Bir zamanlar içten gülüşlerle dolu evimiz, bir süre gürültüye hapsolmuştu ve artık eksiliyorduk.
Evimiz, koyu ahşap panelleri, renksizliği ve sürekli sessizliğiyle hayal gücü için kurak bir çöldü. Ama kitaplar sayesinde benim hayal gücüm gelişti. Tek çocuksanız ve yarı mahkûm bir hayat yaşıyorsanız, kitaplar sadece sert kapaklar arasına sıkışmış sayfalardan fazlası olur. Sadece harflerin yan yana dizilip kelimelere dönüşmesinden ibaret değildirler.
Sayfa 91 - Beyaz Baykuş·Kitabı okuyor
Edebiyat
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
“Evimiz başımıza çöktü, Anjin-san. Oğlum da ben de yaralanmadık, kazarak dışarı çıktık. Sarsıntılar bir haftadan fazla devam etti, bazıları kötüydü, bazıları daha da fenaydı. Taiko’nun Fujimi’deki yepyeni ve büyük kalesi yıkıldı. O depremde ve ardından gelen yangınlarda yüz binlerce insan öldü. En büyük tehlike, depremden sonra her seferinde çıkan yangınlar, Anjin-san. Kasabalarımız, şehirlerimiz, köylerimiz kolaylıkla yerle bir olabiliyor. Bazen de denizin çok açıklarında şiddetli bir deprem oluyor, efsaneye göre Dev Dalgaların doğmasının sebebi de bu depremler. Dalgalar üç metre, altı metre yüksekliğinde olur. Önceden bilmenin yolu yoktur, belli bir mevsimi de yoktur. Dev Dalga denizden kıyılarımıza geliverir ve ta içerilere sokulur. Şehirleri ortadan kaldırabilir. Epey bir sene önce böyle bir dalgayla Yedo’nun yarısı yıkılmıştı.” “Hep olan bir şey mi bu? Her sene?” “Ah, evet. Bu Tanrılar Diyarı’nda her sene yer sarsıntıları olur. Yangınlar, sel, Dev Dalgalar, canavar fırtınalar, yani tayfunlar. Doğa bize hiç insaf etmez.” Gözlerinin köşelerinde yaşlar birikti. “Belki yaşamı bu kadar çok sevmemizin sebebi budur, Anjin-san. Görüyorsunuz işte, sevmek zorundayız. Ölüm havamızın, denizimizin, toprağımızın parçası. Şunu bilmelisiniz ki, Anjin-san, bu Gözyaşları Diyarı’nda bize miras kalan şey ölümdür.”
Evimiz yerinde duruyor! İşte kapısı. Bu kapıdan içeri gire­bilirim. Annem de orada, kapıyı açıp beni içeri alır. Hay­ret, evimiz yerli yerinde duruyor! Merdiven her zamanki gibi gıcırdar. İşte bizim kapımız. Babam her sabah saat sekizde bu kapıdan çıkar. Her akşam bu kapıdan girer. Pazardan başka her gün bu böyle. Babam elindeki anah­tar demetini sağa sola sallar, kendi kendine homurdanır. Her gün. Bir ömür boyu. Annem içeri girer , dışarı çıkar. Günde üç kere, yedi kere, on kere. Her gün. Bir ömür boyu. Uzun bir ömür boyu. Bu kapı bizim kapımız. Bu kapının ardında mutfak kapısı gırç gırç eder, bu kapının ardında saat, o kısık sesiyle geri gelmez dakikaları kazır. Bu kapının ardında ben, tersine çevrilmiş bir iskemleye oturup yarış oyunu oynadım. Bu kapının ardında babam öksürür. Bu kapının ardında gevşemiş musluk, fıs fıs su kaçırır; mutfaktaki döşeme çinileri, annem sağa sola bas­tıkça yerlerinden oynar. Bu kapı bizim kapımız. Bu kapı­nın ardında ölümsüz bir yumaktan bir hayat sağılır. Otuz senedir hiç değişmemiş bir hayattır bu. Değişmeden de­vam eder. Harp bu kapının önünden geçip gitmiş. Harp bu kapıyı omuzlayıp kırmamış, rezelerinden söküp çı­karmamış. Harp bizim kapımızı olduğu gibi bırakmış, tesadüf, yanlışlıkla. Ben şimdi bu kapıdan girebilirim. Bu kapı bana açılır. Ben içeri girince ardımdan kapanır, o zaman artık dışarıda, sokakta değil, içeride evimdeyim­ dir. Pul pul dökülmüş boyası, yamru yumru teneke mek­tup kutusuyla bu kapı, bizim emektar kapımız. Elektrik zilinin beyaz düğmesi gevşemiştir , sallanır; parlak pirinç plakayı annem her sabah yeniden silip temizler; plakada bizim adımız yazılıdır: Beckmann. Aaa, sarı plaka yok yerinde! Peki ama plaka niye yok? Adımızı buradan kim kaldırmış? Kapımızda bu kirli kar­ton parçası da ne? Üstünde yabancı bir
5 erkek ve 1 kızla büyüyen bana sor hocam
Hoş, hepimiz öyleydik, aykırı parçaların birliğiydi evimiz.
bir evimiz olmalı denize yakın bahçesinde kırmızı güller açmalı deniz görünmeli her penceresinden martı çığlığından dalga sesinden uyku girmemeli gözlerimize..
Şiir