Kürt meselesi aklımı üniversiteye gelip de Doğu'dan gelen dostlarla münasebet kurup uzun sohbetler yaptıktan sonra beni meşgul etmeye başladı. Bu raddeden sonra ise bugüne kadar entelektüel saydığım şahısların kıymetini sorgulamaya başladım. Bilhassa kendi cenahımın önde gelen mütefekkirlerinin bu konuya neden bigane kaldıklarını merak ettim. Onların buna hiç değinmemesinden duyduğum şaşkınlık merhum Sezai Karakoç'un hâtıralarında azamiye ulaştı. Zira Diyarbakır/Ergani'de doğan, Ağrı/Kösedağı'nda askerlik yapan; Gaziantep/Kilis'te sınırda kontrolörlük yapan; Mardin, Urfa gibi daha birçok ile de geziler tertip eden Karakoç bırakın Kürt meselesini, Kürtlerden bahsetmiyordu bile. İşte o andan itibaren Müslüman mütefekkirlere yönelik -benim için ilk ciddi tenkit- bir tenkit meydana geldi: Mütemadiyen idealizm kasarak hissiyattan ileriye gidememek bizi gerçeklikten koparmış.
Türkiye üzerine kafa yoran insanlar olarak bir Kürt gerçeğine ırak kalmak kabul edilemez bir şey olmalıydı. Üstelik gerek Necip Fazıl'da, gerek Salih Mirzabeyoğlu, Sezai Karakoç, Cemil Meriç, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören ve daha birçok düşünürde bunların izlerini görmemek, adeta bir Kürt'süz Türkiye'nin yol haritasını çıkarmaları onların entelektüelliğini ve bütüncüllüklerini bir daha düşünmeme yol açtı (Burada entelektüelliği Edward Said'in tanımı ile ele aldığım için kullanıyorum). Elbette yok saymak sadece bahsetmemekle olan bir şey değil, İsmet Özel gibi, Kürt meselesinin olmadığını doğrudan söyleyen ve bu meseleden neşvünema bulan taleplerin Kürtlere Amerikalılar tarafından dikte edildiğini söyleyenler de vardı. Ayrıca bu konuyu konuştuğum bir İsmet Özel okuru, bugüne kadar Kürtler Türklüklerinden memnundular, dedi... Sonra da İslâm'da buluşmaktan bahsetti. Bu görüşlerin gerçeklikten kopuk