Tüm asli önermeler -hayat böyledir işte, insan doğası böyledir diyen önermeler- yasaklamalar şeklinde işlev görmeye meyillidir; tanım kılığına girmiş talimatlardır; harita kılığına girmiş güzergahlardır. Alimi mutlaklık daima yasaklayıcıdır ve yasaklamanın altında daima alimi mutlaklık yatar. Silenos ve Schopenhauer'den farklı olarak Nietzsche daima açıkça ya da zımnen kendi kendisiyle alay eder konumdadır. Nietzsche nasıl ki antikahraman haline gelen kahramanlarına kuşkuyla yaklaşıyorsa, biz de onun kültürel ideallerine -insanın kimse o olması, kendi yasalarını koyması, köleden ziyade efendi olması konularındaki ideallerine- aynı kuşkuculukla yaklaşabiliriz. Freud gibi Nietzsche de bize gereksiz bir ciddiyete düşmeden kendisini nasıl okuyacağımızı öğretir - onun fazla yasaklayıcı bir varlık haline izin vermeden.
Sayfa 135·Kitabı okuyor
Freud'un bir zamanlar söylemiş olduğu gibi, "Bir gün geriye dönüp baktığınızda mücadele günlerinizin en güzel günleriniz olduğunu göreceksiniz."
Alıntı
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Bizzat bir Anglofil olan Freud -bildiğimiz üzere- psikanalizin bir Yahudi bilimi olarak düşünülmesini istememiştİ (gerçi Emest Jones biyografisinde Freud'un "Oliver Cromwell'a uzun süre hayranlık beslediğini" ve "Cromwell'ın Yahudileri İngiltere'ye yeniden getirmesinin bunda önemli bir etken olduğunu" söyleyerek işleri biraz karıştırır). Elbette psikanaliz İngiltere'ye 20. yüzyılın ilk yıllarında geldiğinde -yani Melanie Klein, Freud'lar ve diğer Avrupalı mülteciler oraya gelmeden önce- ağırlıklı olarak bir Yahudi uğraşı değildi. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan Orta ya da Bağımsız Grup'un önde gelen üyelerinin hiçbiri de -Winnicott, Rycroft, Milner, Khan, Laing, Klauber veya Lomas- Yahudi değildi. Başka bir deyişle, İngiltere Freud'un psikanalizine hem yakın hem de son derece yabancıydı. Yani psikanaliz, fethettiği bir dünyada "mantığı, medeniliği ve itidali" temsil eden bir İngiltere'ye ulaşmıştı. Darwin'in ve Darwinciliğin İngilteresiydi bu ve bizzat Freud da Darwinci biyolojiye bağlıydı - fakat Darwin'in kendisi o İngiliz tarzıyla mantık, medenilik ve itidal timsaliyken fikirleri yavaş yavaş dünyayı fethediyordu.
Sayfa 117·Kitabı okuyor
Gestapo işkencecilerinin karşısındaki Jean Amery'nin büyük bir hayretle anladığı şey de bunun ta kendisiydi: bir insanı insan yapan tüm nitelikleri, "ruhu, zihni, bilinci veya kimliği, kırılıp parçalanan bir köprücük kemiğiyle yokolup gidiyordu." Auschwitz ve işkence, gu­rurlu bir entelektüel olan Amery'ye kendi bedeninin varlığını (ve aynı ölçüde de fikirlerinin ne kadar işe yaramazlığını) göstermişti. Fotoğ­ raflar, ne kadar kolay biçimde bedenselleştiğimizi - bedenimizin ne kadar kolay bir biçimde sakatlandığını, aç kaldığını, parçalandığını, hırpalandığını, yakıldığını ve yırtılıp ezildiğini gösterir. Kısacası fotoğ­ raflar, bizlere fiziksel şiddeti ve ona karşı olan zafiyetimizi sunar. Za­yıflık, her insanın paylaştığı bir şeydir; acımasızlık, insanlığımıza dair her hissi parçalayan bir şeydir. Kanan Makiya "İnsan bedeninin işgali, içkin, akılsız ve geri dönüşü olmayan bir niteliğe sahiptir" diye yazmış­ tır. "Bir insanın diğerine yaptığı o korkunç şeylerin tüm katmanlarının altındaki temel yapıtaşı budur." Istırap fotoğrafları da bizlere belirli ve bireysel acı deneyimleri su­ nar. İnsan hakları ihlallerinin kurbanları, suiistimal edilen, bastırılan ve hatta imha edilen daha geniş bir kitlenin üyeleridir. Ancak her birey, kendi acısını ve kendi ölümünü, hepimiz gibi, kendi eşsiz özünün mer­ ceği içerisinden deneyimler. Kracauer ve Sontag gibi yazarların fotoğ­ raf için yaptıkları muğlaklık ve soyutluk ithamları ancak bir noktaya kadar dayanabilir. Bu durumun tersi genellikle daha sık bir geçerliliğe sahiptir: fotoğraf bireyi kitleden ayırır ve bizimle hususilik, korkunç bir yalnızlık ve ıstırapla yüzleşir. Fotoğraflardakilerin isimlerini veya yaşam öykülerini bilmesek de, aynı şey Rembrandt'm veya Lucian Freud'un portrelerindeki insanlar için de geçerlidir. En
Sayfa 55 - Espas kuram sanat yayınları 2013
Araştırma-İnceleme-Siyaset-Politika
Ekler
Takdir ve hayranlık üzerine dayanan dostuk duygularından erotik isteklerin ne kolay filizlenip yeşerdiği bilinmektedir. Moliere şöyle der bir yerde: "Embrassezmoi pour l'amour du Grec." Öğretmenle kız öğrencisi, bir sanatçıyla kendinden geçmiş bir hanım dinleyicisi arasında, özellikle kadınlarda bu tür ilişkilerin kolaylıkla oluştuğu görülür. Hatta denebilir ki, cinsel obje seçiminde çokluk izlenen yolu doğruca birey karşısına çıkaran, başlangıçta amaçlanmamış bu tür duygusal bağlanımlardır. "Zinzendorf Kontunun Dindarlığı" adlı yazısında, Pfister, derin bir dinsel bağlanımın da regresyon sonucu ateşli cinsel uyarılmışlığa dönüşebilmesinin ne büyük olasılık taşıdığını gösteren bir örnek sunar bize ve bunun da tek örnek sayılmayacağına hiç kuşku yoktur. Öte yandan, gerçekte kısa ömürlü dolaysız cinsel yönelimlerin de salt sevecen karakterde sürekli bir bağlanıma dönüşmesi, her zaman gözlemlenen bir durumdur. Kimi ateşli aşk izdivaçları dağılmayarak sağlam bir temele oturuyorsa, bu da yine büyük ölçüde ilgili nedenden kaynaklanmaktadır.
Sayfa 114 - Say Yayınları
Tanrı?
Marx tarafından cennetten kovulmuş, Freud tarafından bilinçaltına sürgün edilmiş ve Nietzsche tarafından öldüğü ilan edilmemiş miydi? Darwin onu empirik dünyanın dışına sürmemiş miydi? Tam olarak değil. Düşünce ve tartışmalardaki sessiz devrimi sadece yirmi yıl önce hemen hemen kimse önceden göremezdi, Tanrı geri dönüyor. Daha da şaşırtıcı olan bunun teologlar ve sıradan inananlar arasında değil... verimli tartışmalardan Kadir-i Mutlak'ı uzun süreden beri sürgün etme fikirbirliği içinde olan akademik felsefecilerin entelektüel çevrelerinde olması. Şu anda filozoflar arasında Tanrı'nın varlığının ihtimali hakkında konuşmak bir nesil için olduğundan çok daha saygıdeğerdir.
Sayfa 12 - Time, (April 7), 1980'den aktaran Kelly James Clark·Kitabı okuyor
Alıntı