7 ciltlik serinin beşinci kitabının da sonuna gelmiş bulunmaktayım.
Serinin önceki kitaplarındaki o geniş salonları, deniz kıyılarını, kalabalık davetleri unutuyoruz bu kitapta. Artık kapıları kilitliyoruz, perdeleri çekiyoruz.
Serinin beşinci kitabı Mahpus ile birlikte edebiyat tarihinin en boğucu, en takıntılı ve en klostrofobik "ev hayatına" giriş yaptık.
Ayrıca eğer modern psikolojide "toksik ilişki" diye bir ders olsaydı, bana göre bu kitap kesinlikle ders kitabı olarak okutulurdu.
Şimdi, önceki incelemelerde de yaptığım gibi bu kitabı da bölümler halinde incelemek istiyorum, söyleyeceğim çok fazla şey var çünkü. O halde kitabın atmosferi ile başlayalım. Baştan uyarayım, ufaktan spoilerlar mevcut.
1) "Altın Kafes"
Kitabın adı Mahpus, ama asıl soru şu: Kim mahpus?
Albertine mi, yoksa onu eve kapatan anlatıcı mı?
Anlatıcımız, kıskançlık krizleri yüzünden Albertine’i Paris’teki evine (annesinin evine) yerleştirir. Amacı onu "gözünün önünde" tutmaktır.
Neredeyse tüm kitap evin içinde geçiyor. Dışarıdan gelen sesleri duyuyoruz (sokak satıcıları, arabalar), ama dışarıyı göstermiyor yazar bize.
Okurken bu sebeple bazı yerlerde nefesim daraldı. Odanın havasızlığını, şüphenin ağırlığını en yoğun duygularla hissettim. Proust bu atmosferi o kadar başarılı kurmuş ki, "Bir pencere açın!" diye bağırmak istedim.
2) Kıskançlığın Anatomisi: "Dedektiflik Oyunu"
Anlatıcı, Albertine’i sever mi? Tartışılır. Ama ona sahip olmak ister. Onu bir nesne gibi kontrol etmeye çalışır.
Albertine dışarı çıktığında (tabii ki anlatıcının izin verdiği şoförle), anlatıcı evde senaryolar yazar. "Nereye gitti? Kime baktı? O cümleyi neden kurdu?"
Albertine sürekli yalan söyler (veya anlatıcı öyle sanır). Her yalan, anlatıcının zihninde yeni bir evren yaratır. Proust burada şunu gösterir: