinesine celbediyor. Halbuki bütün validelerin şefkatleri, rahmet-i İlahiyenin bir lem'asıdır. Demek, havfullahta bir azîm lezzet vardır. Madem havfullahın böyle lezzeti bulunsa muhabbetullahta ne kadar nihayetsiz lezzet bulunduğu malûm olur. Hem Allah'tan havf eden, başkaların kasavetli, belalı havfından kurtulur. Hem Allah hesabına olduğu için mahlukata ettiği muhabbet dahi firaklı, elemli olmuyor.
Sayfa 98·Kitabı okudu
Dedem gerçek saygının ne olduğunu çok güzel özetleyen bir hikâye anlatırdı. Seksen yaşında bir adam, beş yaşında bir çocuk içeri girince ayağa kalkmış. Etraftakiler "Aman efendim, ne yapıyorsunuz; çocuk o!" demişler. Yaşlı adam, "Çocuk saygıyı bizden öğrenmeyecekse kimden öğrenecek?" diye cevap vermiş. Ne kadar da doğru. Ve, evet, saygı budur, böyle öğretilir. Çocuğunuzun saygıyı öğrenmesini istiyorsanız ona "Saygılı ol, " , "Büyüklerini say!" diye öğütlemek yerine saygı gösterin. Kendisi saygı görmeyen bir çocuk, bir başkasına saygı göstermeyi nasıl öğrenebilir? Bizim çocuğa hiyerarşik bir ilişki dahilinde öğrettiğimiz şey, saygı değil, olsa olsa itaat olabilir. "Büyüğe saygı" klişesi adı altında ona kendisini aşağıda, yani "alt" hissettirdiğimiz ve "üst"üne itaat etmesini öğrettiğimiz çocuk, tabii ki hayvanlara eziyet edecek, sınavda hile, oyunda mızıkçılık yapacak, yalan söyleyecek ve sonra kendisini "üst" hissedeceği bir paye bulur bulmaz altını ezecektir. Aynı, bu çocuğun anne/baba olunca kendi çocuğuna yaptığı gibi
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Ama o iş öyle değildi. Aşk zor, karmaşık ve acımasızdı, evet ama aynı zamanda kolay olması gereken bir şeydi; rahat ve güvenli olmalıydı. Adelaide’ın hissettiği şeyse bunların hiçbiri değildi, daha çok kalbi yavaş yavaş rendeleniyormuş gibiydi. Rory’nin sürekli planlarını iptal etmesi, ona sevdiğini söylememesi, Adelaide’ı hayatındaki özel biri olarak tanımlamaktan kaçınması her seferinde yeni yaralar açıyordu.
Kitap Alıntısı
Dergiyi masaya çarparak “Ne tarifsiz bir saçmalık!” diye bağırdım. “Hayatımda böyle saçma bir şey okumadım.” “Nedir o?” diye sordu Sherlock Holmes. Kahvaltımı yaparken yumurta kaşığımla dergiyi gösterdim. “Şu makale,” dedim. “İşaretlediğin için okuduğunu biliyorum. Akıllıca yazıldığını inkâr etmiyorum. Yine de beni sinirlendirdi. Bu apaçık kendi çalışmasına kapanmış, olduğu yerden bütün bu küçük muntazam paradoksları geliştiren birinin teorisi. Hiç pratik değil. Onunla metroda ya da üçüncü sınıf bir arabada karşılaşıp yolcuların işlerini söyletmeyi çok isterdim. Ben ona karşı bire bin koyardım.” Sakin bir şekilde “Kaybederdin,” dedi. “Makaleye gelince onu ben yazdım.” “Sen mi?” “Evet, hem gözlemlemeye hem de sonuç çıkarmaya eğilimim var. Orada bahsettiğim sana çok hayali gelen teoriler oldukça pratik, o kadar pratik ki ekmeğim için onlara bağlıyım.”
Ya bi s
"Bilmeni isterim ki," dedi Eli, parmakları silahın üzerinde geziniyordu, "bunu yapmak benim için hiç kolay değil. Başka seçeneğim yok." "Evet, var," diye fısıldadı Sydney. "Senin yeteneğin yanlış ve bu da seni bir tehlike haline..." "Elinde silah olan ben değilim." "Evet," dedi Eli, "ama senin silahın bundan kötü. Senin gücün doğal değil. Anlıyor musun, Sydney? Doğanın kurallarına aykırı. Tanrı'nın yaratısına ters. Ve bunu," dedi Eli nişan alırken, "bunu herkesin iyiliği için yapıyorum."
Sayfa 157·Kitabı okuyor
Uzun yemek masasının etrafına yeni ailemizle oturduğumuzda, yıllarca yalnız yaşamış olan anneme ben beraberlik duygusunu yeniden tattık. Bu duyguyu Büyükada'daki sofrada duyardık. Annemle göz göze geldik. Annem 'evet' der gibi başın eğdi ve gülümsedi.
Sayfa 291·Kitabı okudu