Gestapo işkencecilerinin karşısındaki Jean Amery'nin büyük bir hayretle anladığı şey de bunun ta kendisiydi: bir insanı insan yapan tüm nitelikleri, "ruhu, zihni, bilinci veya kimliği, kırılıp parçalanan bir köprücük kemiğiyle yokolup gidiyordu." Auschwitz ve işkence, gururlu bir entelektüel olan Amery'ye kendi bedeninin varlığını (ve aynı ölçüde de fikirlerinin ne kadar işe yaramazlığını) göstermişti. Fotoğ raflar, ne kadar kolay biçimde bedenselleştiğimizi - bedenimizin ne kadar kolay bir biçimde sakatlandığını, aç kaldığını, parçalandığını, hırpalandığını, yakıldığını ve yırtılıp ezildiğini gösterir. Kısacası fotoğ raflar, bizlere fiziksel şiddeti ve ona karşı olan zafiyetimizi sunar. Zayıflık, her insanın paylaştığı bir şeydir; acımasızlık, insanlığımıza dair her hissi parçalayan bir şeydir. Kanan Makiya "İnsan bedeninin işgali, içkin, akılsız ve geri dönüşü olmayan bir niteliğe sahiptir" diye yazmış tır. "Bir insanın diğerine yaptığı o korkunç şeylerin tüm katmanlarının altındaki temel yapıtaşı budur."
Istırap fotoğrafları da bizlere belirli ve bireysel acı deneyimleri su nar. İnsan hakları ihlallerinin kurbanları, suiistimal edilen, bastırılan ve hatta imha edilen daha geniş bir kitlenin üyeleridir. Ancak her birey, kendi acısını ve kendi ölümünü, hepimiz gibi, kendi eşsiz özünün mer ceği içerisinden deneyimler. Kracauer ve Sontag gibi yazarların fotoğ raf için yaptıkları muğlaklık ve soyutluk ithamları ancak bir noktaya kadar dayanabilir. Bu durumun tersi genellikle daha sık bir geçerliliğe sahiptir: fotoğraf bireyi kitleden ayırır ve bizimle hususilik, korkunç bir yalnızlık ve ıstırapla yüzleşir. Fotoğraflardakilerin isimlerini veya yaşam öykülerini bilmesek de, aynı şey Rembrandt'm veya Lucian Freud'un portrelerindeki insanlar için de geçerlidir. En