Büyük devletler, yetiştirdikleri insanların idealleri ve bu idealist insanların ülkelerine yaptıkları katkılarla büyüklük vasfını kazanmak­tadırlar. Toplumlar, sadece erkekleri değil kadınlarının da büyük ide­aller taşımalarıyla ve bu idealler uğruna topyekun hareket etmeleriyle sağlıklı şekilde var olabilmektedirler. Gemude Bell, ortaya koyduğu kimlikle batı toplumunda yetişen genç kızların hayallerini ve idealle­rini süsleyen bir idol olmuş, Freya Stark örneğinde olduğu gibi idealist batılı gençlerin hayatlarını gölge gibi takip etmiştir. Bu açıdan bakıldı­ ğında Gertrude Bell, Türk gençleri ve özellikle genç kızları için de çok iyi incelenmesi gereken bir örnek olmalıdır. Türkiye onlarca, yüzlerce Gemude Bell yetiştirebilecek bir toplumsal yapıya kavuştuğu zaman gerçek bir dünya gücü haline gelmesi mümkün olacaktır.
Sayfa 13·Kitabı okuyor
Rivâyet öyledir ki Cizîrîye dîvânındaki en güzel aşk şiirlerini yazdırtan gerçek bir özne vardır. Bu özne, Hasankeyf emîrinin kızı Selmadır. Petrarcaya Canzionere'yi esinleyen Laura gibi, Dante'nin genç yaşta yitirdiği sevgili Beatrice'si gibi, Shakespeare’e ünlü ". Sone'yi yazdıran gizemli esmer gibi, Goethe'yi Doğu- Batı Dîvânı yollarında aşk rüyalarına gark eden Marianne gibi.. Mevlâna'nın, Şems-i Tebrîzînin, Şirâzlı Hafız'ın, Hayyam'ın, Ebu Nuvas'ın adeta bir cezbe hâliyle yazdığı şiirlerin derin kaynağında belki de hep var olmuş o meçhul aşklar gibi..
Sayfa 24 - Ayrıntı Yayınları 1. Basım 2021·Kitabı okuyor
Edebiyat
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Philistine'lerin en tipik özelliklerinden bir tanesi, hemen her meseleyi kişiselleştirmeleridir. Zira bunlar, kendilerine temelsiz bir önem atfederler ve hayattaki mühim konuları, fikirleri, idealleri, kişileri de gene hiçbir dayanak olmaksızın pervasızca alay konusu haline getirerek, cüretkâr ve müstehzi tavırlarını dünyanın en büyük marifetiymiş gibi kucaklarlar. Bu küstahlıklarını ise -özellikle günümüzde- "eleştiri" adı altında gizlerler. Ancak gözden kaçırdıkları iki nokta vardır: Saldırdıkları insanları da, kendileri gibi istihza ve ironi arasındaki farktan bihaber zannederler ve eleştirinin sağlam dayanaklara sahip olmakla birlikte, özünde bir kültür ürünü olduğunu bilmezler. Bu kültür de, sürekli bir yönetim biçimiyle karıştırılan veya başka bir ifadeyle, yönetim ile ilintili olmasına karşın, yalnızca bu veçhesinden ibaretmiş gibi söz konusu edilen demokrasidir. Demokrasinin ideal anlamıyla tezahür ettiği, yani gerçek demokratik kültürün hâkim olduğu bir ortamda ise, önüne gelen herkes istediği şeyi, istediği zaman, istediği ortamda söyleme hadsizliğinde bulunmaz. Zira demokrasi kültürü ancak denkler arasında tesis edilebilir ve bu denkleri de philistine'lerin oluşturmayacağı açıkça ortadadır. Oysa philistinism'in hüküm sürdüğü geri kalmış, devinimsiz, değişime kapalı, sanata, akla, bilime düşman yozlaşmış toplumlarda ise philistine'lerin işine gelen, istediğini olanca hoyratlığıyla söyleme tavrı, "demokratik" bir hakmış gibi yansıtılır ve demokrasi kavramından türemiş olan sözcükler, her türden cehalet ürününü meşru kılmak için en çok onların dillerinden düşmez.
Sayfa 18·Kitabı okuyor
Düşünce
Philistinism ve Philistine
Philistinism kavramı en sade ifadeyle, felsefeyi, sanatı, aklı, bilimi vb. alanları veya kavramları hor gören, pespayelik ve saldırganca bir hınç ile cehalet ekseninde şekillenen anti-entelektüel bir tavırdır. ...Schopenhauer bir philistine'i şöyle betimler: "Ben, zihni ucu ucuna normal seviyede olduğundan ötürü, hiçbir zihinsel ihtiyacı olmayan kişinin kelimenin tam anlamıyla bir philistine olduğunu söylüyorum"(Schopenhauer, 1897: 44) O"...ilk olarak, kendisiyle ilişkisinde, hiçbir entelektüel hazza sahip değildir. Çünkü, önceden vurgulamış olduğumuz gibi, gerçek ihtiyaçlar olmaksızın, gerçek hazlar da olamaz. Philistine'lerin yaşamı, kendileri için bilgi sahibi olmaya duyulacak bir arzudan ve kavrayıştan veya kendilerine çok yakın olan gerçek bir estetik hazzı deneyimlemekten tamamıyla yoksun bir şekilde hayat bulur"(Schopenhauer, 1987: 45)
Sayfa 13·Kitabı okuyor
Felsefe
Osmanlılar, öteden beri önemli şehirlerde pâdişahın otoritesini yürütmek, şehri ve yerel düzeni korumak üzere yeniçeri garnizonları (büyük şehirlerde 500-600 kişi) yerleştirirlerdi. Yeniçeri gibi kapıkulu süvarileri de ülkede yayılmış bulundukları için, bunların başında her bölgede kethüdayeri adı verilen bir komutan bulunurdu. Bunlar, oradaki beylerbeyine veya sancak beyine bağlı değildi. Padişah kulu olarak onların birçok mâlî, kazaî ayrıcalıkları vardı. Kanunî döneminde şehzâde ayaklanmalarından sonra yeniçeri ve sipahiler, özellikle Anadolu şehirlerinde daha çok yayıldılar. Onların ayrıcalıklarını paylaşmak isteyen yerli askerî gruplar, aralarına giremedikleri zaman onlara karşı uğraşıya başladılar. İşte birçok şehirde bu kapıkulu kumandanları, yerli âyân ve ulema ile birleşerek o yerde gerçek otoriteyi ellerine geçirdiler. Beylerbeyi ve adamlarına karşı gerçekten özerk, serbest yönetimler kurdular ve merkezden kopardıkları unvan ve ayrıcalıklarla bu özerkliği meşrû ve kanûnî bir hale getirdiler. Yeniçeriler, Kuzey-Afrika vilayetleri, Bagdad gibi uzak eyâletlerde gerçekten bağımsız oligarşik yönetimler bile kurdular. Bosna gibi sınır vilâyetlerinde eski zaimler, kapetanlar âyân ile birleşerek muhtar yönetimler oluşturdular ve bunun için sultanın şehre vermiş olduğu eski vergi bağışıklık belgelerinden yararlandılar. Aynı zamanda, Anadolu ve Rumeli'nin birçok şehrinde yeniçeri ve sipahi başbuğları, iltizam ve mukataʻalar satın aldılar veya zorbalıkla kudretli âyân durumuna geldiler. 18. yüzyılda bu gibi bölgelerde onların, yerel egemenliği ellerinde tutan gerçek hânedânlar (meselâ, Batı Anadolu'da Karaosman oğulları) kurduklarını biliyoruz. Hatta bazıları, halkı arkalarına alarak Bâb-ı âlî'yi, paşalık ve vezirlik unvanları ile valilik vermeye dahi zorladılar. Âyân,
Sayfa 336 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Bir toprak parçasının etrafını çevirip "bu benimdir"diye düşünen ve buna inanacak kadar saf insanlar bulan ilk kişi, uygar toplumun gerçek kurucusudur ...
Sayfa 347
Felsefe