Tam bu sırada ufukta bir gemi göründü ki neüzübillah Bursa’nın Keşişdağı(Uludağ) kadar var. Gemilerimizden birinin kaptanı Deli Mehmed’ti. Çok iyi yiğit bir delikanlı idi. Benim sağ kolumdu. Bize dediki:
“Ey kaptan babalarım! İzin verin emredin, gidip bu gemiler devrini ben alayım.”
Deli Mehmed’in şevkini kırmamak için izin verdim. Fakat onun teknesi, düşmanın teknesinin yanında fındık kabuğu gibi kalıyordu. Biz de Mehmet’in arkasına takıldık. Düşman teknesine yanaştık. İçinden bir tek can yoktu. Meğer uzaktan bizim gemilerimizi görmüş, sandallarına binip kaçmışlar. Tekneye çıktık. Ağzına kadar buğday yüklüydü. Deli Mehmet’i selamladık:
“Gazan mübarek ola,” dedik.
Ertesi sabah iki gemi daha zapt ettik.
Önündeki yarısı yenmiş bifteğe baktı ve aniden, onu kas ve sinirden oluşmuş iri bir parça olarak gördü. Kan kırmızısı bir parça. Bir zamanlar yaşayan, hareket eden, yiyip içen ve sonra kafasına tokmakla vurulup öldürülen -tramvay kuyruğunda sıra bekleyenler gibi sırası gelince öldürülen gerçek bir inek olarak...Elbette, herkes biliyordu bunu. Ama çoğu zaman kimse düşünmezdi. Süpermarkette selofan kağıtlara sarılıp paketlenir, ürün ve fiyat etiketi yapıştırılırdı, fındık ezmesi veya fasulye konservesi alır gibi. Kasaba gittiğinizde bile, o eti öyle beceriyle ve hızla sararlardı ki, tertemiz ve resmi bir ürünü haline gelirdi.
Yıldızlar ne kadar çok olursa olsun asla fındık bahçelerini aydınlatmaz. Önümüze ya da etrafımıza saçılmaz pırıltıları; kaba dolan su gibi gözümüzden içimize akar sadece..
Anlamasını beklemiyorum. Ama onu anlamamı beklemesini de. Hiç zorla evlendirilmemiş, geç geldiği için azar yememiş, ödü koptuğu için aşık olmamış, bir yanlış yaparsa tüm ailesini kalpten kaybedeceğini düşünmemiş, etek boyu yüzünden ceza almamış, fındık kadar günah örtmek için bir azizeye dönmeye çalışmamış birinin bana özgürlük teklif etmesini son derece aptalca buluyorum.