Zorba’yı kapattığımda içimde bir çalkantı vardı. Hem rahatlamış, hem huzursuz, hem de şaşkın. Kitap mantıkla duygunun, düşünceyle bedenin, sıradan hayatla tutkuların tam ortasına atıyor, üstelik bunu yaparken bazen sade, bazen taşlayan bir dil kullanıyor. Zorba’yı okumayı bir tür cesaret testi gibi hissettim. Hayatı olduğu gibi kabullenebilecek miyim? Korkularımla, yalnızlığımla, küçük hesaplarımla yüzleşebilecek miyim?
Zorba, kitaba adını veren ve romanın merkezine oturan bir karakter ama asıl gücü çevresindekilerin özellikle anlatıcının gözünden görünmesinde. Zorba, eliyle, gözüyle, gülüşüyle yaşayan insan; felsefesi basit ama derin, hayatı tat, acıyı yaşa, dans et. Anlatıcı ise rasyonel, uzak, düşünceli. Zorba ile arasındaki etkileşim bizlere sürekli bir denge arayışı hissettiriyor. Bu ikili, kitap boyunca “zihin - beden”, “fikriyat - yaşam” çatışmasını bedensel ve duygusal açılardan deneyimlettiriyor.
Yazarn dili yer yer lirik, yer yer yergi dolu. Uzun düşünce pasajları ve canlı, yerel betimlemeler arasında gidip gelirken okurun nefesi sık sık kesiliyor; çünkü yazar bize sadece olay anlatmıyor, insanın içine iniyor. Zorbanın sözleri çoğu zaman taşralı bir bilgelik taşıyor: basit, doğrudan, ama vurucu. Bu vuruculuk, okumayı sürükleyici kılıyor. Sayfalar ilerledikçe karakterler canlı birer insan haline geliyor.
Temalar ise çok katmanlı. Özgürlük arzusu, yaratma dürtüsü, ölümün gölgesi ve insanın kendi hayatını ne ölçüde şekillendirebileceği. Kitap bir yandan yaşamı tüm çıplaklığıyla kucaklamayı önerirken, diğer yandan insanın yalnızlığını, çaresizliğini de göz ardı etmiyor. Özellikle anlatıcının iç çözümlenmeleri, Zorba’nın eylemlerine karşı duyduğu hayranlık ve çekinme, beni de benzer bir sorgulamaya çekti. Ben hangi tarafım? diye soruyorsunuz kendi