"Senin bana gönlün kırılınca benim de elim ayağım çekiliyor her şeyden. Oturuyorum, sen kalkıyorum sen. Yiyeceğim sen, çalışacağım sen. Böyle bir saçmalık olur mu Efsun? Söylesene. Hastalık mı bu? Genetik mi Efsun? Babamdan bana mı geçti? Bir randevu bir şey ayarla ben kendime baktırayım Efsun... "
Sayfa 134·Kitabı okudu
Alıntı
Sen: 'Ben'sin, gel gör ki ben 'sen' değilim Sen: Benim düşüncem, ruhum ve dilim Sen: Benim gözlerim, ayağım, elim... Emin ol, sen bana benden berisin.
Sayfa 21·Kitabı okudu
Alıntı
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Osmanlılar, vakıfları sıkı devlet kontrolü altına almıştı. Eskiden olduğu gibi, kişiler şimdi sadece kadı'nın tanzim ettiği vakfiye ile vakıf tesis edemezlerdi. Bunların mutlaka merkezî hükümete tescil ve tasdik ettirilmesi lâzımdı. Her pâdişah culûsunda bu vakıf belgelerini kontrol ettirir, kendi adına berat verir veya nesh ederdi. Hıristiyan vakıfları da aynı kontrole tâbi idi. Fâtih, Trabzon'da manastırlara ait vakıfları kaldırmış, fakat Athos (Aynaroz) dağındakileri tasdik etmişti. İstanbul'un imarından önce Bursa, İznik, Gelibolu, Edirne, Filibe, Sofya, Serez, Ferye, Üsküp, Yenişehir, Manastır, Silistre gibi şehirlerin Osmanlı idaresinde birer Türk Müslüman şehri olarak süratle gelişmesi ve imarı nasıl vakıf sayesinde olmuşsa, İstanbul da aynı yolla bir Türk şehri olarak yeniden imar edilmiştir. İstanbul imarı hakkında Türk şehir yapıcılığının bir örneği olarak biraz ayrıntı vereceğiz. Fâtih, 1459 yılında bütün büyük ricali toplayarak şehrin değişik yerlerinde vakıflarla imâretler, imar merkezleri vücuda getirmelerini istedi. Kritovoulos'a göre Fâtih, kendisi Yeni Saray'la büyük camiinin inşasını bu tarihte emretti. Veziriâzam Mahmud Paşa, sultanı izleyerek İstanbul'un en gözde alışveriş merkezi olarak bugüne kadar devam eden Mahmud Paşa sitesini vücuda getirdi. Burada cami, medrese, imâret yaptırdı ve bu hayır tesislerine gelir temin etmek üzere hamam, çarşı ve han gibi ticarî tesisler yaparak vakfetti. Aynı şekilde, zamanla diğer vezirler de bugün İstanbul'un belli başlı mahallelerini teşkil eden siteler kurdular. Bunların en mühimleri Hoca Paşa, Gedik Ahmed Paşa, Murad Paşa, Davut Paşa mahalleleridir. Fâtih kendisi, yaptırdığı camiin etrafında meşhur sekiz (Semâniye) medresesini, çocuklar için bir mektep, Dara't-tâlim, bir hastane (Dâru'ş-şifa), fakirler ve
Sayfa 126 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
. Başkaları bazı şeyleri anlamadi, sadece olan bir yönü ile onlara aşikär oldu diye kendimi alabildiğine kınayacak değilim. Tedbirsizliğime yanabilirim, bunu değerlendirişlerine yanabilirim ama bu olduğumu kabul etmem. Insan kendine çepçevre aşina iken yandan, bir anlık, bir zaman, bir ömür süresince bir kez bakanın gözüne, değerlendirişine kendini nasıl teslim edebilir ki? Benim. bundan evvel binlerce başka hallerim oldu, onları kim gördü? Gören neden bana saygılarını sunmadı, neden beni kutsamadı, ya da şimdi niye burada değil, neden beni kurtarmak için bir şey yapmıyor, o da kendi gördüklerinden, bildiklerinden bahsetmiyor, onun hiç mi tanıkları yok, bütün o görüntüler kayıp mı oldu, bütün o güzel yad edişler sonsuzluğun neresinde kayboldu, neden hep onlar kayboldu? Hayat anlık bir görüntünün aksülameli, insan da onun objesi değildir. Bütün görüntülerin, her şeyiyle bir araya gelmesini istiyorum. Her zaman her olanı, nedenleri ve aslıyla ve hakkıyla görmek istiyorum. Biliyorum ki bu bir ıstırap değil. Bu tartıyı kabulüm var. Ama elinde bir anın ağırlığı ile gezip beni bununla öbür kefeye yerleştirip "Bu kadarsın," diyecek olana acırım. Ahmağın, ölçüsüzün biridir o. Ama ne denilebilir ki dünya ve onun ölçüsü, adaleti de bu ellerdedir. Benim elim de bu sahte, bu hileli tartıyı az tutmadı; bir kefeye insanın vücudu ve her şeyinden ayrılmış, mesela sádece bir eli, öbür kefeye de türlü içsel vicdandan arınmış ağırlık çeken ama içi boş demirleri koyup tarttık ve her defasında çıkan sonuca aslında şöyle bir geri çekilince şaştık. Anın ve hareketin, duygunun ve kaybın ölçüsü hemen oracıkta bir pazaryerinde gibi tartılır ve bu utanç verici hal, biçimlendirme kâfi ve adalet diye görülürdü. Adaletin ölüsü ve ölçülecekken kaçıp bıraktığı kuyruğu ellerde bir terazi gibi tutulur
Bugün ülkenin büyük bölümüne ulaşan TV yayınları, halkımızı yıllardır iyisine kötüsüne bakmadan perdede gördüğü her şeye bakmaya koşullayan beylik film yapımcılarından ve işletmecilerden yaman bir öç almaktadır. Artık evlerde ya da sokakta seyirciden "Hadi bu akşam bir filme gidelim" sözü işitilmiyor. Daha çok "TV'de bu akşam ne var?"a dönüştü bu günlük cümle.
Sayfa 158 - Milliyet Sanat Dergisi, sayı: 112, 1974·Kitabı okuyor
Alıntı
Tam her şey normale döndü, dönecek derken duyduğum bir ses, izlediğim bir film, bir eşya ya da bir şarkı ne varsa altüst edebiliyor beni. Kaçtıkça geri döndüğüm bir çok mazim var benim.
Sayfa 117 - Kavim·Kitabı okudu