• Ey İstanbul!
    Sana bu şiiri hastanelerin acil servislerinden,
    yoğun bakım odaları ağzına kadar dolduğu için
    hastaların ambulanslarla başka hastanelere taşınırken çıkan siren
    ve trafikteki diğer araçların korna sesleri
    ve aralarından geçmeye çalışan insanların itiş-kakışları
    ve kuru öksürükleri içinden yazıyorum!

    Sana bu şehrin tam kalbinden,
    yani taşrasından,
    gökdelenlerin arasında iyice küçülmüş mahallelerinden sesleniyorum!

    Bir sokak aşağıda
    cenazesini henüz kaldırdıkları
    yirmi yaşında şehit olmuş çocukları için yas tutan bir aile,
    hemen yanındaki karakolda
    bir terör saldırısına – bir patlamaya–
    kurban gitmekten endişelenen genç bir polis,
    bir üst sokakta
    sırf Alevi, Ermeni, Yahudi, Kürt ya da başka bir kimlikle doğduğundan
    evinin işaretlenmemesi için Tanrı’ya yakaran bir anne,
    hemen ardında
    kahve çıkışı yirmi yıllık karısını ‘namus’u adına öldürdüğü için kaçmaya hazırlanan bir koca
    ve
    onun komşusu bir gazeteci-yazar;
    yazdıkları için her gece birilerinin gelip onu alacağını bekleyen,
    koca bir adam
    var.

    İstanbul,
    sen biliyor musun,
    bir erkeğin başka bir erkekle yapabileceği en güzel şeyin dövüşmek olduğunu kavrayan adamların
    ellerine aldıkları sopalarla dışarı çıktığı gece,
    kasıklarının arasındaki sikten kurtulup,
    göğüs ameliyatı olmak için
    Tarlabaşı Bulvarı’nda götünü siktirmeye çoktan razı adamların gecesi
    ve bilmeden bir ‘dönme’ye tutulmuş,
    evin en büyük çocuğu Müslüman gencin
    çektiği sıkıntıdan gittiği her yerde kapıya yakın oturacağı birahanelerin yolunu tuttuğu gece
    aynı gecedir aslında.

    Ülkesindeki savaştan kaçıp burada saat satmaya razıyken,
    Eminönü’nde evini paylaştığı arkadaşlarının refahı için
    kafes dövüşlerine başlayan zenci
    ve
    gerçekleşmeyecek bir devrim için sokaklarda bildiri dağıtan;
    ayda bir defa kasaptan et alıp, onu da yemeye kıyamayan
    ‘Che’ tişörtlü, üniversite öğrencisi
    ve
    küçükken sevdiği kıza yazdığı şiirleri asker babasından saklayan;
    yeni bir şiir yazacağı zaman
    –belki bir şiir gecesinde okuyacağı bu şiirle bir kadınla yatma fırsatı bulacağını da düşünmesiyle–titreyerek gözleri kararan genç şair
    ve
    hangi dinden, hangi partiden, hangi takımdan, hangi hangiden taraf olması gerektiğini düşünmek istemeyen;
    kıçındaki zincir, kulağındaki küpe ve vücudundaki dövmeler yüzünden
    kız arkadaşının yanında yürürken durdurulup
    ayakkabısının içine kadar mal arayan polisin utandırdığı özgür ruh
    ve
    hayalinde hiç ayak basılmamış bir yere gitmek olmasına rağmen
    her gün binlerce kişiyle aynı sokaklarda, aynı caddelerde, aynı meydanlarda yürüyen dalgın, düşünceli ergen
    ve
    duvarlarında kocaman Türk bayrağı ve Atatürk resimleri asılı bir spor salonunda
    kendisi gibi dört yüz kişiyle birkaç haftalığına misafir edilen-
    kıştan sonra umutsuzca nereye gideceğini düşünen evsiz
    ve
    Karaköy kerhanelerinin yüksek demirli kapılarının ardından içeriyi görmeye çalışan
    henüz reşit olmamış, bakir çocuk –sokakta gördüğü bazı kızların altında ‘ten rengi çorap var mı yok mu’ diye merak edenle aynı çocuk–
    ve
    gene daha on dört yaşında olmasına rağmen dünyanın yükünü omuzlarına almış,
    parmaklarının arasında sigara tutarken çalışmayı –hayatı– öğrenen delikanlı
    ve
    bu delikanlının
    yerin üç yüz metre altında kömür kazarken
    Adalar’a kalkan bir gemide olduğunu düşleyen maden işçisi babası
    ve
    onun
    bir Cumartesi gecesi İstanbul’unda eğlenmeye çıkmış insanların
    kendisini iyice yalnız hissettirdiği
    bir başka dalgın, düşünceli taksici arkadaşı
    aynı kişidir aslında.

    Düzüşmek uğruna İstiklal Caddesi’ni defalarca baştan aşağıya turlayan bir erkek topluluğu
    ya da
    cigara bulamadıkları için art arda attıkları haplarla bütün bir geceyi terleyerek geçiren;
    sabahında yürürken başları önde-
    yerde izmarit ya da bozuk para arayan işsiz adamlar,
    Cihangir’de ‘belki ünlü olurum’ düşüncesiyle yönetmen siklerini elden ağza dolaştıran on sekizlik çıtırlardan
    ya da
    konser için Amerika’dan Ortadoğu’ya gelen bir müzisyenin faydasızca heyecanlandırdığı,
    kendilerini belki hiçbir zaman gerçekleyemeyecek kentli soytarılardan
    ve
    gün boyunca yaşadıkları –birbirinden tamamen bağımsız ve birbiriyle tamamen aynı– ‘trip’leri konuşan junkieler
    ya da
    dizleri bir çocuğunki gibi yara bere içinde olan hippi kızlardan
    çok da farklı değildir aslında,
    İstanbul…

    Öz amcasının tecavüzüne uğradıktan sonra onun ayıbını örtmek için kapanıp,
    Tanrısı için günde bin vakit secdeye varan genç kız
    ve
    Aksaray’daki ‘Umut’ pavyonunda içtiğinden kendisine de söyleyecek erkeğini arayan konsomatris
    ve
    Üsküdar’ın ara sokaklarındaki sinagog ve kiliselerin yamacında yükselen minarelerin altında
    kenar mahalle çocuklarıyla pet şişeyle maç yaptıktan sonra onlara kola ısmarlayan rahip
    ve
    şehrin bir başka yıkık-dökük, eskice sokağından geçen satıcıların üzgün bağırışlarını taklit eden yaşlı teyze
    ve
    Dolapdere Caddesi’nin hep aynı köşesinde
    gözüne kestirdiği insanları korkutmak için saklanarak zihinlere tüneyen Deli Zevro
    sensin aslında,
    İstanbul!

    Burası benim sokağım İstanbul;
    ibnelerhaydutlarzencilerpezevenklersarhoşlargöçmenlerpunklarfahişelerAIDS hastalarıberduşlardervişleryetimlersakatlarobezlermahkûmlarsoytarılardeliler,
    anlayacağın ötekiler;
    yani hepimiz
    burada birlikte yaşıyoruz.
    Sen de bir çayımızı içmek istersen eğer,
    her zaman kapımız açıktır,
    herkese,
    her şeye.
    Aytuğ Akdoğan
    Sayfa 8 - İkinci Adam Yayınları
  • Isveçli bayan gazeteci C. Lilliestierna, bir kampta binlerce cezayirli gocmenden bazılarıyla görüşür. Yaptıgı röportajdan bir bölüm sunalım:
    " şimdi de yedi yaşlarında bir erkek çocuğuyla beraberim. Vücudu yara bere içinde. Anasını, babasını ve ve kizkardeslerini önce tartaklayan sonra da öldüren Fransız askerleri, onu da tellerle sımsıkı bağlamışlar. Bir teğmen de görsün v3 gördüğü şeyleri uzun süre hatırlasın diye, çocuğun gözlerini elleriyle açık tutmaya çalışmış. Dedesi bu kampa getirilmek için bea gün beş gece sırtında taşımış onu. Çocuk diyor ki: Bir tek şeyi istiyorum: bir Fransız askerini küçücük parçacıklara kadar kıtır kıtır doğramak!"

    Yedi yaşındaki bu çocuğa, siz zanedermisiniz ki, bir yandan anne-babasının katliamını, diğer yandan da içindeki büyük intikam hissini unutturmak kolay mıdır?
  • Sen bana bakma emi 
    Ben hergün böyle değilim ha 
    Haftada birdir bu avanaklığım 
    Ve bakışlarımdaki bulanıklık 
    Sensiz oldukça..

    Islak asfalttan faytonlar geçer ard-arda 
    Faytonlarda kadınlar. 
    Aklımdan vapur düdükleri geçer 
    Sen geçersin 
    Kurbağa bakışların.. 
    Ve hep dokunur bana bu nal sesleri 
    Sen bana bakma emi.

    Alanda bir saat vardır, bilmezsin 
    Ben ona iş olsun diye bakarım. 
    Senin saatın yok 
    Benim var. 
    Senin bileklerin ince 
    Benimkiler kalın. 
    Ufacık ellerini okşarım, ufacık ellerini 
    Sen bana bakma emi..

    Bir düşün gazeteci çocukların bağırışlarını 
    Yaşamanın beş kuruşluğuna akıl erdir. 
    Sonra bir kadın sokulur yanıma 
    Kucağında bir çocuk 
    Gözbebeklerinde ben. 
    Kadının elleri utangaç 
    Dilenciler ağlatır beni 
    Sen bana bakma emi..

    Her hafta eve varırım sık-nefes 
    Mektup var mş derim benim kızdan, selam var mı? 
    O yok, bu yok hadi 
    Sen niye yok olmadın daha? 
    Ya ürkekliğin 
    Ya sıkılganlığın neden hala hatırımda? . 
    Kızarım, geçmişine okurum 
    Ya da geleceğine.

    Tutar bir de düşünürüm evliliğimi 
    Sen bana bakma emi..

    Bir meyhaneye giderim sonra 
    Mesela Havana’ya. 
    Bir Marmara isterim, bir votka 
    Babam yaşındaki adamlardan cıgaramı yakarım 
    Senin adresini yakarım, bendeki varlığını.. 
    Erkeğin biri anırır pikaptan 
    «Kadına Kanma» şarkısını. 
    Şarkının pilağı 
    Pilak param-parça avucumda 
    Ne kitabı kalır, ne dini 
    Sen bana bakma emi..

    Haa unuttum, bu şehir Bursa 
    Bursa demek; yeşil demek, su demek. 
    Tekmil kadınlar sana benzer bu şehirde 
    Tekmil kızlar. 
    Ben seni bilmem oysa 
    Gözlerin ya yeşil 
    Ya siyah 
    Ya mavi 
    Sen bana bakma emi..

    Camilerden ezan sesi gelir beş vakit 
    Allah’ımı, anamı hatırlarım. 
    Bildiğim dualardan okurum sonra 
    Ardından amin ederim: 
    Seni isterim 
    Amin. 
    Benden gebeliğini 
    Amin. 
    Ama yalnız ben çekerim amini 
    Sen bana bakma emi..

    Şey.. 
    Sen bana bakma emi 
    Ben hergün böyle değilim ha 
    Haftada birdir bu avanaklığım 
    Ve bakışlarımdaki bulanıklık
  • Arnold Joseph Toynbee, 1921 yılında İstanbula geldi 51 sene boyunca Osmanlı kütüphanelerini didik didik etti. 1972 senesinde ülkesine geri döndü. Türkiyede kaldığı 51 yıllık süreçte her gün kütüphanelerde ders çalışan bir İngiliz.

    Gitme zaman geldiği vakit Büyükadada bir veda konferansı verildi. Bu konferansta meraklı bir gazeteci kendisine şu soruyu yöneltti;
    "Üstad, siz İstanbula geldiğinizde İstanbul kartpostal gibi bir şehir yeme, içme, eğlence için her türlü imkan bulunuyordu ve siz
    Büyük Britanyadan geliyorsunuz ekonomik olarak durumunuz çok iyi ve gençtiniz hiçbirine yönelmeden kendiniz çilehaneye kapatmış bir derviş gibi bu kütüphanelerde yarım asır ne aradınız?"

    İngiliz Tarihçi Arnold Joseph Toynbee verdiği cevap şu şekildedir;

    "Şair Bâki'nin memleketinde bulunmak şerefi yeter."

    Muhtemelen karşısındaki soruyu soran gazeteci şair Bakiden bi-haberdi.

    Arnold Joseph Toynbee "sen bu cevabı beğenmedin sen" dedi;

    "Biliyor musun bir çocuk var adı Mehmet siz ona Sultan Mehmet diyorsunuz. O çocuk size İstanbulu kazandırdığında 6 dil bilen bir entelektüel idi. 6 yabancı dil bilen bir delikanlının kurdurduğu kütüphanelerde yaptım ben çalışmamı" dedi.

    Gazeteci bu cevaptan da hoşnut olmadı;

    "Bu kütüphanelerden edindiğim entelektüel sermayeler ile yazdığım kitaplar üst üste konsa boyumu aşar"
  • 716 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Bilim, bilim romanı dediğin nedir ki gülüm; Jules Verne olmadıktan sonra... Geçtiğiniz günlerde Jules Verne'in doğum günüydü. Tarihe adını bir bilim insanı olmadığı halde öyleymiş gibi yazdırmış, güçlü bir kalem. Genel olarak Jules Verne romanları, çocuk klasikleri diye lanse edilir. Ancak inanın olay o kadar dar boyutlu değil. Evet, tam da çocukların okuması gereken, gelişim evrelerinde bilgiyi sevdirecek, kitaplarla dolu odaları onların oyun alanı haline getirecek kitaplar. Aynı zamanda da büyüklerin de severek okuyacağı, bir sonraki sayfada ne olacağına dair heyecan duyacağı kitaplar. Alfa Yayınları'nın Jules Verne romanları içerisinden dizi haline getirmiş olduğu Olağanüstü Yolculuklar serisi her bireyin kütüphanesinde bulunması gereken türden kitaplar. Eğer çocuğunuz yoksa ilerisi için, varsa çocuğunuz için alıp, kütüphanenize ekleyin. İnanın çok faydasını göreceksiniz. Peki, o halde Esrarlı Ada'yla beraber biz de olağanüstü yolculuğumuza başlayalım. Bazı zamanlar gözlerinizi kapatıp düşünürsünüz. Issız bir adada, yalnız başıma tüm insanlardan uzakta huzur içerisinde yaşasam! Ama bu eskidendi. Artık sıcak sahilleri olan lüks otelleri bulunan adalarda huzur içerisinde yaşamak istiyoruz. Doğal olarak da yaşayamıyoruz. Çünkü ekonomik olarak imkanlarımız buna el vermiyor. Sanırım bir iki nesil daha elvermeyecek. Ancak bir kaza sonucu ıssız bir adaya düşebilirsiniz. Olmayacak şey değil, olabilir! Şimdi, düştüğünüz bu adanın haritalarda dahi yeri olmadığını yani henüz keşfedilmediğini düşünün. Uzun bir süre sonra kimsenin sizden sizin de kimseden haberiniz olmayacak, olamayacak. Ancak yalnız değilsiniz. Yanınızda ilme meraklı bir genç, korkusuz bir denizci, size sonsuz sadık bir köle, aynı sadakette bir köpek, bir gazeteci ve mühendis olarak da siz. Herkesin güçlerini birleştirdiği bir noktada, adanın size sunduklarıyla yaşam savaşına başlayabilirsiniz. Karakterlerimiz, Amerikan İç Savaşı sırasında karşı tarafa esir düşerler ve onların elinden kaçmak amacıyla, farklı amaç için hazır bulundurulan hava balonuna atlayarak kaçarlar. Ancak o gece hava oldukça kasvetli bir fırtınaya tutulmuştur. Uzun süre fırtınada sürüklenen balon işte tam da bu yukarıda sözünü ettiğimiz kimsesiz adaya düşüş yapar. Bu adaya düşenler kimlerdir peki? Cyrus Smith, mühendis -yani siz- ve birinci sınıf bir bilim adamıdır. 45 yaşlarında olan karakterimiz, adada büyük sorumluluk alacak, hatta kolonizatörlerimizin hayatını borçlu olacağı kişi olacaktır. Diğer karakterimiz New York Herald muhabiri olan Gedeon Spilett. Gazeteci deyince zaten az çok karakter özelliklerini tahmin edebilirsiniz. Nab, siyahi köle olarak Cyrus Smith'in hizmetkarı. Pencroff korkusuz denizcimiz ve onun yanında adaya düşen Harbert isimli genç delikanlı. Ve tabi Top, mühendisimizin dört ayaklı sadık dostu. Tabi konu Jules Verne olunca bilimsiz olmaz. Yeni bir hayata başlıyorsunuz ve yapabileceğiniz tek şey ümitsizliğe düşmeden çalışmaya başlamak. Kahramanlarımız da aynen bunu yapıyor. Cyrus Smith önderliğinde derhal adayı baştan yaratmaya başlıyorlar. Ama buna geçmeden önce baştan yaratmak demişken, bu ada nasıl ortaya çıkıyor? Oluşum süreci nasıl işliyor? Buna da bir değinelim. Eee ne demiştik söz konusu JLVerne olunca bilim yapmadan olmaz. Hepimizin malumu olduğu üzere dünyamızda derinlere doğru giderseniz eğer sıcaklık ve basıncın arttığını ilk elden tecrübe edebilirsiniz. Bu şu anlama gelir, artan basınç ve sıcaklık kayaçları akışkan hale getirir. Bunun neticesinde de yoğunluk akıntıları (konveksiyonel akıntılar) meydana gelir. Sıcak kütleler yoğunluğu artınca ne olur; yükselmeye başlarlar. Yüzeye kadar gelirler. Sonra ne olur? Alttn gelmeye devam eder. Böylece yüzeye gelen her kayaç alttan gelen kayaç tarafından kenarlara itilir. Bu kayaçlar da soğuyarak tekrardan dünyanın merkezine doğru çökmeye başlarlar. Ama tabi ki bu oldukça fazla bir zaman diliminde meydana gelir. Ve bu devridaim yüzeyde sürekli olarak devam eder. İşte bu Kıt’a hareketleri birbirleriyle çarpışarak dağları oluştururlar. Okyanuslar açılıp kapanır, depremler meydana gelir. Tüm bunlar bu yatay hareketlerin sonucudur. Adaların oluşumunun burayla bağlanıtısı ise şöyle; Bazı adalar, kıtalardan kopan kara parçalarından ya da kıtaların uç kısımlarında bulunan kara parçalarının her yanı suyla çevrilen bölümlerinden oluşur. Bunlara kara yakını adalar denir. Dünyadaki büyük adaların çoğu kara yakını adalardır. Bazı adalar da okyanus tabanında bulunan yanardağların patlamalarısonucunda oluşur. Bu şekilde oluşan adalara okyanus adaları denir. Okyanusadaları yanardağ patlamalarıyla açığa çıkan lavların soğuyarak zaman içinde üst üste birikmesiyle oluşur. Yani tıpkı kayaçlar gibi yükseldikçe soğumaya başlıyorlar, soğudukça da artık tam bir ada halini alıyorlar. Örneğin; Güney Pasifik'teki 176 adalı Polinezya ülkesi Tonga açıklarında 2015 yılında patlayan su altı volkanının oluşturduğu dünyanın en yeni adasında yaşam belirtilerinin görüldü. Haber şöyle; “Radyo Yeni Zelanda’da yer alan habere göre, başkent Nuku’alofa’nın yaklaşık 70 kilometre kuzeybatısındaki Hunga Tonga ile Hunga Ha’apai adaları arasında 4 yıl önce patlayan su altı volkandan püsküren lavların oluşturduğu adaya bir grup bilim adamı ziyaret gerçekleştirdi. Tongalı jeologlar ve NASA’dan bilim adamlarının yer aldığı ekipte olduğunu aktaran Tonga Topraklar Bakanlığı Sekreter Yardımcısı Taaniela Kula, ziyaret sırasında adada yaşayan kuş türlerine ve çiçeklere rastladıklarını belirtti. Hunga Tonga ile Hunga Ha’apai adaları arasında patladıktan sonra zamanla iki adayı birbirine bağlayan volkanik adanın birkaç yıl içinde deniz sularının yıpratmasıyla eriyerek yok olacağı bekleniyordu. Ancak araştırmalara göre 30 yıl daha var olması bekleniyor.” İşte böyle… Güzel, burayı anladığımıza göre artık adanın bulunduğu konuma gelebiliriz. Biz neredeyiz? Fırtına, içi biz yüklü balonu tam olarak nereye savurdu? Kahramanlarımızın kaçış amaçlı yolculuklarına başladıkları nokta Richmond adında Amerika'da bir yer. Ancak balonu savuran rüzgar, kuzeydoğu yönünden oldukça şiddetli bir şekilde estiği ve hızı da kaybetmediği için balonun güneybatı istikametine hareketi muhtemel. Buna bağlı olarak da Pasifik Okyanusu’nu bir miktar kat etmiş olsalar Meksika’yı aşarlar. Avustralya’ya kadar gitmeleri pek mümkün değil. O halde Mikronezya Takım Adaları ile Melenezya Takım Adaları arasında bir yerde olmaları lazım. Rüzgarın şiddetinin belli bir süre sonra azalacağını ve etkin mesafesini de dahil edersek en yakın olan Mikronezya Takım Adaları oluyor. O halde bu adalardan birine düşüyorlar ve bu ada daha önce keşfedilmemiş bir ada olduğu için de gemilerin rotasında bulunmuyor. Yani sizin anlayacağınız batıklar. Neyse ki Cyrus Smith adında mühendis görünümlü bilim kahramanımız var ve her işe yetişiyor. Cyrus olmasa bizimkilerin hali duman. Yani şunu düşünmeden edemiyorsunuz; ıssız bir adaya düşsem yanıma alacağım tek şey Cyrus Smith olur. Mesela baruta ihtiyaçları var ama barut yok. Bizim bilim adamı Cyrus keskin zekasını kullanıyor. En başta kav lazım; Kavmantarlarının kurutulmasıyla elde edilen, çabuk tutuşan, süngerimsi bir madde. Ama adada yok. Ancak Cyrus, Yavşan yani Çin Misk Otu’nu toplar. Bunları adada tabakalarca bulunan potasyum nitrata batırarak çok kolay tutuşabilir bir madde elde eder. Alın size barut. Ve bunun gibi daha bir sürü icat gerçekleştirir. Jules Verne’in öngörülerinin tıpkı kehanet gibi olduğunu daha önceki yazılarımızda söylemiştik. Bu sefer bulunduğu kehanet ise şu; Kömürün yerini alacak olan yakıtın SU olacağını söylemesi. Gerçekten ilginç değil mi? Suyun yakıt olarak kullanılabileceği o dönem kaç kişinin aklına gelir ki? “Hidrojen ve oksijenin ayrı ayrı ve aynı zamanda bir ısı, tükenmez bir ışık ve maden kömüründen müteşekkil daha yoğun bir sıcaklık kaynağı sağlayacağına inanıyorum.” Jules Verne, romanlarına gizem katmayı gerçekten seviyor. Muhteviyata baktığınız zaman bilim temelli öykülemeyle karşılaşıyorsunuz. Ama tartışma konusu da olmuştur; romanlarında Tanrı vurgusu da oldukça fazladır. Esrarlı Ada’daysa, kolonizetörlerimizin başı ne zaman sıkışsa, tam her şey bitti dedikleri anda gizemli bir güç yardımlarına yetişiyor. Ama Jules Verne bu yardımları öyle ustaca yerleştirmiş ki senaryo içerisine, ilk başta doğaüstü bir güç zannediyorsunuz sonra ortaya çıkan bir ip ucuyla bunun mantıklı bir açıklaması olduğunu görüyorsunuz ama farklı bir açıdan gören tanıklar konuşunca yeniden doğaüstü bir güç teorisine yöneliyorsunuz. Ustaca bir kurgu. Bu yazımızı da nihayete erdirme vakti geldi çattı artık. İnanır mısınız bilmiyorum ama bu iş artık gerçekten sizle diyalog haline geldi benim için. Yorum yapan pek yok, yapanlar da zaten tebrik şeklinde oluyor. Ki ben de yorumlardan bahsetmiyorum zaten. Anlattığım şey bu yazıları yazarken, kim bunları okuyorsa o an onlarla oluyorum. Ben yalnızlığa çok küçük yaşta alıştım. O yüzden kitaplarla dostluğum sevdiğimden ileri gelmiyor; yalnızlığımı onların güçlendirmiş olmasından kaynaklanıyor. Kitaplarım varsa insanlara gerek yok. Bir kere yalnızlığa alıştınız mı artık kimse sizin canınızı sıkamaz. Kaybedecek bir şeyleriniz olabilir ama duygusal anlamda kimse size çökertemez. Her darbede daha güçlü bir şekilde ayağa kalkarsınız. Olabilecekleri önceden öngörme ve ona göre hareket tarzı geliştirme kabiliyeti kazanırsınız. En önemlisi de insanlar hakkında tutarlı ve kesine yakın sonuçlar çıkarabilme yeteneğini kazanmış olmanızdır. Böylelikle kimin sizin canını yakacağını çok önceden görebilirsiniz. Ben bu yeteneği çok küçük yaşta kazandım. Ve hayat boyu beni koruyacağına inanıyorum. Öldürmeyen şey size güçlendirir. Jules Verne, kısa bir zaman dilimi dahilinde olsa da beni mutlu etmeyi sağladı. Öldüğümde bir gün cennetin bahçelerinde ya da cehennemin dehlizlerinde karşılaşırsak muhakkak bir teşekkür edeceğim. Kim bilir; Allah bilir değil mi?...
  • 367 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    İncelemeye nereden, nasıl başlasam diye çok düşündüm. Hocalı katliamından bahs ederek başlamaya karar verdim.
    Peki nedir Hocalı?
    1992 yılında 25 şubatı 26 şubata bağlayan gece Azerbaycanda, Hocalıda rusların desteyi ile ermenilerin günahsız insanlara karşı yaptığı katliamın adıdır Hocalı. Bir az bilgi vereyim sizlere bu katliam hakkında.


    Takvimler 26 Şubat 1992’yi gösteriyordu. Daha sonradan ‘Hocalı Katliamı’ diye anılacak olan ve tarihe kara bir leke olarak düşecek olan olay tam da o gün yaşandı. Katliamın üzerinden yıllar geçti fakat unutulmadı. Hocalı Katliamı’nın yıl dönümünde, tüm öldürülenler tekrar hatırlanıyor. Peki, Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ bölgesindeki Hocalı kasabasında 27 yıl önce neler yaşandı?

    1988'de başlayan Azeri ve Ermeni halkı arasındaki Karabağ Savaşı devam ediyordu. Azerbaycan Cumhuriyeti'nin Dağlık Karabağ bölgesinin en önemli tepelerinden birisindeki Hocalı kasabası Ermeni güçleri için önemli bir askeri hedef niteliği taşıyordu. Azeri resmi kaynaklarına göre, 1992 yılında Ermeni güçleri 25 Şubatı 26 Şubat'a bağlayan gece Hocalı kasabasının giriş ve çıkışını kapadılar. Kasabın 3 tarafından çıkışı kapatıp sadece bir tarftan çıkış bıraktılar ve burada da pusu kurdular. Önce kasabayı ağır silahlardan ateşe tuttular. İnsanlar bu cehennemden kurtulmak için açık bırakılan kasaba çıkışına doğru yol aldılar. Fakat burada kurulan pusuya düşürüldüler. Esirlerin çoğu burada ele geçirilidi.
    O gece Hocalıda 83 çocuk, 106 kadın ve 70'den fazla yaşlı dahil olmak üzere toplam 613 Azeri vahşice öldürüldü, toplam 487 kişi ağır yaralandı.
    Sekiz aile tamamen yok oldu, 487 kişi sakat kaldı ve 1275 kişi esir alındı. Esir alınanlardan 68’i kadın ve 28’i çocuk toplam 150 kişinin yaşayıp yaşamadığı belli değildir.


    Hocalıda böyle bir katliam olacağı hakkında Azerbaycanın o dönemki rehberleri ve dünyanın büyük devletleri haberdardı. Fakat kimse engel olmadı. Kimse bu katliamın karşısında durmadı. Kimse bütün bu olanlara dur demedi. O gece Hocalıda insanlık vahşice katl edildi ve bütün dünya sustu. Çünki orda akan müslüman kanıydı...

    Hocalı Katliamı vahşetini yaşayan Ermeni gazeteci Daud Kheriyan, o gün yaşananları böyle aktarıyor: “Gaflan denen ve ölülerin yakılmasıyla görevli Ermeni grup, Hocalı Kasabası’nın 1 kilometre batısında bir yere 2 mart günü 100 Azeri ölüsünü getirip yığdı. Son kamyonda 10 yaşında bir kız çocuğu gördüm. Başından ve elinden yaralıydı. Yüzü morarmıştı. Soğuğa, açlığa ve yaralarına rağmen hala yaşıyordu. Çok az nefes alabiliyordu. Gözlerini ölüm korkusu sarmıştı. O sırada Tigranyan isimli bir asker onu tuttuğu gibi öteki cesetlerin üstüne fırlattı. sonra tüm cesetleri yaktılar. Bana sanki yanmakta olan ölü bedenler arasından bir çığlık işittim gibi geldi. Yapabileceğim bir şey yoktu”

    Gelelim kitaba. Kitap o gece Hocalıda ailesi ile katliamdan kaçmaya çalışan ve sonrasında esir düşen bir genç ve annesinden ve ermenilerin 17 yıl sonra Azerbaycanda yeniden yapmak istediği eylemlerden bahs ediyor. Annesi babası ve kız kardeşiyle kaçarken ermenilere esir düşen bu genç 17 yıl ermeniler tarafından akla vicdana sığmayan işgenceler görüyor. Esir düşerken babası kızını düşmana teslim etmemek için öldürmek zorunda kalıyor. 17 yıl esir olan bu adam o cehenemde her şeyini, insanlığını, vicdanını, umudunu, inancını her şeyini kayb ediyor...

    Kitapda Hocalıda esir düşenlerin başına gelen gerçek işgenceler de yer almakta...

    Kitabı bitirince arka kapağında bir yazı dikkatimi çekti. "Yüreği zayıf olanlar okumasın" yazıyordu. Kitaba başlarken görmemiştim bu yazıyı. Görseydim anlamazdım o zaman ama yine okurdum. Ama okuyunca anladım... Bazı bölümlerde göz yaşlarımı tutamadım, öfkelendim, kızdım, nefret ettim düşmandan... Gerçekten bir çok yerleri yüreğim kaldırmadı ama okudum. Ermeniler bu katliamı "Hocalı Savaşı" adlandırıyor. Savaşta anne karnındaki çocuklar öldürülmez. Küçücük çocuklar, yaşlı kadınlar, silahsız insanlar öldürülmez oysa ki.
    Bütün bunlarla birlikte çok akıcı ve sürükleyici bir hikayesi vardı kitabın. Acıyı, aşkı ve vatan aşkını harmanlamış yazar. Çok da güzel olmuş.


    Yüreğiniz kaldırmasa da okumayı şiddetle tavsiye ediyorum. Gerçekten okunması gereken bir kitap...
  • Tam metroya bineceğim, bir tane yaşlı amca makinenin önünde panik yapmış dolduramıyor kartı. Arkasında birkaç tane genç birikmiş bağırıyor amcaya "-hadi be n’apıyosun, flört mü ediyosun makinayla" Tabi bunu duyunca delirdim. N’apıyosunuz ya dedim gittim amcaya yardım ediyorum, Canım amcam sen ne istiyorsun dedim, kartım yok dedi, doldurduk kartını dedim, al istediğin yere git bununla, hatta sen başvuru yap senin yaşına ücretsiz ulaşım dedim. Neyse ben de doldurdum kendi kartımı metroya geldim. Baktım amca orada bekliyor hala, ne oldu dedim. Yavrum adres soracaktım beni azarlarlar diye soramadım, seni bekledim dedi. Olur mu öyle şey amcam dedim, peki nereye gidecektin sen dedim. Üsküdar Marmaray dedi. Amca Kirazlıdayız, karşı tarafta o. Nasıl buraya geldin uzak dedim. Kafasını eğdi, dur dedim anlattım ona. Burdan Yenikapıya git, ordan sarı çizgiyi takip et, Marmaraya bin, ordan 2 durak sonra Üsküdar Marmaraydasın dedim.. Baktım amca mahzun mahzun bakıyor, anlamamış durumu, tamam dedim amca gel gidiyoruz. Atladık metroya gidiyoruz Üsküdara doğru, yolumuz var da var. Muhabbet olsun diye dedim “amca sen nerelisin”. Malatya dedi. Var mı kayısı bahçesi filan dedim, dedi ki yavrum ben emekli ağır ceza hakimiyim. Vayy be dedim içimden. Onlarca kişiye müebbet dağıt, 40 yıl, 50 yıl hapis ver, sonra gel metroda kartı şaşır, ey insanoğlu... Sonra, amca dedim Malatyadan İstanbula neyle geldin dedim, uçakla mı otobüsle mi? Amca dedi ki, hatırlamıyorum... Dedim amca valizler nerde? 3 yaşındaki çocuk gibi yüzüme baktı nerde? dedi.... O an anladım amca demans hastası, yani kişisel tarihini unutmak, kendi geçmişini silmek. Peki amca nereye dedim, "OĞLUM BENİ, ÜSKÜDAR MARMARAY’DA BEKLİYOR" Dedi. Neyse dedim telefon nerde dedim.. Nerde dedi, dedim iş sıkıntı, neyse indik Üsküdar Marmaraya. Oturduk bekliyoruz gelen giden yok, dedim amca kimliği ver. Baktım adına soyadına, sonra bir tanıdığı aradım. Dedim böyle böyle kimdir bu yakını vs bir numara bulur musun? Sağolsun yardımcı oldu. Harbiden Malatyalıymış, kızının numarası geldi, aradım dedim gece gece rahatsız ettim ama... Daha lafımı bitirmeden Üsküdar Marmarayda mısınız dedi evet dedim şaşırdım da tabi. Dedi ki size eniştenin numarasını vericem onu arayın, aldım numarayı aradım enişteyi, dedim gece gece rahatsız ediyorum ama... O da hemen Üsküdar Marmarayda mısınız dedi, evet dedim. Ya herkes biliyor acaba ben mi bilmiyorum niye burdayız derken, neyse enişte geldi birazdan. Gelir gelmez sarıldı bana, ben başladım azarlamaya demans hastası bu adam niye tek başına salıyorsunuz dışarı. 3 yaşında birini salmakla aynı şey! Kim o oğlu da burada bekliyorum diyor amca
    - Abi demans hastası, evet geçmişindeki hiçbir şeyi hatırlamıyor, doğru. Ama oğlu polisti. 3 yıl önce şehit oldu! Ve oğluyla son telefon görüşmesinde "BABA ÜSKÜDAR MARMARAYDA SENİ BEKLİYORUM" demişti... Her şeyi unuttu, onu unutmuyor, arada evden kaçıp buraya geliyor. Dizlerimin bağı çözüldü. Kaldım öylece, neyse onlar gitti kafamda cümleler dolaşıyor. Belki dedim oğlu gerçekten de oraya geliyor ama biz göremiyoruz. Sonra konu üzerinde daha sonra düşündüm. Demans hastalığı bizim de hastalığımız, toplum olarak geçmişimizi unuttuk sağa sola savruluyoruz nereye gittiğimizi bilmeden. Kim olduğumuzu unuttuk... Nereye gideceğimizi unuttuk...