Neşeliyse o fakirlik , fakirlik değildir zaten! Çünkü çok az şeyi olan değil, hep daha çoğunu isteyen fakirdir aslında. İnsan başkasının malına göz dikerse, elindekileri değil, elde edeceklerini hesap edip durursa, hazinesinde, ambarlarında yığınla malı, sürüleri, faiz getiren parası olmuş, neye yarar? “Zenginliğin sınırı nedir?” diye mi soruyorsun? Önce gerekli olana, sonra yeteri kadarına sahip olmaktır.
Çünkü onlar, benliklerinin hiçliğiyle, Allah'a (c.c) kavuşurlar. Kendilerine hep, fakr gözüyle bakarlar. Fakr! Fakirlik, yani ihtiyaç hâli.
"Biz fakiriz, ancak Allah (c.c) izle zenginiz." derler. İyi bilirler ki; insan ancak hiç olduğunda, hep olabilir. Tabiri caizse; kendi benliğimiz ile; ilahi mevcudiyet, ters orantılıdır. Kendi benliğimiz güçlendikçe, Allah (c.c) ile bağımız zayıflar; benlik duygumuz azaldıkça, Allah (c.c) ile yakınlığımız artar."
Devletin bütün toprakları içinde belki tek temel olan, fakat bu devleti idare edenlerin hiç bilmedikleri, hiç benimsemedileri bir yer varsa, o da Anadolu’ydu.Hatta benim büyüdüğüm sınır şehrinde bile Anadolu’yu, yalnız Anadolu’nun gönderdiği askerlerden tanırlardı.Bu askerler şehir sokaklarının alışamadıkları kalabalığına karışmaktan korkarak, mahcup, ürkek, cuma günleri büyük camilerin avlularına dolarlardı.Ortalığı yaygaraya boğan kebapçıların, börekçilerin sesleri arasından:
-Dördüncü Ordudan vâmı(var mı ), Sivaslı vâmı?Ankaralı vâmı? diye bağıra bağıra hemşeri ararlardı.Biz çocuklar onların etrafını alır eğlenirdik.Gülüşürdük.Rumeli’de, Anadolu deyince akla, daima bu ürkek askerlerle, kıtlık, fakirlik, eşkiyalık gelirdi.
Halkın büyük bölümünün eğitimsiz olması devlet eliyle yapılan bir kötülüktür. Bu durum kendi kendini talan etme, yıkıma uğratma ve aşağılamadır. İlkel halkların fakirlik ve yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmalarının nedeni sahip oldukları toprakların zenginliklerinden faydalanmamalarıdır.