Yalnızlaşmanın “kendi ayakları üzerinde durmak” olarak kutsallaştırıldığı, kimsenin kimseye ihtiyaç duymadığı, aşkın gündelik bir hobiye dönüştüğü bir dünyada hasrete yer ve zaman kalmıyor. Hasret çekmeyen için vuslat nasıl bir anlam ifade etsin ki?
Arkalarında bıraktıkları dehşetten kaçan insanların başına garip garip şeyler gelir. Kimi çok acı ve zalim... ama kimi de oyle güzel ki, inançlar tekrar tutuşur, sonsuza dek dayanır.
Ela gözleri sanki mümkün olan her türlü trajediyi görmüş, acı ve ızdırabın tüm basamaklarını adım adım çıkmış, artık insanüstü bir sükunet ve anlayış düzeyine ulaşmış gibiydi.
Neticede kasabalar niteliksiz öğretmenlerle doldu. Bunların birtakımı toplumun lideri olabilecek tarzda insanlar olmadıkları gibi idealist de değillerdi. Dahası, bunlar maalesef idealist olanları da bastırdı. Kendini insanlara adamış öğretmen tipi kaybolunca da bu iş bitti. Bu dönemin ardından ortaya idealist gençler çıksa da yollarını bulamadılar. Zaten aksi mümkün değildir; önünde iyi bir örnek yoksa, insan nasıl çalışacağını bilemez. Çünkü birini ancak meslektaşı adam eder.