Sartre’ın 1943 tarihli magnum opus’u Varlık ve Hiçlik, 20. yüzyıl felsefesinin en sarsıcı metinlerinden biri, ayrıca felsefeciler bilirler ki varoluşçuluğun ise adeta kutsal kitabıdır. Ancak bu eser, okura huzur veya teselli vaat etmiyor; aksine, insanı kendi bilincinin ve özgürlüğünün ürkütücü uçurumuyla yüzleştiriyor.
Kitabı 3 ana konu etrafında incelemek istiyorum.
1) Kitabın İçeriği
2) Anlayarak Okumak İçin Öncesinde Neler Okunmalı?
3) Eleştiriler ve Yorumlar Nelerdir?
* 1) Kitabın İçeriği:
Sartre, kitabın alt başlığında belirttiği gibi bir "Fenomenolojik Ontoloji Denemesi" yapar. Aslında söylemeye çalıştığı temel şey şudur: İnsan, önceden belirlenmiş bir doğaya, bir öze (kader, tanrısal plan, insan doğası) sahip değildir. Bizler dünyaya fırlatılmışızdır ve kendi özümüzü eylemlerimizle, seçimlerimizle, adeta yokluktan var etmek zorundayızdır.
Sartre'ın faydalandığı kavramları irdeleyerek kitabın içeriğini çözümleyelim.
Kendinde-Varlık kavramı, bilinci olmayan, sadece olan nesnelerdir. Bir taş, bir masa veya bir ağaç sadece kendisidir. Tamdır, doludur, değişmezdir.
Kendi-İçin-Varlık ise insan bilincidir. İnsan bilinci bir "hiçliktir", sürekli bir eksiklik halidir. Olduğu şey olmayan ve olmadığı şey olan bir varlıktır. Yani insan, geçmişine hapsolmamıştır (olduğu şey değildir) ve sürekli geleceğe, projelere doğru kendini yansıtır (olmadığı şeydir).
Sartre bu ikilikten yola çıkarak bizi şu çarpıcı kavramlarla yüzleştirir:
İnsanın doğası olmadığı için eylemlerinin tek sorumlusu kendisidir. Hiçbir bahanemiz yoktur. Bu radikal özgürlük, insanda derin bir bunaltı yaratır (Özgürlüğe mahkumiyet).
Bu bunaltıdan kaçmak için kendimize yalan söyleriz. Toplumun bize biçtiği rolleri (bir garson, bir asker, bir memur) sanki bizim değişmez "özümüzmüş" gibi benimser,