Mihail Bulgakov’un Köpek Kalbi’ni okurken ilk sayfalarda okura sunulan absürt hatta yer yer müstehzi atmosfer, aslında çok daha karanlık bir sorunun üzerini örten ince bir tülden ibaret. Yani ben öyle anladım.
Bilimin ve aklın sınırlarını sırf gücümüz yetiyor diye pervasızca ihlal etmeli miyiz?
Romanın merkezindeki Şarikov’u basit bir "kötü karakter" olarak okuyup geçmek en kolayı olurdu herhalde. Oysa asıl trajedi, onu var eden cerrahi kibirde gizli. Profesör Filip Filipoviç’in neşteri bir bedeni dönüştürmeye yetiyor yetmesine ama ona insan olmanın ağır ve sancılı ruhunu üfleyemiyor. Ee tabi etin şekil değiştirmesi, vicdanın da şekilleneceği anlamına gelmiyor ne yazık ki.
Kitabın ortalarına gelirken zihnim ister istemez klasik edebiyatın bir başka görkemli çığlığına, Frankenstein’a kaydı. İki kitap da yaratıcılığın, daha doğrusu kontrolsüz "yaratma" kibrinin etrafında dönüyor. Hem Victor Frankenstein hem de Filip Filipoviç, bilginin baştan çıkarıcı zirvesine tırmanırken en temel insani sorumluluğu unutuyorlar.
Doğrusunu söylemek gerekirse, Bulgakov’un bu parlak fikrinin toplumsal ve psikolojik dehlizlerde çok daha derinlere inmesini beklerdim. İkinci defa okumam herhalde..
Mary Shelley’nin Frankenstein eseri, bilimsel hırsın ve yaratıcının sorumluluğunun sınırlarını sorgulayan, gotik edebiyatın en sarsıcı başyapıtlarından biri olarak öne çıkıyor. Victor Frankenstein’ın kendi kibrine yenilerek hayata döndürdüğü "yaratık" ile kurduğu trajedi dolu ilişki, aslında bir korku hikayesinden ziyade, dışlanmışlığın, yalnızlığın ve insan doğasının karanlık yanlarının derin bir analizi. Kitabı okurken, yaratığın saf bir sevgi arayışıyla başlayıp reddedilmenin getirdiği öfkeyle canavara dönüşme sürecini izlemek, okuyucuyu "gerçek canavarın kim olduğu" sorusuyla baş başa bırakıyor ve Lordum, bu klasik eser insanlığa dair sorduğu etik sorularla güncelliğini hiçbir zaman yitirmiyor.
önce filmi izlemiştim, bir şeyleri bildiğim için keyifli olmaz sanmıştım ama çok keyif aldım okurken. filminden farklı çok kısım var ve filmden daha güzel kesinlikle. konusu herkesin bildiği gibi bir canavar yaratılıyor ama canavar demeye çekiniyorsunuz, yeni doğmuş bir bebek gibi hiçbir şey bilmiyor içinde sadece iyilik var. doğar doğmaz ondan nefret edilip iğrenerek bakılıyor, görünüşünden dolayı ötekileştiriyorlar. ve yaratık yavaş yavaş baştaki halinden çok farklı birine dönüşüyor istemese de. yaratıcısından intikam almak istiyor içi nefretle doluyor. kısaca yalnızlığın, dışlanmışlığın ve sevgisizliğin sonuçları anlatılıyor kitapta. spoiler vermeden?? bu kadar anlatabildim umarım keyifle okursunuz
Frankenstein
Bilimin sınırlarını zorlayan bir deneyin ardından ortaya çıkan yalnız bir yaratığın, kabul görmek ve var olabilmek için verdiği etkileyici mücadeleye tanıklık edin.
FrankensteinMary Shelley · The Kitap Çocuk Yayınları · 202621,7bin okunma
Mary Shelley'nin Frankenstein'ını bitirdiğimde elimde bir korku romanından çok daha fazlası kalmıştı. Kitabı okumadan önce Frankenstein'ın canavarın adı olduğunu sanıyordum. Oysa Frankenstein yaratıcıydı; canavarın ise bir adı bile yoktu. Roman bittiğinde bunun nedenini daha iyi anladım.
Yaratığın adsız oluşu, onun toplumdaki yerini de özetliyordu. Bir adı, ailesi, geçmişi ya da ait olduğu bir topluluk yoktu. Dünyaya gelir gelmez dışlanmıştı. Bu yüzden roman boyunca ona "canavar" demek giderek zorlaştı. Onun öfkesi ve işlediği suçlar ne kadar korkunç olursa olsun, altında yatan yalnızlığı ve kabul görme arzusunu görmemek mümkün değildi.
Roman boyunca en çok yaratığın iç dünyasıyla ilgilendim. Özellikle De Lacey ailesini uzaktan izlediği bölümlerde, onun insanlığa duyduğu umudu hissettim. Kör babanın onu görünüşünden bağımsız olarak dinlemesi, hikâyenin en dokunaklı anlarından biriydi. Ailenin onu kabul etmesi halinde neler olabileceğini düşünmeden edemedim. Belki de yaratığın kaderi tamamen değişecekti. Fakat Mary Shelley, birkaç dakikalık merhametin eksikliğinin nasıl büyük bir trajediye dönüşebileceğini gösteriyor.
Victor Frankenstein ise benim gözümde bir kahramandan çok bir anti-kahraman olarak kaldı. Onu kötü yapan şey yaratığı meydana getirmesi değil, yarattığı şeyin sorumluluğunu üstlenememesiydi. Bilimin sınırlarını aşmaya çalışırken kibre kapılıyor, fakat sonuçlarıyla yüzleşemiyor. Yaratığı canlandırdığı anda ondan kaçması, romanın geri kalanında yaşanacak felaketlerin de başlangıcı oluyor.
Özellikle düğün gecesi sahnesinde Victor'a öfkelendim. Canavarın asıl amacının onu öldürmek değil, ona acı çektirmek olduğunu anlaması gerekirdi. Daha önce sevdiği insanları hedef almış birinin yine aynı yöntemi izleyeceğini görememesi, onun körlüğünün son örneğiydi. Bunun
Victor Frankenstein, insan yaşamının sırrını keşfederek bir yaratık meydana getirir. Ancak yarattığı varlığın görünüşünden korkar ve onu terk eder. Toplum tarafından dışlanan yaratık yalnızlık, öfke ve intikam duygularına kapılır. Bu durum hem Victor'un hem de çevresindekilerin hayatını felakete sürükler.