Yedi ciltlik devasa bir maratonun, binlerce sayfanın, yüzlerce karakterin ve sayısız duygunun düğümlendiği o muazzam sona geldim: Yakalanan Zaman.
Bu kitabı okumak, uzun ve zorlu bir dağ tırmanışının ardından zirveye ulaşıp, aşağıda bıraktığım o sisli vadilere bakmak gibiydi. "Demek her şey bunun içinmiş," dediğim andı.
Bu kitap, diğerlerinden çok farklı bir atmosferle, I. Dünya Savaşı yıllarıyla başlıyor.
O ışıltılı Paris gitmiş, yerine zeplin saldırıları yüzünden karartma uygulanan, korku dolu bir şehir gelmiştir. Ancak Proust, savaşın kahramanlıklarını değil, cephe gerisindeki ikiyüzlülüğü anlatıyor. İnsanlar ölürken sosyete hâlâ davet peşindedir (adam burjuvaziyle kafayı bozmuş).
Baron de Charlus’ü bu sefer zincirlerle bağlandığı, kırbaçlandığı bir sadomazoşist genelevde görüyoruz. O, artık tamamen karanlık zevklerinin esiri olmuş durumda. Bu sahneler, bir uygarlığın çöküşünü simgeler nitelikte.
Savaş biter, yıllar geçer ve anlatıcımız uzun bir aradan sonra Guermantes’ların verdiği bir öğleden sonra davetine katılır.
İçeri girdiğinde şoke olur. Herkesin yüzünde garip maskeler olduğunu sanır.
Sonra dehşetle fark eder ki, bunlar maske değildir. O tanıdığı genç kızlar, yakışıklı subaylar, diri prensesler; hepsi çökmüş, buruşmuş, saçları beyazlamış, belleri bükülmüştür. Proust burada zamanı acımasız bir heykeltıraş gibi betimlemiş adeta. Kimini şişmanlatmış, kimini küçültmüş, kimini de tanınmaz hale getirmiş.
Bu bölümü okurken aynaya bakıp kendi beyazlayan saçını, göz kenarındaki kırışığını fark etmemeniz imkansız. "Zaman hepimizi yutuyor," hissi iliklerinize işleyecek okurken.
Ve kitabın (aslında tüm serinin) kilit noktası gelir. Anlatıcı davete girerken ayağı avludaki dengesiz kaldırım taşlarına takılır.
O an, tıpkı ilk kitaptaki "Madlen keki" anı gibi bir şimşek