Yaşanılan toplumun ekonomik özgürlük ve iş bulma imkanı aracılığıyla gelir düzeyinde yarattığı etkiye ek olarak, finansal koşullardaki farklılıkların mutluluğa nasıl etki ettiğini başlı başına ele almak gerekir. Çünkü dünyanın birçok yerinde insanlara, yaşam kalitelerini neyin yükselteceği sorulduğunda, alınan cevap ezici çoğunlukla, “daha çok para” olmaktadır. Kendini önemli ölçüde “mutlu” olarak tanımlayan insanlar da “biraz daha fazla” paranın mutluluklarını artıracağına ve “kendilerini daha iyi hissetmelerini sağlayacağına” inanır. İnsanların büyük çoğunlukla karıştırdığı iki kavram vardır. Bunlardan biri “yaşam standardı”, diğeri ise “yaşam kalitesi”dir. Yaşam standardı, esas olarak gelirle yakından ilişkilidir. Fakirlik düzeyindeki bir gelir, yaşam kalitesini olumsuz olarak etkiler, ancak fakirlik düzeyinin üzerine çıkıldığında, yaşam kalitesinin ve “mutluluğun” gelirle ilgili olmadığı birçok araştırmayla ortaya konmuştur.
M.Ö. beşinci yüzyılda Yunan yarımadasında (çoğu sakallı) bir dizi adam çıktı ortaya. Toplumda aşağı bir konumda yer almanın psikolojik ve zihinsel etkilerinden ötürü kaygı duymuyor; hakaret, aşağılanma ve fakirlik karşısında metanetini koruyorlardı. Sokrates, Atina' da bir caddeden aşağı taşınmakta olan altın ve mücevher yığınını gördüğünde, "Benim istemediğim ne çok şey var şu dünyada" deyivermişti.
Bütün bu fakirlik, hastalık ve daha niceleri arasında iyi kötü geçinip gidiyor olmamız çok harika bir şey mi sence?
Burada ise huzur var, refah ve güzellik var, iyilik ve zeka var.
Yıldızlar karanlık içinde parladığı gibi fakirlik ve sefalet içinde de saflık ve yücelikle parlayan ruhlar yok mudur?
Bir kalp, sevmek için mutlak servete ve asalete mi muhtaçtır? Bence en hakiki ikbal, ruhun göründüğü iki güzel göz; en büyük servet, kalbin hissini gösteren gül renginde dudaklardan akan tebesümdür. Güzellikten büyük asalet, temiz kalpten büyük bir servet mi olur?