Edebiyatın ve hikmetin buluştuğu mektuplar
9/10
·448 syf.··
Beğendi
·
2026 20. kitabı
·
37 günde okudu
·
Okunma: 08 Mayıs 2026 00:56
Ahlak ve değerler konusunu ele alan güzel bir kitap okudum. Bana göre kitap, daha çok genç kitleye hitap ediyor; ancak her yaştan okur, bu eserden kendisi için dersler çıkarabilir. Kitap, “Aziz dost”a yazılmış mektuplar şeklinde kaleme alınmıştır. Mektup sayısı çoktur. Her mektup; ya bir hadis-i şerifle, ya Kur’an-ı Kerim’den bir ayetle, ya da farklı eserlerden yapılan alıntılarla başlıyor. Ardından yazar, “Aziz dostum” diye naif bir hitapla söze giriyor ve girişte öne çıkarılan konunun inceliklerini ele alıyor. Mektuplar da en sonda “Derin sevgilerimle” ifadesiyle son buluyor. Kitapta en çok hoşuma giden şeylerden biri, yazarın yalnızca kendi fikirlerini ifade etmekle yetinmemesi, aynı zamanda okura sorular yöneltmesi ve bazı meseleleri açık uçlu bırakmasıydı. Victor Hugo, Honoré de Balzac, Seneca, Fyodor Dostoyevski, Lev Tolstoy ve Oğuz Atay gibi isimlerden verilen örnekler oldukça etkileyiciydi. Ben de kendim için pek çok not aldım. Bazı mektupları okurken, “Bu konu ya da bu sorun zaten çok işlenmiş,” diye düşünüyordum; fakat yazarın bakış açısı ve ileri sürdüğü sorular insanı yeniden düşünmeye sevk ediyor. Bazen yazarla aynı fikirde olmasam bile, düşüncelerini öylesine incelikli işlemiş ki, saygı duymamak elde değil. Kitap, Türkçenin edebî güzelliklerini koruyan zarif bir dille okura sunulmuş. Hem düşündüren hem de insanın iç dünyasına dokunan, altı çizilecek cümlelerle dolu güzel bir eserdi. Özellikle genç okurlar için yol gösterici olabileceğini düşünüyorum(bazı mektupları oğlumla birlikte okuduk); ancak her okurun, kendinden bir parça bulabileceği bir kitap olduğunu da rahatlıkla söyleyebilirim. Yazarın kalemini ve üslubunu sevdim. Yeni nesil yazarların başarılı işlerini okumak beni fazlasıyla mutlu ediyor. Derin sevgilerimle, her zaman kitapla kalın.
Hayata Dair
Meçhul Dosta MektuplarSerdar Toprak · Babıali Kültür Yayıncılığı · 20266 okunma
Bugün de Clara için yakalım
Puan vermedi·444 syf.··
2026 27. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 17 Nisan 2026 03:06
Geç kalmış hayatların telafisi yoktu elbette. Hepimiz bunu çok iyi biliyoruz. Bu kitapta genç bir kızın hayatının elinden nasıl alındığını satır satır okuyarak şahit oldum. Çok abarttığımı düşünebilirsiniz. Bir bebeğin annesinden nasıl koparıldığına şahit olmak...boğazım düğüm düğüm. Belki de ben abartıyorumdur kitabı. Bilmiyorum. Bilemiyorum. Ardımda Kalanlar; WİLLARD'IN GERÇEKLERİ. Okumadan önce spoiler içerdiğini söylemek isterim. Willard akıl hastanesi ABD’nin New York kentinde yer alan Seneca Gölü kenarındaki bu yer 1869 yılından 1995'e kadar hizmet vermiş. Gerçekten hizmet verdi mi orası büyük tartışmalara yol açar. Çalışma süresi boyunca tam 54.000 hastası olmuş. Üstelik o zamanın şartlarında akıl hastanesi farklı bir şekilde işlev görüyormuş. Sadece "DELİ" veya gerçekten aklını yitirmiş hastaları barındırmamış. Örneğin; Bir koca karısından şikayetçiyse hastane ile iletişime geçip karısını hastaneye kapattırabiliyormuş. Veya bir anne ve baba çocuğu söz dinlemiyor diye hastaneye başvuruyormuş. Eşcinsel bireyler de aklını yitirmiş damgası vurularak hastaneye kapatılıyormuş. Kısacası toplumun kabul etmediği her birey soluğu burada alıyormuş. Hastaların dışarı çıkması tamamen ailesinin inisiyatifine bağlı olurmuş. Hikayede adı geçen Clara' da babası tarafından hastaneye kapatılmış ve tüm yaşamı elinden alınmış. İyi yanı da varmış. Dışarıda rahat edemeyen kadınların da sığınağı olmuş bi yandan. 54.000 hastanın yarısının ölümü hastanede gerçekleşmiş ve ölenler ailesinin itibarı, soyadı kirlenmesin diye sadece numaralandırılmış plakalarla mezarları belirtilmiş. Hastanenin acı gerçeği; 1900 yılına kadar hastane akıl sağlığı zarar görmüş hastaları topluma kazandırmak için hizmet vermiş. 1900'den sonra hizmet politikasını değiştirip sadece kadın hastaları almaya
Duygu ve Düşünce
Ardımda KalanlarEllen Marie Wiseman · Arkadya Yayınları · 20152,150 okunma
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
3/10
·464 syf.··
2026 9. kitabı
Nero, Roma tarih yazımında yüzyıllardır tek bir imgeye sıkıştırılmış bir figürdür: ya yakıp yıkan bir tiran ya da trajik bir çöküş hikâyesinin kötü şanslı kahramanı. Ancak Miriam T. Griffin bu ikili anlatıyı yıkarak, onu yanlış bir rolün içine sıkışmış, bulunduğu dönemin ve sistemin içinde yönünü kaybeden bir figür olarak okumayı öneriyor. Yazar, kronolojik bir biyografi sunmaktan ziyade; Nero’nun başarısızlığını hem bireysel zaaflar hem de yapısal koşullar üzerinden açıklamaya yönelir. Yazarın yaklaşımının en dikkat çekici yanı, antik kaynaklara karşı eleştirel mesafesidir. Özellikle Tacitus ve Suetonius gibi tarihçilerin aktardığı anlatıların, önyargılar içerdiğini vurgular. Kitabın ilk bölümü Nero’nun iktidarını anlatıyor. Tahta çıkışıyla başlayan bu süreçte; annesi Genç Agrippina ve hocası Seneca gibi güçlü figürlerle kurulan ilişki, imparatorluğun başlangıçta kontrol altında gibi görünmesini sağlıyor. Ancak zamanla; güç ilişkileri bozuluyor ve Nero giderek yalnızlaşıyor. Bu süreçte ortaya çıkan “sanatçı imparator” kimliği ise Roma’nın beklediği yönetici modeliyle ciddi bir çatışma yaratıyor. Kitabın ikinci ve en kritik bölümünde ise bireysel hikâyeden çok çöküşün otopsisi ele alınıyor. Veraset sisteminin belirsizliği, mali baskılar, orduyla zayıf bağlar ve Roma elitleriyle yaşanan kültürel gerilimler (özellikle Yunan etkisi), Nero’nun düşüşünü hazırlayan temel unsurlar olarak açıklanıyor. Eserin en güçlü tezlerinden biri, Nero’nun temel sorununun “imparator rolünü oynayamaması” olduğu fikridir. Bu yorum, Nero’yu ne basitçe bir zorba ne de yalnızca bir kurban olarak konumlandırır; aksine, onu beklentilerle kimliği arasında sıkışmış bir yönetici olarak ele alır. Kitap, akademik açıdan yoğun ve yer yer zorlayıcı olsa da, Roma İmparatorluğu’nun erken dönemine
NeroMiriam T. Griffin · Pinhan Yayıncılık · 20258 okunma
Puan vermedi
Sınırlarını görüp onlara meydan okuyan bir kadının hikâyesi… Emma Southon’un Agrippina'sı, Roma tarihinin gölgesinde, tarihçilerin önyargılarının arasından sıyrılan bir imparatorluk kadınının portresini çiziyor. Kitap, Agrippina’nın hayatını daha iyi anlamak için kısa bir Roma tarihiyle başlıyor. Julius Caesar’ın suikastı, Augustus’un imparatorluğu yeniden kurması ve onun ölümünün ardından tahta geçen Tiberius dönemi... Bu dönem, Agrippina'nın ailesi için kabus gibi geçiyor. Yaşanan ölümler ve sürgünler, Agrippina’nın genç yaşta hayatta kalma ilişkilerini öğrenmesine yol açtı. Agrippina, yalnızca güçlü bir aileye mensup değildi; aynı zamanda kutsal sayılan bir soya da aitti. Doğrudan Augustus soyundan gelen bir anneye ve Roma halkının sevgisini kazanmış bir babaya sahipti. Tiberius'un böylesine güçlü bir aileyi imparatorluğu için tehlike görmesi de kaçınılmazdı. Suikastler sonucu, ailesinden geriye yalnızca üç kardeş kaldı. Bu kardeşlerden Caligula (Gaius), Tiberius’un ölümünden sonra tahta çıktı. Bir süre sonra, komplo kurdukları sebebiyle kız kardeşlerini sürgüne gönderdi. İlginç bir ironi var ki: Gaius, bir dönem tüm imparatorluğa kız kardeşlerine bağlılık yemini ettirmişti. Gaius’un suikast sonucu öldürülmesiyle amcası Claudius imparator oldu ve Agrippina sürgünden dönerek, amcası Claudius ile evlendi. Bu evlilik ile birlikte “Augusta” unvanını alarak, sadece bir eş ya da anne olmaktan çıkıp aktif bir siyasi ortak hâline geldi. Ayrıca oğlu, imparator tarafından evlat edinilip Nero ismini aldı ve tahtın varisi hâline geldi. Oğluyla birlikte uzun yıllar imparatorluğu yönetmeyi hayal ediyordu, ancak bu hayalin önünde, Nero’nun eğitimi için seçilen Seneca ve Burrus vardı... Yazar, kitap boyunca Agrippina’yı pasif bir figür yerine, kendi kaderini çizen bir kadın
AgrippinaEmma Southon · Pinhan Yayıncılık · 20257 okunma
8/10
·79 syf.·
Beğendi
·
2026 27. kitabı
Medea Medea, Yunan mitolojisinin en tartışmalı kadın figürlerinden biridir. Hem büyücü hem anne hem aşık bir kadın hem intikamcı… Aşık olduğu adama yardım etmesi ve ardından ihanete uğrayınca korkunç intikamıyla tarihe damga vurmuştur. Onun hikayesi, farklı dönemlerde farklı yazarların kaleminde bambaşka şekilde ele alınmıştır. Yunan yazar Euripides M.Ö. 431’de Medea’yı Atina sahnesine taşırken, M.S. 50'de Seneca aynı mitolojik figürü Roma kıyafeti giydirerek yeniden sahneye çıkarır. Hikayesine gelirsek; Medea, Kolkhis kralı Aietes’in kızı ve büyücü Kirke’nin yeğenidir. Argonautların lideri İason’a aşık olur ve ona Altın Post’u kazanması için yardım eder. Büyüleriyle İason’u korur. Hatta kaçış sırasında kardeşi Absyrtos’u öldürerek yolunu açar. İason ile Yunanistan’a döner. İason’a taht yolunu açmak için üvey amca Pelias'ın ölümünü de kendi oyunlarıyla hazırlar. Ancak İason Medea’yı terk edip Corinthus kralı Creon'un kızı Creusa (Glauke) ile evlenir. İşte bu evlilik, Medea’nın intikam ateşini körükler. Bu duyguyla Creusa’ya büyülü, zehirli bir altın taçlı duvak gönderir ve duvak alev alarak genç prensesi öldürür. Kızını kurtarmaya çalışan kral Kreon da aynı felaketin içinde can verir. Mitolojide çocuklarını öldürüp öldürmediği kesin bir tarihsel gerçeklik olmasa da, ilk yolculuğa çıktığım Yunan yazar Euripides, kurgusunu güçlendirmek için bu cinayeti onun ellerine yükler. Buna rağmen Euripides daha insani ve trajik bir portre çizer: Yabancısı olduğu Atina’da yalnız bırakılan Medea’yı hem ihanete uğramış bir kadın hem de çocuklarını öldüren bir anne olarak trajedinin ironisiyle kurar. İkinci durağım Stoacı filozof Seneca için Medea, aklın kontrolünden çıkmış tutkuların sembolüdür. Aşk, kıskançlık ve öfke onu yönlendirir. Bu duyguların aşırılığı insanı felakete
MedeaEuripides · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20192,460 okunma
10/10
·464 syf.··
Beğendi
·
2026 72. kitabı
·
13 günde okudu
·
Okunma: 13 Mart 2026 16:47
"NERO BİR HANEDANIN SONU" Nero: Aynadaki Canavar mı, Yoksa Zamanının Ötesinde Bir İmparator mu? "Qualis artifex pereo" — "Sanatçı olarak ölüyorum." Bu sözler, Roma İmparatoru Nero'nun ölüm anında fısıldadığı son cümlelerdi. Tarih, bu sözleri söyleyen adamı çoğu zaman deli, zalim ve yangın kundakçısı olarak andı. Peki ya Nero'yu yeniden düşünsek? Ya onu sadece suçlu sandalyesine oturtmak yerine, imparatorluk tacıyla sanatçı ruhu arasında sıkışmış bir insan olarak görmeye çalışsak? Nero, MS 37'de, Roma'nın en güçlü hanedanı Iulius-Claudius ailesinin üyesi olarak dünyaya geldi. Annesi Agrippina, imparatorluk kanı taşıyan hırslı bir kadındı. Genç Nero'yu tahta hazırlarken, oğlunun eğitimi için dönemin en parlak zekâlarını görevlendirdi: Filozof Seneca ve praetorian prefect Burrus gibi isimler, imparator adayının akıl hocaları oldular. Nero'yu anlamak için onun içinde yetiştiği atmosferi kavramak gerekir. Bu atmosfer, hem saray entrikalarıyla yoğrulmuş hem de felsefe ve sanatla beslenmişti. Nero, bir yanda iktidar oyunlarının acımasızlığını öğrenirken, diğer yanda şiirle, müzikle ve tiyatroyla büyüdü. MS 54'te, henüz 16 yaşındayken imparator oldu. İlk yılları, Roma tarihine "quinquennium Neronis" (Nero'nun beş iyi yılı) olarak geçti. Bu dönemde Seneca ve Burrus'un etkisiyle: · Vergiler düzenlendi · Yargı reformları yapıldı · Senatoyla işbirliği içinde yönetim sürdürüldü · Kamu binaları inşa edildi Genç imparator, halka yakın duruyor, onların sorunlarını dinliyor ve adil bir yönetici profili çiziyordu. Peki sonra ne oldu? Bu umut vaat eden genç adam, nasıl oldu da tarihin en tartışmalı figürlerinden birine dönüştü? Nero'nun en büyük tutkusu sanattı. Şiir yazıyor, lir çalıyor, şarkı söylüyor ve tiyatroyla ilgileniyordu. O dönemde bir imparatorun sahneye çıkması, asaletle
Edebiyat
NeroMiriam T. Griffin · Pinhan Yayıncılık · 20258 okunma