- "Yenildik."
- "Efendim?"
Nesrin örgüsünü dizlerine indirmişti. Soru açık elâ gözlerinde, ona bakıyordu. "Hoca" sarışın aydınlıklarının bütün gürlüğü ile pencereyi dolduran tarlaları gösterdi:
"Ne güzel."
Bu sözü Nesrin'e geçen iki yılın eylüllerinde de, nisan veya şubatlarında da, böyle sarışın ikindilerde veya ovanın kül rengi bir duman ardında ve karların lâpa lâpa yağışı ile sonsuzlaştığı sabahlarda da söylemiş, belki yüzlerce defa söylemişti. Ama çok eskidendi; çünkü o zamanlar, bu sözün her söylenişinde görünüş yenileşir, an yenileşir, Doğanbeyli bucağı yenileşir, hayat, duygular yenileşirdi. Onlar çok eskidendi, bir ömür öncesinindi ve Nesrin, şimdi, bu söz ile, şu dar, şu değişmez görünüşe zincirlenişini düşünebilir, sinirlenebilirdi: Büyü bozulmuştu bir kere.
"Hoca" böyle sanıyordu.
Otuz yedinci yaşın metelik etmeyen üzgünlüğünü silkip atmak için deli bir hırs duyuyor, fakat hangi çareye baş vurursa vursun bayağılaşacağından korkuyordu: Kaderi, güzel bir şeylerin umulabileceği o günlerde değil, işte şimdi Nesrin'e bağlıydı.
Nesrin ise bu tatil günlerinin öğle sonlarında okula -şüphesiz gene "hoca" orada olduğu için- gene hep o aydınlık yüzüyle geliyor, fakat artık işte bu saatlerde, ötekinin bayırın altından, mindere çıkan bir başpehlivan gibi görüneceği sıralarda kapanıyor veya hırçın, hattâ alaycı bir hal alıyordu. Neden?
"Hoca" hayır, geçen günleri düşünmek, hesap defterlerini didiklemek istemiyordu. "Gün akşamlıdır devletim; dün doğduk, bugün ölürüz" diyebilmeliydi.